10.2 C
Berlin
15:25 - 27/09/2020
Almanya Haber – Berlin Haberler – Son Dakika Avrupa Haberleri

Bahattin Gemici

Bahattin Gemici arşivindeki tüm yazılar ha-ber.com'da.

Diğer Yazarlar

ALMANCA ÖĞRENMEK PAHALIDIR

00:07 - 20/06/2016

ALMANCA ÖĞRENMEK PAHALIDIR

Ne zaman radyoyu, televizyonu açsam başta siyasetçiler olmak üzere herkes, yabancıların Almanca öğrenmesi gerektiğini, bunun entegrasyonun önkoşulu olduğunu söylüyor. Dil öğrenmeyelim diyen mi var?  Çocuklar bu dili sokakta, anaokulunda veya okulda öğreniyorlar. Ama biz yetişkinlerin durumu farklı.
Almanca öğrenmek öyle sanıldığı kadar kolay değil. Hele şu artikeller adamı çileden çıkarır. Haydi, der Mann- erkek, die Frau- dişi, das Kind- tarafsız, anladık diyelim.
Der Stuhl, neden ‘der’ Stuhl? Sandalyenin neresi erkek?
Der Apfel, niye ‘der’ Apfel? Elmanın neresi dişi?
Das Spielzeug, niye ‘das’ ile yazılıyor? Bir bilen varsa söylesin.
O kadar artikeli öğrenmek hiç de kolay değil… Kolaysa söyleyin: Radiergummi’nin, yani silginin artikeli nedir? Der’mi, die’mi, das’mı?
Öğretmenlere sordum; herkes farklı bir şey söyledi. Sözlüğe baktık; “der Radiergummi,” yazıyor. Kardeşim, siz bir Alman olarak artikelleri doğru dürüst bilmezseniz, biz nasıl öğreneceğiz? Almanca gerçekten zor bir dil; onun için Almanlar, “Deutsche Sprache, schwere Sprache!” “Alman dili, zor bir dildir!” deyip duruyorlar.

***
Bir gün iki sayfalık Türkçe bir yazıyı Almancaya çevirmesi için bir tercümana götürdüm. Sayfa başına yirmi beş avro alacağını söyledi. Bir hafta sonra çeviriyi almak üzere gittiğimde adam benden yetmiş beş avro istedi. “Nasıl olur, iki sayfaya elli avro ödemem gerekmez mi?” diye sordum. Tercüman, iki sayfalık Türkçe yazının Almanca çevirisinin üç sayfa tuttuğunu söyledi. Artikellerin ve bazı sözcüklerin cinsiyetinin belirtilmesi buna sebep oluyor. Türkçede öğrenci, öğrencidir. Kız erkek bütün öğrencileri ifade eder. Ama Almancada buna ‘Schülerinnen und Schüler’ deniyor. Olan bizim yirmi beş avroya oluyor.

***
İnsan bir dili sadece kitaplardan öğrenemez, pratik yapmak da çok önemlidir. Ben doğru yanlış demez, her fırsatta Almanca konuşmaya gayret ederim.
Bir Cuma günü Herten kent merkezinde kurulan pazara gittim. Kasadaki elmaları elimle yokladım. Manava, “Ist Wolf drin?” dedim. Adam bön bön yüzüme baktı. “Was für ein Wolf?” (Ne kurdu?)  diye sordu. Bir türlü anlaşamadık. Elma almaktan vazgeçtim. Akşam oğluma sordum; “Baba, Wolf değil, Wurm diyecektin,” dedi ve benimle dalga geçti. Ben elmaların kurtlu olup olmadığını öğrenmek istemiştim. Türkçede Wolf ve Wurm için “kurt” sözcüğünün kullanıldığını zavallı adam nereden bilsin…

***
Eski bir arabam var; iki de bir sorun çıkarıyor. Bir gün tamirhaneye gittim. “Mein Auspuff  ist kaputt!” dedim. Tamirci, “Sen yanlış yere geldin. Doktora git!” dedi. “Benim doktorum sensin” dedim, arabanın eksozunu gösterdim. Adam, “Ach soo!” (Haa! Öyle mi!”) dedi ve gülmeye başladı. Kardeşim, biraz anlayışlı olsanız; leb demeden leblebiyi anlasanız ne olur sanki.

