SİYASAL İSLAM

05.10.2022 12:39

 

Türkiye’nin en kör ve ücra köşesinde bile Daniel Massey’in 1847 yılından beri patentini taşıdığı bir Massey ferguson marka traktöre rastlarsınız. Bunu kullanmak ve tarla, bahçe sürmek, ürettiği ekin ile aileyi doyurmak, kışı geçirmek, çocukları okula veya pazara götürmek günah değildir.

Yabancı marka bir arabaya bindiğinde kimsenin aptesi de kaçmaz.

Gel gelelim, Pakistan’ın İran’dan ithal ettiği domatesler yüzünden kriz çıktığını, Belucistan eyaletinde  halk tarafından Şii domatesi olduğu gerekçesi ile kasalarla domatesin imha edildiğini, yollara ve tarlalara dökülüp çiğnendiği sosyal medya’da boy, boy fotoğraflar eşliğinde yer aldı.

Haberin devamı enteresandı. “Şimdi halk Sünni domates bulursa yiyecek” şeklinde devam ediyordu.

Siyasal islamın ucunun nerelere dayandığını görünce insanın tüyleri ürperiyor…

Sınırları yok olmakta olan Dünya’da neredeyse gezegenler komşuluk edecek seviyeye gelmiş iken, böylesine bir kafa yapısının kime ve neye hizmet edeceğini sorgulamadan edemiyorsunuz.

Dünya üzerinde icat edilen veya üretilen her şey aklın ürünüdür. Akıl olmadan kâğıda bile şekil vermeniz mümkün değil. Üretilmiş olanı kullanmak da medeniyetin gereği. Afrika ya ilk giden doktorların en büyük rakipleri büyücülerdi. Aşı kampanyalarının en büyük düşmanları da yine büyücüler olmuştur.

Bir iğne ile korumaya alınan kabile üyelerine etki ederek iç isyanlar çıkartan ve otoriteleri yıkıldığı için sonunda kabileden kovulanlar da şarlatan büyücüler olmuştur. Hoş, bizde de doktorların az olduğu, cehaletin boy gösterdiği dönemlerde de muskacılar ve üfürükçüler oldukça revaçta bir meslek olmuştur.

Özellikle eski Türk obalarında, gelen misafir için hamam yaktırmak, sadece bir itibar göstergesi değil; ayni zamanda geleni beraberinde taşıyabileceği görünür böcek ve kirden arındırmak için tedbirdi.  Osmanlı dönemindeki seferlerde bile “Hamam Çadırı” kurulması büyük önem taşır, çamaşırhanelerde kazanların kaynatılarak elbiselerin dezenfekte edilmesine dikkat edilirdi.

Türk insanı her dönemde temizliğine dikkat eden, yiyeceğini, giyeceğini temiz kullanan boy’lar olmuştur. Her zaman konaklamak için su kenarlarını seçmiş, suyun getirdiği sağlık nimetlerinden olabildiğince yararlanmışlardır.

Anadolu da ki kervan yollarının üzerinde sıcak suların çıktığı, bir kısmı orta çağdan kalma kaynarcalarda kaplıcaların yapılması, konak yerlerinin kurulması bir tesadüf değildir.

İslam ile tanışmadan önce de Türkler; şaman öğretisi gereği temiz ve düzenli insanlardı. Yırtık pırtık ve kirli giyinmezler, vücut ısılarını sabit tutmak için yaz kış sağlam giyinirlerdi. Bozkırın soğuğundan ve sıcağından korunmaya özen gösterirler, erkekler dahi uzak doğudan gelen yağlar ile vücutlarını ovarlar, güzel kokular sürünürlerdi.

Bugün daha korunaklı yerlerde yaşanması, şehir ikliminin kırsal iklimden farklı bir atmosfer ve iklim koşulları yaratması, gündelik yaşamın kapalı mekânlarda sürmesi nedeni ile giysi kültürünün değişmesine neden olmuştur. Gerçi Anadolu’nun pek çok kırsal kesiminde, yörenin iklim koşullarının gerektirdiği giysi ve kıyafetler henüz bırakılmamıştır. Özellikle kadınların giysilerindeki yöreye has renkler kullanılmaya, desenler kıyafetlere yansımaya devam etmektedir.

Siyasal İslam, bütün baskıcı yaptırımlarına rağmen, Anadolu insanının yöresel inançlarına ve davranış kültürüne etki edememiştir.  Buna rağmen maalesef öyle kentler vardır ki, yakınındaki köy ve kasabalardan daha bağnaz bir yaşam sürdürmekte, bunun neden böyle olduğunu da kavrayamamaktadır.

Çocuk ve gençler üzerinde büyük bir etkisi olan okul ve sanat eğitimi Anadolu tabiri ile yerel bağnazlığın zincirlerini kıran, ancak genç beyinleri köyden kente göçe zorlayan başlıca unsur olmuştur.

Bize siyasal İslam maskaralığını yakıştırmaya çalışanlar, bu insanların nasıl bir kadim kültürden geldiğini anlayamayan, batı işbirlikçilerinin dayatmalarına boyun eğen zavallılardır. Kendilerini bu yüzyılın dışında tutup, toplumları şer’i hükümlere göre yönetmek; kul olma ve biat etme düzeninden nemalanmaya çalışanlardır.

Oysa insanların yıldızlara gitmeye başladığı bir dönemde kendilerine “Akletmezmisiniz?” sorusunu sormakta geciktiklerini anımsatmak, bu tuzağa düşebilecek genç beyinleri bilginin ışığı ile aydınlatmak gerekir.

Bu da işin ehline düşen bir görevdir.

Taner TÜMERDİRİM

[email protected]

 

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları