ANILARI KAYBETMEK…

03.04.2022 13:22

Sonunda mahyalarda ki ışıklar yandı. Çocukluğumuzun en güzel anıları da uyandı… Mangalda ısıtılmış Pide ve kızarmış peynir kokusu ortalığı sardı. Ezan sesi ile çorbalar kaşıklanacak, büyükler namaza duracak…

Bütün gün tutulan oruç tutanlar yazın sıcağında buzlu şerbetle buluşacaklar. Çiftte çubukta olanlar için buz gibi testide beklemiş, belki de mayalanmış ayranın tadı şimdi bir başka… Herkes karınca-kararınca donattığı iftar sofrasında beraber olmanın, etli pilava kaşık sallamanın tadına varacaklar.

Sonra gelsin çaylar, gitsin kahveler… Bizim için sütlaç ve Bağdat’tan geldiği söylenen iri çekirdekli hurmanın ikramı, eğer o gün babaannem sürpriz yapmışsa güllaç süsleyecek ikram tepsisini…

Teravi sonrası eve dönen erkeklerin avluda yankılanan seslerini duyunca çikolata veya şekerlemenin peşinde koşacağız.

Yaz gecesinin o serin ve asude sessizliğinde asmanın altında, tulumbanın sesini dinleyerek gecenin karanlığına inat saklambaç veya çanak çömlek patladı oynayacağız.

Ta ki, bir gün annem; giysilerimizi ve ayakkabılarımızı hazırlayıp,  “Yarın bayram, erken yatın…” diyene kadar…

Bayram sabahının o engin coşkusu, cami avlusunda kılınan namaz, gün boyu süren akraba ziyaretleri, yorgunluktan uyuya kaldığımız, cebimiz bozuk para ve şeker dolu günlerimiz…

Şimdi kaybolan anılarımız…

***

Kimse bugünlerin güzel olduğunu söylemesin.

Sokaklar arabalardan geçilmiyor, Arnavut kaldırımlı taş sokaklarda yok şimdi… Evlerine testiyle iyi su taşıyan insanlarla dolu köşe başındaki pirinç sokak çeşmeleri de yok… Hele, hele yumurtalı pide kuyruğunda bekleyen, fırından güveçlerini alırken şakalaşan güler yüzlü insanlarda yok…

Zaten büyükleri Ervaha göndereli çok oldu. Şimdi onlar Ervah-ı ezelde, levh-ü kalemde… Onlardan yadigâr kalan; ucu yere değdikçe kısalmış, birkaç baston, vermeye kıyamadığımız birkaç tülbent, örtü, baktıkça içimizi ezen birkaç soluk fotoğraf… Birde arife günleri gittiğimiz mezarlıktaki kuru tümsek…

O tümseğe niçin su döküldüğünü ve bir demet çiçek bırakıldığını anlayamaz sorardım hep. “Yeter mi bir güğüm su aylarca bir demet çiçeğe?” diye… Oysa biz çiçeği değil, kendi ruhlarımızı sularmışız o mezarların başında…

Şimdi anlıyorum ki, ardadan geçen yıllar bize evleri arabaları, arsaları, fabrikaları, iş yerlerini, lüks giysileri kazandırsa da anılarımızı kaybetmişiz.

***

Bir sabah ezanında kalkıp kendinle hesaplaşmaktır Ramazan…

Dostları hatırlamaktır Ramazan…

Bütün gün aç kalmak değildir Ramazan… Bütün gün uykuya tutturmak değildir Orucu… Bir milyon yiyecekle doldurmak değildir iftar sofralarını…

Bir tas çorba ve kuru pide parçası ile sahura kalkmaktır, iki-üç zeytin ile doymaktır.

Mideni değil, aklını doyurmaktır. Düşünmektir. Kendinle hesaplaşmaktır. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırmaktır.  Önündeki bir tas üzüm hoşafını ikram edebilmektir. Kardeşin bir bardak buzda soğutulmuş şerbeti içerken onun görüntüsünde serinlemektir. Elinden almak değildir olanı…

Kaybetmemektir anıları, göçüp gidenleri, sende iz bırakanları… Sevgilileri, yarenleri, arkadaşları, dostları iyilik ehlini, gönül ehlini, sana el uzatanı, elini ısıranı unutmamaktır…

Unutmamaktır karanlığın içinden güneşin doğuşunu, buz tutmuş dorukları aydınlatışını, dalların arasında saklanmış kuşları ısıtışını, onların yaratıcıya şükranlarını sunan şakıyışlarını… Saksıda açan çiçeği, taşların arasında boy veren gelinciği, karanfili…

Ve bilmelidir insanoğlu, ölmeden ölmesini… Bu Dünya’da tek gerçeğin sevgi olduğunu…

Kaybetmemesi gerektiğini Anılarını…

 

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları