BALKANLAR GEZİSİ (I)

BALKANLAR GEZİSİ (I)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-Türk Eğitim Derneğinin Balkanlar Turundan 2024-

Türk Eğitim Derneği senede bir defa “Kültür Gezisi” düzenliyor. En fazla 30 kişinin katılımıyla düzenliyor bu geziyi. Amaç, 600 sene sonra yerinden yurdundan edilen insanların çektikleri acılara şahit olmak, tarihin o küflü dehlizlerine bir an bile olsa girip çıkmak ve bizlere miras olarak bırakılan eserlere dokunabilmek. O topraklardaki yaşanmışlıkların hem acı veren hem de övünç kaynağı olan hikayelerini dinlemek, o insanların kültürel değerleriyle tanış olmak. Tuna boylarında Aliş’im ile Gülsüm’ün acıklı hikayelerini içselleştirmek.

“Aliş’imin kaşları kare
Sen açtın sineme yare
Bulamadım derdime çare

Görmedin mi ah civan alişimi tuna boyunda
Sarmadın mı ah aslan alişimi tuna boyunda”

Bizler bu türkülerle büyüdük. Balkanları hep hatırladık, hiç unutmadık. Tarih hafızamızı yok etmeye çalışanlar oldu. Yer yer, zaman zaman yok etmesini de bildiler. Gerçekleri yok etmeye çalışanlara inat 1 ila 11 Mayıs 2024 tarihlerinde 17’nci gezimizi Balkan ülkelerine gerçekleştirdik. Sekiz ülkenin topraklarında mevcut olan önemli yerleri, Evliya Çelebi’nin torunlarına yaraşır şekilde gezdik, dolaştık.

Balkanlar

Devlet-i ‘Aliyye (Osmanlı İmparatorluğu), yaklaşık 600 yıl Balkanlarda adalet üzere hüküm sürmüş (1354-1913). Doğal olarak, yüzyıllar boyu hakimiyetini kurumsallaştırdığı coğrafyalara / milletlere adalet götürmüş. Coğrafyayı kaçınılmaz olarak derinden etkilemiş. Bu etkiler, kaçınılmaz olarak değişik alanlarda değişik düzeylerde miraslara dönüşmüş: Siyasal, iktisadi, kültürel, demografik miraslar… Berlin Türk Eğitim Derneği işte bu mirasların peşine düştü. Mirasçılardan bir mirasçı olarak düştü. Elde avuçta neler kalmış ve nasıl değerlendiriliyor onları yerinde görmek istedi. Gitti, gördü ve yazdı. Gördükleri ve yazdıkları hayal kırıklıklarıdır. Mirasçılardan büyük çoğunluğu Miraslarına sahip çıkmamışlar. Reddi miras yapmışlar. Arkasını bile araştırmamışlar. Araştırmak şöyle dursun yerli işbirlikçileriyle birlikte o 600 senelik mirasları nasıl yok edebileceklerinin peşine düşmüşler. Maalesef başarmışlar da. Ne var ne yoksa silmişler süpürmüşler. Geride sadece birkaç köprü ve cami kalmış.

Yıllardır Türkiye’nin ve dünyanın her yerini keşfetmek, değişik kültürlerden insanlarla tanışmak, her şehrin, her ülkenin kendine has tatlarını tatmak için yollardayız. Gördüğümüz odur ki; kendi tarihine ve kültürüne düşman, başka bir millet görmedim. Gezilerimizde edindiğim tecrübelerimi eksiksiz bir hâlde Mocca Dergisinde yayınlıyorum. Oradan da takip edilebilir.