***

TÜV (Teknik Denetleme Derneği) diye bir kurum varmış. Olmaz olsun, insanın “Tüh!” diyesi geliyor. Arabanın incelemedik yerini bırakmıyorlar. Yok şurası bozuk, yok burası bozuk… Tamirhaneye gidiyorsun; Bremse, Bremsbelege, Bremsflüssigkeit, Stoßdämpfer (fren, fren balatası, fren yağı, amasörler)… Daha neler neler…  Sözcük öğrendikçe para ödüyorum. Para ödedikçe sözcük öğreniyorum.

***

Essen’deki İşçi Derneği’nin  düzenlediği bir toplantıya giderken otobanda bir kazaya tanık oldum. İki araba çarpışmıştı. Arabamı durdurdum. Durum tam bir felaket; bir ölü, bir yaralı… Hemen polise telefon ettim: “Hallo Polizei!… Komm, komm!… Zwei Auto bom, bom!… Eine Tote, eine Gute!…” dedim. Polis, “Was, was?…” diye sordu. Ben de “Nix Gas! Bremse, Bremse!” dedim. Yani, “Adam gaza basmadı, öndeki fren yapınca arkadaki ona çarptı” demek istedim. Polis hâlâ anlamak istemiyor. “Schnell kommen!” dedim ve kazanın olduğu yeri tarif ettim. Polis ve cankurtaran gelesiye kadar ilk yardımı yaptım. Allah kimseye kaza belâ vermesin.

***

Yaptığım bir kaza sonrası, “Bußgeldbescheid” (ceza parası bildirimi) yazılı bir mektup alınca çok şaşırdım. ‘Bus’ otobüs demekti. Ben bir otobüse değil, küçük bir arabaya çarpmıştım. Kaza yerine arabalardan sızan yağları ve dökülen parçaları temizlemek üzere bir araç gelmişti ama onun otobüse benzer bir tarafı yoktu. Avukatıma başvurdum; adam gülmeye başladı. Ben, “Bußgeld” (ceza ücreti) dedikleri şeyin otobüs için ödenen bilet ücreti sanıyordum. ‘Bus ile Buß’ sözcükleri aynı şekilde okunuyordu. Meğer, karşı yönden gelen kişinin yol hakkına dikkat etmediğim ve çevreyi kirlettiğim için bana ceza kesmişler. Üç yüz avro tutan hesabı ödedikten sonra aklım başıma geldi.

***

Bir cumartesi günü Gelsenkirchen’de kurulan bitpazarına gittim; herkes gibi ben de arabamı bir kenara park ettim.  Geri geldiğimde arabamın ön camında, silgeçlerin altında naylon içinde bir kâğıt buldum. Reklâm kâğıdıdır, diye attım. Bir süre sonra içinde, “Verwarnungsgeld” (uyarı cezası) yazılı bir mektup geldi; buna bir anlam veremediğim için yırttım attım. Ardından, “Mahngebühr” (gecikme ücreti) yazılı bir mektup geldi. Hanım bir yere kaldırmış; nereye koyduysa bir türlü bulamadık. Bir süre sonra beni mahkemeye çağırdılar. “Mahkemede benim ne işim var? Kavga etmedim,  hırsızlık yapmadım,” diye düşündüm ve duruşmaya gitmedim. Bir gün polis kapıma dayandı. Bütün komşulara rezil oldum. Sonra, Gericht, Richter, Stattsanwalt, Rechtsanwalt, Anhörung, Gerichtskosten… (mahkeme, hâkim, savcı, avukat, sorgu, mahkeme masrafı…) Bu sözcükleri öğrenmek de bana çok pahalıya mal oldu. Görüyorsunuz, Almanca sadece zor bir dil değil, aynı zamanda pahalı bir dil.

