DİRSEK TOPLUMU

1

BEĞENDİM

ABONE OL

Almanya’ya gelen ilk neslin çocuk ve torunları yazdığı roman ve öykülerle ilk neslin sesi oluyorlar. Türkiye ve Almanya tarihinde noksan kalan olayları tamamlıyorlar. Daha önemlisi Federal Almanya hükümetine göç ülkesi olma yolunda fikir veriyorlar.
Ellbogen, Dirsek kitabı Fatma Aydemir’in ilk romanı, her iki ülkeye ayna tutuyor. Yapılan hatalardan ders çıkarın, diyor.
Roman ödül aldı, Maxim Gorkij tiyatrosunda oyun olarak gösterildi. Şubat ayında 74. Berlinale Film Festivalinde film olarak gösteriliyor.
Rejisör Aslı Özarslan’ın bu kadar problem yüklü bir romanı filme adapte etmesi oldukça zor olmalı, merak ediyorum henüz filmi izlemedim.
İlk kitabını okumaya başlayınca yarıda bıraktım. Bir öğretmen, anne ve kadın olarak çok üzüldüm. Roman belgesel izler taşıyor. 3SAT TV’de kitap tanıtım bölümünde yarışa tabi tutuldu. Bu haberden sonra duygumu frenleyerek, bir edebiyatçı gözüyle romanı tekrar elime aldım ve sonuna kadar okuyabildim.
Şahıs, yer, olay ve duygular çok detaylı tasvir ediliyor. Okuyucu bir polisiye romanı gibi merakla sürükleniyor.
Ellbogen sözlük anlamı “dirsek”. Ama mecazi anlamda kullanılıyor. Dirsekliyerek kendine yol açmak, kimseye aldırmadan nüfuz yürütmek, anlamına geliyor. Başka türlü hayatta kalmak ve hareket hürriyeti sağlamak mümkün değil.
Filmin uluslararası bir festivalde gösterilmesinin anlamı var. Romanda olay Türkiye ve Almanya’da geçiyor. Ama dünyanın her ülkesinde geçebilir.
Toplumda idareyi elinde tutan Beyaz sınıf, Siyah sınıfın sorun ve problemlerini görmezden geliyor. Aşağıda kalan sınıf eziliyor, haksızlığa, ayrımcılığa uğruyor.
Bu durumda gençler için iki yol var. Ya kötü yola düşecek ya da aile, çevre ve toplumdan gelen baskılara karşı dirsekleyerek yüksek tahsil yapacak, iyi bir meslek sahibi olmayı başaracak. Ve sonra aynı durumda olan gençlere örnek olacaktır.
Ellenbogengesellschaft, Dirsek Toplumu kavramı 1982 yılında yılın sözü olarak seçildi. Daha çok spor alanında karşıtları yarışta sindirmek, başarısına engel olmak anlamında kullanıldı.
Romanda dayanışma ve sivil cesaretten uzak toplum, aşağıda kalan, başka yapılan azınlık grupları daha fazla eziyor.
Adı Türk, Kürt ve Müslüman olan gençlerin ayrımcılığa uğramaları çocuk yuvalarında başlıyor, okulda devam ediyor. Meslek hayatlarında ise daha belirgin hal alıyor.

Erkek çocukların kötü yola düşmesi, polisiye olaylara karışması roman ve filmlerde ele alındı. Fakat kız çocukların kötü yola düşmesi nedenleri henüz tabu, bilhassa Müslüman olan toplumlarda.
Fatma Aydemir Dirsek romanında, bu tabuyu yıkıyor. Kapalı kalan konuyu tartışmaya açıyor.
Romanın baş kahramanı Hazal için sempati duymak imkânsız. Ailede kız çocuklarına uygulanan baskıya, mağazadan hırsızlık yaparak karşı koyuyor. Yasaklara karşı yalan söyleyerek arkadaşlarıyla buluşuyor.
Bu durumda bunalıma düşüyor, okulda başarılı olamıyor. Adı ve görünüşüyle zaten kolay meslek eğitim ve öğretim kuruluşu bulması oldukça zordur. Bir de buna kötü diploma alırsa daha da zorlaşıyor.
Ailede kız çocuğuna baskı ve yasaklar, çevrede toplumda, okulda ayrımcılık, aşağılanma ile Hazal negatif enerji ile bir balon gibi şişiyor.
19. Yaş Günü kutlama sevinciyle gittiği eğlence kulübü Türk oldukları için içeriye almıyor. Bu hırs ve öfke ile eve dönerken tren istasyonunda iki arkadaşıyla bir üniversite öğrencisini yaralayarak, tren rayına atıyor.
Cinayet sonunda soluğu İstanbul’da alıyor. Almanya’dan işlediği suçtan dolayı sınır dışı edilen, internette tanıştığı bir gence sığınır. Orada da azınlık grupların haksızlığa uğradığına şahit olur.
Aranan Hazal’ı İstanbul’dan getirip, Almanya’da adalete sığınması için, ailede yüksek tahsil yapmış tek bir birey olan teyzesi ikna edebilecek mi, sorusuna cevap açık, okuyucuya bırakıyor.
Fatma Aydemir 1986 yılında Karlsruhe kentinde dünyaya geldi. Konuk işçi olarak gelenlerin torunu, üçüncü nesil. Almanca, Amerikanca yüksek tahsilini Frankfurt am Main’de bitirdi. Gazetelerde makale yazıyor. İnsan hakları, basın hürriyeti yazdığı konular 2012 yılından beri Berlin’de yaşıyor. 2022 yılında yayınlanan “Dschinns” Cin romanı da tiyatroda oyun olarak gösteriliyor.
Göçmen çocuk ve gençler korunmalı, ırkçılık ve ayrımcılık, aşağılama ve yasaklarla boğmamalı. Akan su yolunu bulur, ama yola taş koymamalı.
Aileler çocuklarına zaman ayırmalı, çocuklarıyla konuşurken televizyon ve diğer internet araçlarını kapatmalı. Karşılaştıkları sorunlarda hep çocuğu suçlu bulmamalı Yuvada eğitimcilerin, okulda öğretmenlerin, meslek hayatlarında ırkçı zihniyet taşıyanların varlığını kabul edip, buna göre çocuğu korumalıdır.
Haberlerde yurt dışı edilen gençlerin sayıları veriliyor. Her sayının arkasında bir yaşam öyküsü vardır. Almanya’da doğan, büyüyen, okula giden bir genç suç işlemişse ailesinde, okulda ve toplumda bazı sosyal gelişmede hata yapılmıştır. Genci cezalandırmak yerine, topluma geri kazandırmalı. Sınır dışı etme bir gencin ruhunu öldürmek anlamına gelir. Gönderilen ülke Türkiye büyük ana babanın Anavatanıdır, ama gençler için izin yaptığı bir ülkedir. Hayata sıfırdan başlamak demektir.

Bu nedenle politikacıları uyarmak vatandaşın görevidir.
İltica başvurusu kabul edilmeyen mülteciler ile, Almanya’da doğup büyüyen gençlerin aynı kanun uygulamasına karşı gelinmelidir.
Türkiye geri dönüşü kabul etmeden, ailesi Avrupa İnsan Hakları mahkemesine baş vurmalı. Çünkü bu geri dönüş değildir, ikinci nesil kendisi Türkiye’den Almanya’ya gelmedi, getirildi. Üçüncü nesil Almanya’da doğdu, büyüdü ve okula gitti.
İlk nesil konuk işçilerden hayatta kalan 230 bin emekli olduğu tahmin ediliyor. Çoğu hayatta olmayanlar adına, başaran ikinci ve üçüncü nesil Fatma Aydemir gibi temsilcilerine teşekkürü bir borç biliyorum.
Çok zor işlerde çalışan dilsiz ilk neslin sesi oluyorlar. Yazdıkları kitaplar Türkçe’ye de çevrilmelidir. Her iki ülkenin yazılmayan, söylenmeyen tarihini kitaplarıyla tamamlıyorlar.
Öğrenim dili Almanca yazmaları, Alman toplumunu uyardı, hataların tekrarlanmaması için çok isabetli ve doğru buluyorum. İkinci ve üçüncü neslin yazıları sayesinde Almanya göç ülkesi olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır.

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

eMail: [email protected]

Kaynak:
Fatma Aydemir, Ellbogen, Carl Hanser Verlag, München 2017
ISBN: 978-3-446-25595-1

Devamını Oku

BİRAZ GÜLELİM

2

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan bir sebep, herhangi bir olay olmadan gülemez. Güldürmeyi meslek edinen sanatçıların daima neşeli olup olmadıklarını biyografilerini okuyunca anlıyoruz.

Almanya’da Hristiyanların Büyük Perhize girmeden önce salonlarda ve sokaklarda Karnaval eğlencesi düzenleniyor.

Çeşitli maskeler ve renkli kostümlerle resmi geçit yapılıyor. Organize edilen eğlencede içten gelerek olduğu gibi, zoraki gülmek de mümkün.

Bu arada politikacılar yerden yere vuruluyor. Şaka sınırda bırakılıyor, ki politikacılar da birlikte gülüyor. Hiçbir sanatçı, yazar göz altına alınmıyor.

Cosmo Radyo Türkçe bölümü, dinleyicilere Karnaval eğlencesine katılma konusunda düşüncelerini soruyor.

Medya ve basın iyi haber, haber değildir, diyerek sürekli kötü haber ve felâketleri veriyor. Üçüncü Paylaşım Savaşının yakın olduğu sinyalleri, iklim değişimi ile gelen doğa felâket haberlerini bastırdı. BATI/NATO silahlanma yarışında.

Bu durumda, ruhsal hastalıklardan korunma ilacı gülebilmektir. Güleç insan neşeyi dudak ağız, yüz hareketleriyle ve çokluk sesli olarak belirtir. Neşelenme ve eğlenmeyi unutan insan hasta olur. Vücut bilhassa ruhsal hastalıklara açık olur. İnsan ilişkilerinde fakir olur.

Neşeli insan güneşe benzer, girdiği yer aydınlanmış gibi olur.

Eğlenme ve gülme konusunda katı kurallar yoktur. Her insan kendi karakterine, yaşına, cinsiyetine göre güler ve eğlenir. Başkalarını rahatsız etmeyerek yaparsa, hürdür ve gülme eğlenme de insan hakkıdır.

Büyük anne torunu gülmeye başlayınca mutlu olur ve onunla birlikte neşelenir. Bir çocuk kedisinin hareketlerine bakarken sevinir, güler. Mimar inşa ettiği binaya bakar, hayran olur sanatına, rahatlar ve kahve veya bira eşliğinde kutlar. Öğretmen öğrencilerinin başarılarıyla mutlu olur.

Ataerkil toplumlarda kadına gülme, hatta hayatta zevk alınan her şeyi, kendi çizdiği kurallarla dini öne sürerek, yasak edilir.

Yaş günlerinde tanıdığım dostlara önce sağlık ve huzur diliyorum, sonra kısa süreli mutluluk insan hayatına sık sık uğrar, diyorum. Dün akşam bana da uğradı, hatta bu satırları yazarken devam ediyor.

Öğrencim Kiraz beni arabasıyla aldı, ablasının okuma etkinliğine götürdü. Seksen yıllarında her iki kız kardeş öğrencim olmuştu.

Okuma akşamında yazar öğretmen Dr. Çiçek Bacık, diğer iki yazar arkadaşını tanıtarak moderatörlüğe başladı.

Okudukları kendi hikâyeleri, gerçek hayatta konuk işçi ilk nesil ve ikinci neslin acıklı dram niteliğindeydi. Hikâyeleri dinleyenler göz yaşını tutamıyordu.

Fakat beni mutlu eden tarafı vardı. Almanya’ya işçi gücü olarak geldiler. Ne geldikleri ülkeden ne de çalıştıkları ülkede değerleri görülmedi, kıymetleri bilinmedi. Misafir işçilerin çocukları ve torunları kendi anne babalarının ve büyük ana babalarının geçmiş öykülerini yazıyor, okuma akşamları düzenliyorlar.

Yazarların ikisinin aileleri Türkiye’den, birinin geldiği ülke Vietnam. Anlatılarıyla gelinen ülkelerin ve yaşadıkları ülkenin tarihini tamamlıyorlar. Dil bilmeyen ilk neslin sesi oluyor ve iş gücüyle işçi olanları insan yerine koyuyorlar. Nitekim insan tarih yapar, insan olanın hikâyesi, öyküsü ve romanı yazılır.

İşte, öğrencilerimin tüm zorluklara karşı başarıp bugüne gelmeleri beni çok, ama çoook mutlu etti. İkinci ve üçüncü neslin yazdığı hikâye ve romanlar artık tiyatro ve film dünyasına konu ve kaynak oluyor. Yazılan bu kitaplar sayesinde Almanya göç ülkesi olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Hatta hükümetin yaptığı göç yasasına kaynak olduklarını iddia ediyorum.

Hazır mutlu olmuşken geçmiş yıllarda nelere gülmüştüm, diye düşünürken bir Macaristan seyahatimi anımsadım.

Bir trafik kazasından sonra Macaristan Eğri şehrinde, zorunlu olarak arabamızın tamiratını bekledik. Almanca ve Türkçe kitap orada tedarik etmek o yıllarda mümkün değildi.

Osman Engin’in iki kitabı yanımdaydı. Bitmesin diye her gün biraz okuyup, gülerek gerisini ertesi güne bırakıyordum. Hangi kitaplar olduğunu hatırlamıyorum, ama şu anda masamdaki iki kitabın başlığı bile güldürüyor. Deutschland allein zu Haus, Almanya Evde Yalnız, Kanaken-Gandhi.

Osman dört hafta Türkiye’ye izine gidince, Almanya evde yalnız ve üzüntülü. Kanaken Okyanusda bir adanın adı. Bu ada Almanya’nın sömürgesiydi. Savaşta kaybetti, ama aşağılama sözü Alman toplumunda başka edilen, sevilmeyen Asya ve Afrika kökenlileri için küfür gibi kullanılan bir kavram. Osman sınır dışı edilmemek için kurnaz oyunları bir roman olarak anlatıyor.

Acı ve dram olan olayları Almanca ilk defa anlatan hicivci Şinasi Dikmen oldu. Alman toplumuna ayna tutuyor, işte siz böylesiniz derken güldürüyordu.

Hurra, ich lebe in Deutschland, Yaşasın Almanya’da Yaşıyorum, kitabın önsözünü Dieter Hildebrandt yazmıştı. Muhsin Omurca ile sahnede canlandırdığı Knobi-Bonbon kabaresini çoğu izlemiştir. Knobi Türklerin sevdiği Knoblauch/Sarımsak kelimesinden, Bonbon/şeker Almanlar için kullanıldığı düşünülür. Bu durumda gülmeye başlanır, aslında ağlanacak haldir.

Gülmeye Hayati Boyacıoğlu’nun karikatürleriyle devam etmeli. Cartoons, İntegrationale Begegnungen, Uyumlu Karşılaşmalar kitabında kimin kime uyması gerektiğini net olarak çizimlerinde anlatıyor. Facebook’ta çizdiği karikatürleri takip eden çok sayıda izleyicisi var.

Sevgili okuyucularım, Karnaval kutlayanlara kutlu olsun. Biraz nefes alalım, gülme iyi gelir diyerek, yukarda bahsettiğim kitaplar kitaplığınızda hâlâ yoksa tedarik edin, derim. Merak edenler internette güncel yayınlarını bulabilirler.

Neşeli ol ki, genç kalasın. Bu dünyadan da zevk alasın. Gayretler süslenir hep neşeyle. Neşeli ol ki, genç kalasın.

Her şey gönlünüzce olsun.

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

Berlin, 15.02.2024
eMail: [email protected]

Masamda güldüren kitaplar ve bir dergi:

Osman Engin, Deutschland allein zu Haus, Roman, Deutscher Taschenbuchverlag (DTV), München, 2013
ISBN: 978-3-423-21447-6

O.E., Kanaken-Gandhi, Elefanten Press Verlag, Berlin 1998
ISBN: 3-88520-688-9

Şinasi Dikmen, Hurra, ich lebe in Deutschland, Satiren,
R. Piper Verlag, München 1995
ISBN: 3-492-12159-4

Hayati Boyacıoğlu, Cartons, İntegrale Begegnungen,
Die Brücke e.V., Saarbrücken 1994
ISBN: 3-925134-09-3

Dergi: ZEIT-Magazin No: 4, Was gibt’s da zu lachen?
18.01.2024ö sayfa: 12-21

Devamını Oku

SAĞLAM DURUŞ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Federal Almanya Cumhuriyeti vatandaşları ayağa kalktı, sokak gösterileriyle sağlam duruş gösteriyor. Her fırsatta sokak gösterilerine hiç ara verilmiyor. Böyle yoğun kitle hareketi, iki Almanya birleşmesinden önce Doğu Almanya’da görülmüştü. Otuz dört yıl sonra ülke yine ayağa kalktı, KIŞ uykusundan uyandı.

Tüm Dünya’da ve Avrupa’da sağ, koyu, tutucu radikal partilerin oyları yükseliyor. Çoğunluğu temsil eden halk, ayrımcılığa, haksızlığa uğrayan azınlık grupların sorunlarına karşı üç maymun misali yıllarca karşı koymadı, rahatını bozmadı.

Almanya için Alternatif (AfD) partiden bazı milletvekillerinin Kasım ayında katıldığı gizli toplantı 10 Ocak’ta ortaya çıkınca halk uyandı. Sığınan, iltica eden yabancılar ve geçmişinde göç tarihi olan Alman vatandaşları, hatta onları koruyan Alman vatandaşların sürgüne gönderilmesi plânlanmıştı.

Almanya, Hitler rejiminin başladığı 1933 yılını hiç bu kadar yakından anımsamamıştı.

Hitler’in partisi Demokrasi yoluyla, seçimle devleti idareyi ele almış, tek partili diktatörlüğe geçmişti. 1939 İkinci Paylaşım Savaşı başladığında ülkede demokrat kalmamıştı. Hapislerde çürüyen veya işkencede öldürülmeden kurtulanlar yurt dışına gitmek zorunda kaldı.

Musevi inancında olan insanların iyimserleri soykırımda toplama kamplarında öldürülmüştü. Biz Alman vatandaşıyız, atalarımız Birinci Paylaşım Savaşı’nda bu ülke için savaştı, ödül nişanları aldı, bize bir şey yapamazlar, diye düşünüyorlardı.

Tehlikenin farkına varanlar ülkeyi zamanında terk edebildi.

Yıl 2024 Almanya’da Yahudi ve göçmenlere karşı düşmanlığı, seçilmiş bir parti önderliğinde yürütülmesine halk, buraya kadar diyerek durdurmaya çalışıyor.

Gösteri ve gösteriye katılanlar sayılamayacak kadar fazla. Göç kökenli olan vatandaşların olmadığı Doğu eyaletlerde göçmen düşmanlığı ön plânda. Üç Doğu eyaletinde bu yıl seçim var. Yine Haziran ayında Avrupa Parlamento seçimleri yapılacak. Yeni vatandaşlık yasasına göre Alman vatandaşı olacakları, şimdiden seçimlerin ve katılmanın önemi hatırlatılmalı.

Ailesinde göç hikâyesi olanların sayısının yirmi dört milyon olduğu sanılıyor. Almanya’ya konuk işçi olarak gelen ilk nesil ve ikinci nesil göçmen sayılıyor. Üçüncü nesil bu sayıya dahil edilmiyor, kurala sayıma göre. 1990 yılına kadar Doğu Almanya’ya gelenler de bu gruba dahil.

Aşırı sağ radikal parti düşüncelerine göre vatandaşlık sınıflara ve böylece değerlere ayrılıyor. Alman vatandaşlar, Alman pasaportu taşıyanlar. Vatandaşlık kâğıt değerine indirilmiş oluyor.
Göçmenlerde uyarılan korku ve endişeleri hafifletmek amacıyla Federal Almanya Başbakanı Olaf Scholz ve Cumhurbaşkanı Walter Steinmeier öncü düşünür göçmenleri ve göçmen kuruluş, dernek ve vakıf yöneticilerini davet ettiler. Basın açıklamaları halkı biraz rahatlattı. Afrika ve Asya kökenli göçmenler biz buralıyız, dediler.

Gösterilerde en fazla görülen bu aşırı milliyetçi partinin yasak edilmesi afişlerde yazıyordu. Basın ve medyada tartışılan önemli bir konu olarak gündemi meşgul ediyor.
Siyasal bilimcilerin çoğu parti yasaklanmasına karşı. Bir parti yasaklanması, kapatılması işlemi mahkemede yıllarca sürüyor. Bu, tarihte denenmiştir. Şu anda sayısal çok oya sahip bir parti kapatılmadan, demokrasiye sahip çıkılmalı.

1933 yılı tekrarlanmamalı, işlenen hatalar tekrar edilmemelidir. Demokrasiden daha iyi bir idare sistemi yoktur.

Demokrasi kelimesi antik Yunancadan anadil Latinceden türetilen dillerde kullanılıyor. Demo halk, kratos iktidar anlamında. Halkın kendini yönetmesi ya da halkın halk adına yönetilmesidir.
Bu tarifi genişletmek gerek. İnsanın saygınlığına değer veren, kişilerin karşılıklı anlayış içinde birbirlerine özgürlük tanımalarını ve bunun için sorumluluk duymalarını birlikte yaşamanın temeli olarak alan yaşam biçimidir.

Türkiye bu yönetimle yönetilen bir ülke olduğu için, 1960 yılında konuk işçi olarak gelen işçiler bu konuda uyum sorunu yaşamadılar.

Türkiye, medeni BATI demokrasilerinin ifade hürriyetini bütün genişliğiyle benimsedi.
B.Felek

Bugün 2024 yılında demokrasi nasıl işliyor, Türkiye’de yaşayan siyasal bilimcilere yorumu bırakmalı.

Demokrasiyi korumanın ilk şartı bireylerin demokrat olma bilincini içselleştirmesidir. Yani sistem aşağıdan yukarıya işlemelidir. Ailede, yuvada, anaokulunda, okullarda da demokrasi kuralları geçerli olmalıdır.

Politikacılar seçim kampanyalarında oy avcılığı kaygısıyla sağ, tutucu ve radikal partinin dilini kullanmamalıdır.

Dilin gücünü hemen hemen her makalemde dile getiriyorum. Sığınmacı, iltica eden, göç geçmişi olan grupları doğru sözlerle anlatılmalı. Hepsini bir çekmeceye koymak, yanlış anlaşılmaya sebep oluyor.

Birey, seçimlerin önemini kavramalı, seçimden sonra seçtiği milletvekili aracılığıyla demokrasiye katılmaya devam etmelidir.

Alman basın ve medyası teni, dini, adı ve görünüşü ile başka edilenleri görülür yapmalıdır. Göçmenlere de yönetici görevleri verilmeli, onlar hakkında uzman olanlarla değil, bizzat kendileriyle konuşmalı, söz hakkı verilmelidir.

Yahudi düşmanlığına karşı önlem alındığı gibi, İslâm ve Türk düşmanlığına karşı da önlem alınmalı. Emniyet birimleri tarafından ciddiye alınmalı ve vatandaş korunmalıdır.

Berlin Uyum ve Aile Senatörü Cansel Kızıltepe resmi dairelerde göç kökenli insanlara da görev verilmesi için anket uyguluyor.

Dikkatle takip etmeliyiz. Biz yazan öncü düşünürler dernek, vakıf ve diğer sivil kuruluşları uyarmalıyız.

AfD’nin söylem ve parti tüzüklerini anlamaya çalışmalı. Ki karşı koyacak argümanları derlemek mümkün olsun.

Demonstrasyonların etkisi sokakta kalmasın Alman halkı çoğunluk toplumun sağlam duruşu günlük yaşama dahil edilmeli. Modern vatandaşlık yasası, yıllarca Almanya’da yaşayan Türk toplumuna katılma fırsatı veriyor. Bu fırsat eşitliğini iyi değerlendirmekten başka çare yoktur.

Dernek, vakıf diğer kuruluşlar ve tüm bireyler Almanya’dan Türkiye’yi idare etmeye kalkmayarak, torun ve çocukların geleceğine Almanya’da sahip çıkmalıdır. Birinci neslin emeği boşa gitmemelidir.

Bu tutum, Türkiye’de gelişen olaylara karşı ilgi duymamak anlamına gelmez. Gönülde iki kalp taşımaya devam ederek, idareyi, son sözü orada yaşayanlara bırakmak daha akıllıca eylem olur.

Federal Almanya Cumhuriyetinde Demokrasiye sahip çıkmak, 1933 yılında yapılan hatalardan korumak anlamına gelir.

Tarih, geçmişte işlenen hatalardan ders alınmazsa tekerrür eder.

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey
eMail: [email protected]