***

Almanya’ya ilk geldiğim yıl Stuttgart’a yakın bir köyde, orman içindeki bir lokantada garson olarak çalışıyor, oradaki otelde kalıyordum. Bir arkadaşım beni Stuttgart kent merkezinde yaşayan Elisabeth Schüler adlı yardımsever bir kadınla tanıştırdı. Çiçekçilik yapan bu yaşlı kadının büyük bir evi vardı, durumumu öğrenen bayan Schüler hafta sonları evin çatı katındaki küçük bir odada ücretsiz kalabileceğimi söyledi. Çok sevindim. İki ay süreyle hafta sonlarını  orada geçirdim. Bir sabah kapımda “Kehrwoche” yazılı bir levha gördüm. “Kehren” geri dönmek demekti. “Woche” ise hafta demekti. Demek ki bu geri dönüş haftasıydı. Bayan Schüler’e “Hoşça kal!” bile demeden üzgün bir halde oradan ayrıldım. Yıllar sonra Kehrwoche’nin  anlamını öğrenince Bayan Schüler’e telefon ettim; özür diledim. Meğer o hafta merdivenleri silme sırası bendeymiş. Kadıncağız habersiz çekip gitmeme bir anlam verememiş; çocuğu darılttım mı diye üzülüp durmuş.
Fabrikada çalışırken fazla mesai yapmıştım. Ay sonunda maaş kağıdıma baktım; mesai ücretlerim ödenmemişti. Tepem attı. Herkes bilir; haksızlığa hiç gelemem. Hemen şefin yanına çıktım. Sinirden elim ayağım titriyordu. Şefe, “Du drei Papier!… Du Milch kaputt!…” diye bağırdım. Şef afalladı. “Welches Papier? Welches Milch?” demeye başladı. Maaş kağıdını yüzüne fırlattım. “Seni üç kağıtçı adam!… Seni sütü bozuk!…” dedim. Şef hemen bir tercüman çağırttı; derdimi anlatınca yapılan yanlışı düzeltti.

***
Herten’deki Ewald maden ocağında çalışırken az kalsın göçüğün altında kalıyordum. Son anda durumu fark edip geri çekildim ve canımı zor kurtardım. Bunu gören iş arkadaşım Heinz; “Du hast Schwein gehabt!” dedi. Schwein, “domuz” demekti. Adam bana resmen “domuz” diyordu. Tepem atıverdi; “Domuz sensin!” deyip Heinz’ın üstüne atladım. Öteki arkadaşlar araya girip adamı elimden zor aldılar. Meğer Heinz bana, “Şansın varmış, ucuz atlattın,” demek istemiş. Neyse, kendisinden özür diledim; iş çıkışı ona bir kahve ısmarladım; gönlünü aldım.

***
Günlerden bir gün Karstadt mağazasının mutfak malzemeleri bölümünde tabakları, fincanları elime alıp fiyatlarına bakıyordum. Oradan geçen bir kadın yüzüme gülerek, “Nicht alle Tassen im Schrank?” (Dolapta fincanların mı eksik?) diye sordu. Çocuklar ikide bir fincanları, tabakları kırdıkları için, “Ja, keine Tasse im Schrank!” (Evet, dolapta fincanlarım eksik) dedim. Kadın kahkahalar atarak yanımdan ayrılınca bu işte bir bityeniği olduğunu anladım. Sonradan öğrendim ki kadın bana, “Kafanda tahtaların mı eksik! Sen deli misin?” demek istemiş.

***
Yetkililerin bize, “Almanca öğrenin!” demesiyle iş bitmiyor; herkesin bu konuda üzerine düşen görevi yapması gerekiyor. Kulağımıza geliyor; birçok Alman aile, çocuklarına, “Türklerle oynamayın!” diye tembih ediyormuş. Olacak şey değil!… Çocuklarımız bu durumdaysa, bizim halimizi varın siz düşünün. Alman komşular bizi aralarına almazlar, kafelere, birahanelere gittiğimizde bize sırt dönerlerse bu dili nasıl öğreneceğiz?