Devamını Oku

TARİHE BAKIŞ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tarih Arapçadan Türkçe’ye giren bir kavramdır. Toplumların, ulusların uygarlıklarını, savaşlarını, iç ve dış sorunlarını inceleyen bilimdir.
Tarihçi bilim insanları araştırır, arşivlerden ve yaşayan zamanın şahitlerinden topladığı bilgileri tarih kitaplarında yazar. Tarih öğretmenleri okullarda ders verir, ki öğrenciler anlasın. Hangi meslekten olursa olsun, tarihi anlayan bugün gelişen olayların çıkış sebeplerini kavrar.
Hür Üniversitesi nezdinde tamamlama tahsili yaparken, bir meslektaşım Tarih dersini branş olarak seçemedi, çünkü o tarihte Alman vatandaşlığı yoktu. Almanya’da vatandaşlık kanun reformunun konuşulduğu bugünde, bu bilgi gençlere faydalı olabilir.
Şu anda ilgi ile okuduğum (Berlin als Kongreßstadt 1878), Kongre şehri Berlin,1878, kitabını Iselin Gundermann, arşivlerden ve eski gazetelerden derleyerek yazmış.
Kitabın konusu bugün 2024 yılında, tam 146 yıl sonra güncellik niteliği taşıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaşı ancak geriye dönerek tarihe bakışla anlamak mümkündür.
Anlamak zorundayız, çünkü yakın bir ülkede çıkan savaş önce çevresine Avrupa’ya zarar verir. Silah ticareti çocuklarımızın geleceğini kısıtlıyor.
İki Almanya’nın birleşmesi sonunda Avrupa ile Rusya ilişkileri iyi olduğunda, bilhassa Sol Parti Avrupa’da askeri birlik kurulmasını önermişti. Bu birliğe Rusya dahil edilecekti.
Rusya-Ukrayna savaş öncesi İstanbul’da yapılan toplantıda Ukrayna Cumhurbaşkanı Selenskij biz NATO’ya üye olmak istemiyoruz, deseydi, belki savaş önlenebilirdi.
Kırım yarımadası Rusya için Karadeniz’e açılan bir kapıdır. Bu, tarihte her fırsatta ön plâna çıkmıştır.
Yüz yılda dört defa Rusya Osmanlı İmparatorluğu’na savaş açmıştı. 1812 Bükreş antlaşmasıyla sona eren savaş altı yıl sürmüştü. Rusya İmparatorluğu Basarabya’ı almıştı.
1828-1829 Adrianopel sözleşmesinde yine Rusya kazanmıştı. 1699 Karlofça antlaşmasından sonra Osmanlı İmparatorluğu sürekli toprak kaybediyor. 1853-1856 Kırım savaşı sonunda Paris antlaşmasında, Rusya’nın ilerlemesi durduruldu. İngiltere Krallığı ve Fransa Karadeniz ve Boğazlarda söz sahibi olmak istiyorlardı.
24 Nisan 1877 Zar Alexander II. manifestosunda savaş nedenini, Balkan ülkelerinde Hristiyan dini kardeşlerin hakkını, hürriyetini koruma ihtiyacını öne sürüyordu. Halbuki o tarihte Rusya’da gazeteler, esas amacın Karadeniz’e açılma ve İstanbul ve Çanakkale boğazları geçişinde söz sahibi olma olduğunu açıkça yazıyorlardı.
Almanya İmparatorluğu savaş esnasında ve sonunda taraf tutmadı. Bu nedenle Rusya ve İngiltere antlaşmanın Berlin’de yapılmasını kabul ettiler.
İngiltere Osmanlı ile kongreden önce gizli bir anlaşma yaptı. Kıbrıs’ta söz sahibi olursa kongrede Osmanlıyı destekleyeceklerdi. Ama kongrede verdikleri sözü tutmadılar.
Berlin Kongre sonunda İngiliz prensesi annesi kraliçe Victoria’ya kutlama mektubu yazıyor. Artık Kıbrıs’tan Hindistan’a geçiş kolay olacaktır. Anne sen de benim gibi sevinebilirsin.
Kongre 13 Haziran – 13 Temmuz 1878 arası bir ay sürüyor. Ama hazırlıkları Almanya İmparatoru Wilhelm I. iki defa suikasta uğradığı aya rastlıyor. İmparatorluğun Başbakan’ı Otto von Bismarck nezdinde emniyet birimleri çok sıkı önlem alıyorlar.
Kongrenin Alman düzenine göre muntazam yürümesi için her türlü hazırlık yapılıyor. Katılımcıların ve kongrenin resimleri çiziliyor. Daha önce İstanbul’da gördükleri örnek alınarak büfe için bir firmaya görev veriliyor.
Öncesi, esnası ve sonrası bir kitap halinde yazılırken, tarih kitaplarında sadece nerede, ne zaman ve kaybedilen topraklar yazılır. Öğrenciye ezberlemek kalır, sonra da unutulur. Bu nedenle tarih bilgilerine ilgi gösterilmez.
Osmanlı İmparatorluğuna kongrede temsil edenlerin kaybeden taraf olduğu için söz hakkı yoktur. Taraflar kıyasıya paylaşma iddiası ağırlıklı olarak İngiltere, Rusya ve Avusturya arasında geçer.
Savaş sonu anlaşmalarda pay alma hakkı olduğu halde alamadığını düşünen ülke, gelecek savaşı çıkaracaktır. Nitekim kongreden eli boş dönen İtalya 1902 yılında Trablusgarp’ı işgal etmiştir.
Kongrede yapılan toplantılar rapor halinde elle yazılmıştır. Bu nedenle çok sayıda sekreter çalışmıştır.
Berlin o tarihte bir milyon nüfusa yakın metropol sayılan bir şehirdir. Tren istasyonları çevre kent ve köylere bağlıdır.
Şehir içinde taşıma, ulaşım at arabalarıyla mümkündür. İstasyonların birbirine bağlanması daha sonraki yıllarda mümkün olmuştur. Anadolu’dan at kestanesi ağaçların (Rosskastanien) gelişi daha önceki tarihe rastlar.
Bugün bildiğimiz hayvanat bahçesinde (ZOO), toplantı aralarında akşam konserleri verilir. Her ülkenin bestelerinden müzik çalınırken, Osmanlı delegesi için Mozart’ın Türk marşı çalınır. Türk gibi hileci, kurnaz sözü getürkt kelimesi de o zamandan sözlüğe geçtiği sanılıyor.
Her ülkeden üç delege katılıyor. Delegelerin birisi Berlin’de bulunan ülkeleri temsil eden büyük elçilerdir. Bunlar toplantılarda söz sahibi olan, katılanlar. Fakat otellerde ekip olarak kalıyorlar. En kalabalık ekip İngiltere’dir.
Bahsettiğim, kaynak olarak kullandığım bu kitapta, ülkeleri temsil eden delegeler hakkında etraflı bilgi veriliyor. Kongreden önce karar gücünü elinde tutan İngiltere, Rusya, Avusturya, Fransa ve organize eden Almanya’da, Osmanlı İmparatorluğunu temsil edecekler merakla bekleniyor.
Osmanlı delege sözcüsü Alexander Karathedory Paşa Bizans kökenli, Yunan asıllı çok iyi yetişmiş, çok yabancı dil bilen bir diplomattır. Bilgi, hal ve davranışıyla sevgi saygı görmüş. Zaman zaman katılımcılar kaybeden tarafta olduğu için üzüntü duymuşlar. Devletin en üst kademelerinde deneyimi vardır. –
İkinci temsil eden görevli Sadullah Bey, Berlin’de büyük elçiydi. Hakkında bu kitapta yazıldığı gibi Türkleri hor görme, aşağılama hissediliyor. Tarihçilerimiz araştırabilir. Sadullah Bey’in bu kongrede notları var mıdır, kendisi nasıl hissetmiştir?
Üçüncü temsil eden Mehmet Ali Paşa’nın hayatı macera romanı gibidir. Alman asıllı Karl Detroit Magdeburg şehrinde liseyi bitirdikten sonra Hamburg’da gemide çalışır. O zamanki adı ile Konstantinopel/ İstanbul’da kaptanı kötü davrandığı için Padişah’a sığınır. Padişah onu korur, askeri akademide yetişmesini sağlar. Kariyer yapması daha kolay olsun diye adını değiştirir, Müslüman dinini kabul eder. Mehmet Ali Paşa Osmanlı İmparatorluğu askeri durumunu en iyi bilen bir paşadır. Kongrede ona da iyi davranılmaz. Bu tarihten altı ay sonra Bosna’da bir suikastta öldürülür.
Bugün Almanya’da Türk adı ile okulda kötü not alan öğrenciler, iş ve ev bulmada zorluk çekenlerle bir paralellik kurulabilir.
Kitapta ülkeler bugünkü adıyla geçiyor. Türkiye’yi temsil edenler kongreye katılanlara, bilhassa konserlerde hanımların işine yarayan yelpaze getirirler. Yirmi çubuğun birleşmesinden meydana gelen yelpazelere, anı olarak katılımcılar imzalarını yazarlar. Yelpaze mizah dergi ve gazetelerde konu olarak işlenir.
Kongre dili Fransızcadır, Almanya İmparatorluğu Başbakanı Bismarck kongrenin başkanı olarak U şeklindeki masa düzeninin ortasında yer alır. Osmanlı İmparatorluğu herhalde O harfi değil T harfiyle sol en uçta yerini alır. Sanat, müzik olumlu olursa Osmanlı olumsuz durumlarda Türkiye diye adı yazılır ve söylenir.
Bu kongrede Osmanlılar Avrupa güçlü ülkelerin her sözüne, gücüne evet demek, boyun eğme durumuna düşmüştür. Hasta adam zoraki hayatta kalmıştır.
Zayıf, hasta ve yaralı bir hayvan saldırıya uğrar, diğer hayvanlara yem olur. Bir insan da zayıf düşünce dostu, düşmanı tanır. Bir ülke zayıf düşünce paylaşma yarışı başlar. Kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, kazananlar ise İngiltere, Rusya ve Avusturya olur.
Berlin Kongresi tarihinde bugüne paralel olan durumlar var. Bu nedenle tarihçilerimiz kaybedilen toprakları saymadan başka, kongre önce ve sonrası politikaları yazarlarsa, bugüne ders çıkarılmış olur.
1856 yılında Paris sözleşmesiyle sona eren Kırım savaşının detaylarını araştırmak ilginç olacaktır. Paris antlaşması Berlin Kongresine zemin hazırlamıştır.
Tarih, bugün ders almak için öğrenilmelidir. Geçmişte yapılan hatalar, geleceğin sorun ve savaşlarını hazırlar.