***

Her şeye rağmen benim Almancam öteki arkadaşlara göre iyi sayılır. Bir gün Fikret adındaki arkadaşım bana geldi. “Mehmet, senin Almancan iyidir. Böbreklerimden rahatsızım; üroloji doktoruna gideceğim, bana yardımcı ol,” dedi. Arkadaşımın hatırını kıramadım. Birlikte doktorun odasına girdik.
Doktor, Fikret’e dönerek, “Stuhlgang var mı?” diye sordu.
“Stuhl” sandalye demekti ama “gang” ne demek ola ki?” diye düşünmeye başladım. Vaktimiz sınırlıydı. Bekleme odası müşterilerle doluydu. Doktor bir an önce işini bitirmeli, ben de ona yardımcı olmalıydım.
“Sandalyen var mı?” diye arkadaşa tercüme ettim.
“Var,” dedi.
“Hart mı, weich mı?” diye sordu doktor.
“Yumuşak mı, sert mi?” diye tercüme ettim.
Fikret önce düşündü, sonra, “Kahvedeki sandalye sert ama evdeki yumuşak,” dedi.
Bu sözleri, “Bazen sert, bazen yumuşak,” diye tercüme ettim. Demek ki insanın oturduğu yerin yumuşak ya da sert olması vücudu etkiliyordu.
Doktor, “Peki, kanlı mı, kansız mı?” diye sorunca afalladım. Şimdi bu sorunun sandalyeyle ne ilgisi olabilirdi? Dışkıya “Stuhlgang” dendiğini nerden bileyim. Ben bunları düşünürken Doktor, Fikret’e sedyeye yatmasını ve donunu indirmesini söyledi.
Aynen tercüme ettim. Fikret utana sıkıla donunu sıyırdı. Bu arada doktor eline beyaz, plastik bir eldiven taktı, üstüne krem gibi bir şey sürdü. Sonra Fikret’in arkasına geçti, parmağını soktu. Fikret birden neye uğradığını şaşırdı, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.
Doktor, Fikret’e “Tut weh?” diye sordu.
“Acıyor mu?” dedim. Fikret bana bir küfür savurdu.
“Ulan seni bir tutarsam ne yapacağımı biliyorum. Sen ne biçim tercümansın? Senin yüzünden bekâretim, erkekliğim elden gitti!… Dışarı çıkınca sana gösteririm!” diye bağırmaya başladı. Onu ne kadar yatıştırmaya çalıştıysam da fayda etmedi. Fikret daha pantolonunun giymeden kendimi dışarı zor attım. O gün bugündür dargınız.

***

Bu olaydan sonra Alman Halk Yüksek Okulu’nun (VHS) açtığı Almanca kursuna yazıldım. İnsan bir dili iyi öğrenmeli, yanlış anlamalara meydan vermemeliydi. Haftada bir kez akşam saatlerinde ders görüyorduk. Dersin birinde av ve avcılık üzerine bir okuma parçası okuduk. Memlekette avcılık yaptığım için bu işleri iyi bilirim. Hemen bir avcılık anımı kırık dökük Almancamla anlatmaya başladım: “Als ich die Hase sah, habe ich geschissen,” deyince başta kurs öğretmeni olmak üzere herkes katıla katıla gülmeye başladılar. Oysa ben, “Tavşanı görünce nişan aldım ve ateş ettim,” demek istemiştim. “Bunun neresi komik?” diye düşünürken öğretmen; “Nicht geschissen, sondern geschossen Herr Ülker!” dedi. Sonra fiil çekimi yaptı; “schiessen, schoss, geschossen.” Meğer ben, “ateş ettim” yerine, “altıma yaptım” demişim. Yerin dibine geçtim. Herkes benimle dalga geçmeye başlayınca kursa gitmekten vazgeçtim.

***

Keşke ilk geldiğimizde Alman işverenler bizi en azından üç ay süreyle yarım gün işe, yarım gün Almanca kursuna gönderselerdi. Ancak bu şekilde  dilimizi geliştirir, Almancayı öğrenebilirdik. Aradan kırk yıl geçtiği halde biz hâlâ doğru düzgün derdimizi anlatamıyoruz; Alman gazetelerini okuyamıyoruz; televizyondaki filmler bize zevk vermiyor. Bu yüzden Türk televizyonlarına bakıyor, Türk gazetelerini okuyoruz. Kafelerle, otobüslerde arkadaşlarla bir araya gelince Türkçe konuşuyoruz.
Bir yerde Goethe’nin bir sözünü okumuştum. Çok hoşuma gitti: “Der Deutsche soll alle Sprachen lernen, damit ihm zu Hause kein Fremder unbequem, er aber in der Fremde überall zu Hause sei.” “Alman her dili öğrenmelidir; böylece ülkesindeki yabancılar onu rahatsız etmezler, ama o, yaban elde kendini evinde hisseder.”
Keşke Alman komşularla bir araya gelebilsek;  onlar bize Almanca öğretse, biz de onlara Türkçe öğretsek ne güzel olurdu.

Bahattin GEMİCİ

Çerezler (cookie), ha-ber.com web sitesini daha etkin bir şekilde kullanmanızı sağlamaktadır. Anladım daha fazla