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

eMail: [email protected]

Kaynak kitap:
Iselin Gundermann, Berlin als Kongreßstadt 1878, Haude und Spenersche Verlagbuchhandlung, Berlin 1978
ISBN: 3-7759-0196-5
Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklar, Kazanan Avusturya, İngiltere ve diğer ülkeleri okumak için kaynak:
Türk Tarihi 2, Osmanlı Devleti 1300 – 1600 Milliyet, İstanbul, sayfa 161-163, Rus Harbi ve Berlin Kongresi

Devamını Oku

KONUŞAN KİTAP

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Böyle okuyucuyla konuşan bir kitabı ilk defa okudum. Çetin Gültekin Hanau katliamında ırkçı bir NAZİ katil tarafından
19 Şubat 2020 tarihinde vurularak öldürülen kardeşi Gökhan Gültekin için yazdığı kitaptan bahsediyorum.
Sanki Çetin karşımda ve bana bu belgesel romanı anlatıyor.
Kardeşi Gökhan otuz yedi yaşına gelene kadar toplum ilgi gösterilseydi, bu kısa ömrünü zorluklarla geçirmeyecekti.
Bu kitap okunarak toplum ve gençler ders çıkarsın, unutulmasın, Gökhan’ın Kitabı geleceğe yol göstersin. Nereden geldiğini, bilmeyen, nereye gideceğini de bilemez geçmişte
alınan yol, geleceğe yol gösterir. Bu nedenle bu kitap Türkçe’ye de çevrilip, Türkiye’de de okunmalı. Ki Almanya’ya gelmenin, yurt dışına gitmenin trend olduğu bir zamanda gençler hangi Almanya, hangi Avrupa/BATI diye sormadan, bilgi edinmeden yollara düşmemeli.
Dede Gültekin Kars şehrine bağlı Eleşkirt kentinde vefat edince baba İmam Hatip Okulu’nda öğrenci iken, tahsilini yarıda bırakıp, ailede babasının görevini üstlenmek zorunda kalır. Çok çocuklu aileyi geçindirmek kolay değildir. Almanya’ya konuk işçi olarak gelmek sorunu biraz daha kolay çözme şansı verir.
Anne genç yaşta evlenmiştir. Almanya’da dil bilmediği için akraba ve tanıdık ailelerle zamanı geçer. İki oğlu ve eşi için iyi, becerikli bir ev hanımıdır.
Kardeşi Gökhan’ın doğumu, varlığı Çetin’e masal gibi gelir. Artık bir amacı vardır, abi olarak kardeşini korumaktır.
Gökhan on beş yaşında okuldan ayrılmış, bir meslek öğrenimi görmemiştir. Nedeni kitapta yazılmamış, ama çok önemli. Bir genç ailesi çok arzu ettiği halde neden okula gitmek istemez, mutlaka araştırılması gerekirdi.
Gökhan çok iyi niyetli, paylaşmayı seven bir insandır. Bu güzel karakteri kötüye kullanan arkadaş çevresinin kurbanı olur.
Yakın dost sandığı bir arkadaşı tarafından bıçaklanır. Yine bir arkadaşını korumak isterken, kendisi yirmi kişilik bir grup tarafından baygın düşene kadar dövülür. Sonra yeni ehliyet alan bir otobüs şoförü fren yerine gaza basınca kazada telefon kulübesinden sıkışıp, ilk yardım ekibi tarafından ağır yaralı olarak kurtarılır.
Her üç yaralanma tedavi, fizik terapileri aile için de kolay değildir. Maddi, manevi negatif neticeleri vardır.
Yaşama sıkı sıkı bağlanması, aile sevgi ve dayanışma, dini inancıyla mümkün olur. Başına gelenleri Tanrı’dan gelen sınav olarak algılar. Bu inanç yaşama sarılmasını ve beş defa tekrar ayağa kalkmasını sağlar.

Baba konuk işçi davranışını evde de yürütür. Çocuklarına örnek olur. Devletten sosyal yardım almayı düşünmez. Çetin kurduğu yük taşıma firmasında kardeşine iş verir.
İşleri iyi gitmeyince emekli babanın temizlik işlerinde çalışmasına dayanamayan Gökhan yine kötü arkadaş yüzünden, uyuşturucu maddesi satma suçundan iki defa hapse girer. Ailesinin yardımı ve ruhsal tedavi sayesinde, özel hayatında da mutluluğa eriştiği yılda ırkçı bir katil tarafından vurularak öldürülür.
Çetin, ailesinin ve kardeşinin hayatını olduğu gibi anlatıyor. Bu kitap örnek olmalı, gelecek nesilleri korumalı.

“Sevdiklerinin anılarında / hafızalarında yaşayan insan ölümsüzüdür, o sadece uzaktadır. Ancak unutulan ölmüştür.”

İmmanuel Kant

Gökhan adı, dini ve görünüşü nedeniyle zaten zor iş bulacaktı. Okula neden devam etmediği araştırılmalıydı. O halde gençlerin meslek öğrenmesi, okullarda iyi bir atmosfer sağlanması ile mümkündür.
Aile maddi sıkıntıya düşünce sosyal yardıma baş vurmalıydı. Ukrayna’dan, Afrika’dan gelen sığınmacılara bile sosyal yardım yapılıyor. Konuk işçiler bu ülkeye çok emek verdi, zor pis ve sağlığa zararlı işlerde çalıştı. Aile geçici bir süre sosyal yardım alsaydı, genç kötü yolda para kazanma zorunda kalmayacaktı. Diplomasız iş bulamıyordu.
Irkçı katil Hanau’da dokuz genci öldürünce, çoğunluğu temsil eden Alman halkı sokağa dökülmeliydi.
Irkçılık demokrasiyi öldüren zehirdir. Tarihten gelen sömürgecilik, köle ticareti, Almanya’nın soykırım kara leke zihniyetini kökten yok etmek oldukça zor görünüyor.
Sözün gücünü makalelerimde sık sık dile getiriyorum. Politikacılar zehirli konuşur ve basın, medya sürekli siyah sınıfı problem olarak gösteriyor, Naziler bu söz ve etkileri silahla kendinden saymadığı insanları, gençleri öldürüyor.
On yıl boyunca NSU olaylarında on Türk esnaf öldürüldü, bir günde Hanau’da dokuz göçmen gencin hayatına kıyıldı. 1980 yılından itibaren, ama iki Almanya’nın birleşmesi 1990 yılından sonra yüzlerce insan göç kökenli olduğu için ırkçı saldırılara uğrayarak öldürüldü. İltica, sığınmacı yurtları ve aileler yakıldı. Almanya orta sınıf seyirci kaldı, emniyet birimleri yavaş ve iyi çalışmadı. Olayların çoğu aydınlatılmadı.
Ne oldu da Almanya Ocak ayı 2024 yılında ayağa kalktı, uyanmaya başladı?
Yüz binlerce insan sağa, faşizme karşı sokaklara döküldü, kayda geçsin.
Almanya’nın başkenti Berlin’e yakın Potsdam kentinde bir villada 25 Kasım 2023 tarihinde aşırı sağcı ırkçılar gizli bir toplantı yaptı. Toplantının tek konusu, ülkede yaşayan sığınmacıların, Alman vatandaşı olup da asimile olmayanların, göçmen kökenlilerin toptan sınır dışı edilmesiydi. Hatta ikinci bir vatanı olmayanların Afrika’ya sürgün edilmelidir konusunda plânlar yaptıkları ortaya çıktı.

Federal Almanya Meclisinde milletvekilleri olan, sağcı parti Almanya için Alternatif (AfD), bu toplantıya katılmıştı. Sığınmacı ve göçmenleri destekleyen Alman vatandaşları da sürgün edilecekti. Toplantının Berlin-Wannsee’ye yakın bir villada, Yahudi dinine mensup olanları fabrika usulü öldürme plânı yapıldığı villaya yakın olması manidar idi. Hitler zihniyeti yeniden hortluyordu, demokrasi yok edilme plânıydı. Öldürülen altı milyon Yahudi Alman vatandaşıydılar (1939-1945).
İşte Almanya bu ortamda ayağa kalktığı Ocak 2024 tarihinde Çetin Gültekin ve Mutlu Koçak’ın yazdığı bu kitap (Geboren, aufgewachsen und ermordet in Deutschland) Almanya’da doğdu, büyüdü ve öldürüldü, başlığıyla yayınlandı.
Çetin Gültekin Hanau’da doğdu. Endüstri makineci mesleği, serbest iş yapıyordu. Yük taşımacılık yaptığı firmayı kendisi kurmuştu. 19.02.2020 tarihinden beri ırkçılığa karşı mücadele veriyor. Olayın aydınlanması için çaba gösteriyor.
Mutlu Koçak 1991 yılında dünyaya geliyor. İnformatik satıcı mesleği yanında Sosyoloji ve Siyasal Bilim okudu. Mesleğinden kalan boş zamanlarında gönüllü olarak gençlere yardım ediyor. Çetin Gültekin’i, kitabı tanıtma amaçlı toplantılara katılarak destekliyor.
Bu köşede yazdığım kitap, bazı belgesel romanların tanıtımı neticesinde, Maksim Gorki Tiyatrosu’nda oyunları gösteriliyor, Gün Tank’ın “İyimserler” (Optimistinnen) romanı gibi. Bu kitap da çok ilgi çekecektir.

“Mein Leben ist so krass, daraus kann nur ein Buch oder ein Film werden.”
“Kısa ömrüm çok acı bir dramdır. Bu öykü üzerine bir kitap yazılır veya bir film çevrilebilir.”

Gökhan Gültekin

Sevgili Çetin, öğrencim olabilirdin. Bu nedenle sen diye hitap ediyorum. Sözün bittiği yerdeyiz, sana cesaretini kırmadan yaşama devam etmeni diliyorum. Gülmeyi seven Gökhan senin de gülmeni, artık mutlu olarak mücadeleye devam etmeni isterdi.
Mutlu’yu kardeş olarak kazanman senin için büyük bir şans ve zenginliktir.
Hatırlamak, böyle gelmiş ama böyle devam edemez, demektir.

Uyanık kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey
Berlin, 31.01.2024
eMail: [email protected]

Bu kitap okunmalı, Türkçe’ye de çevrilmeli:

Çetin Gültekin ve Mutlu Koçak, Geboren, aufgewachsen und ermordet in Deutschland, Wilhelm Heyne Verlag, München, 2024
ISBN: 978-3-453-60666-1
www.heyne.de

Gizli toplantı konusunda mutlaka okunması gereken makale:
Ahmet Külahçı, Almanlar Uyanmaya Başladı, Hürriyet 20/21, Ocak 2024, Hürriyet Gazetesi, sayfa 12, Avrupa Gündemi.

Devamını Oku