Berlin’den uçuyoruz

İstanbul aktarmalı olarak Sofya’ya uçacağız. Uçak 06.55 de Schönefeld havaalanından havalanacak. THY bürosundan üç saat öncesinde orada olmamız gerektiği konusunda uyarı aldık. Yolculuk sırasında bir aksaklık olmasın diye olmalı bu uyarı. Ben ve Cengiz 04’te belirtilen yerdeydik. Yunus İnci ve eşi bizden önce gelmişler. Birer ikişer arkadaşlar gelmeye başladılar. En son Züleyha ve Dilek hanımlar geldiler. Bir gün önceden havaalanına kendilerini götürme sözü veren arkadaşları gelmediği için gecikmişler. Alana otobüsle gelmişler. Ceheck-in yaptıranlar uçuş salonunda beklemek üzere güvenlikten geçmeye başladılar. Check-in; uçuş saatinden belirli bir süre önce koltuk seçimi ve ek hizmetler satın almak isteyenlerin, uçağa bineceğini beyan etmesine deniyor.

Herkes geçti. Ancak Dilek hanıma uçuş izni verilmedi. T.C. Pasaportunu yenilemiş ancak vatandaşlık dairesine gidip oturum kartını henüz almamış. Eski Pasaportu da yanında olmayınca THY uçuş izni vermedi. Havaalanında kaldı. Çok üzüldü. Biz de çok üzüldük. Çaresiz, Dilek hanımı orada öylece bırakarak yolumuza devam ettik. Kendisine; pasaport ile ilgili sorununu hallet ve arkadan Sofya’ya gel dedik. O da öyle yaptı. O akşam geç vakitte kendisiyle Sofya’da tekrar buluştuk. Ekip tamamlandı. Bütün arkadaşlar mutlu.

Bu yaşadığımız ilk şokmuş. İkinci şoku İstanbul’da yaşadık. Sebahattin ve eşi İstanbul’dan bizlere katılacaktı. Bir gün önceden İstanbul’a gelmelerine rağmen geç kaldılar ve uçağı kaçırdılar. Onlar da yeniden bilet alarak arkamızdan aynı gün Sofya’ya geldiler.
Üçüncü şok da bizi Sofya’da bekliyormuş. Bu sefer turnikelere takılan Gülşah Hanım oldu. Bulgaristan’a giriş vizesi alamadı. Yine pasaport konusu. Gülşah Hanım, bir yıl önce pasaportunu kaybetmiş. Pasaportunun kaybolduğunu ilgili daireye bildirmiş. Bir zaman sonra pasaportunu bulmuş. Bulmuş bulmasına da bulduğunu bu sefer ilgili daireye bildirmemiş. Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı (INTERPOL)’da pasaport kayıp olarak görünüyor.

Gülşah Hanım o kayıp pasaport ile yolculuk yapıyor. Sen kimsin, sen Gülşah mısın değil misin? Tabiatıyla soruşturuyorlar. Sonrasında imzalı bir kimlik beyanı alıyorlar, arkasından fotoğraf çekiyorlar, prosedür uzayıp gidiyor. Bir saati geçti hâlâ bekliyoruz Gülşah hanımı. Ben beklemede kaldım, rehber ile arkadaşları gönderdim. Onların akşam olmadan şehir tutunu yapmaları gerekiyor. Sekiz Balkan ülkesi gezilecek. Zaman çok önemli. Bir yerdeki aksama turun öbür ucunu etkilememeli. Yoksa domino etkisi yapar ki sıkıntı başlar…
Bir zaman sonra Gülşah Hanım kapıdan göründü. Hemen onun geldiği tarafa yöneldim. O da bitkin ve üzgün durumda idi. Geçmiş olsun dileklerimi sundum kendisine. Yol arkadaşlarını rahatsız ettiğini düşünüyor olmalı ki, üzgün görünüyordu. Özür diledi. Bana da onu teselli etmek düştü. Yolculuk hali her şey gelir insanın başına sen üzülme…
Taksiye atladık ve arkadaşların bulunduğu meydana geldik. Büyükçe bir meydan. Meydanın çamuru küçük taşlar döşenerek, tozu-dumanı-çamuru engellemişler. Arkadaşlar dağınık vaziyette, herkes bir yerlerde, kimisi fotoğraf çekiyor veya çekiliyorlar, rehber ise elinde telefon orada konuşuyor, konuşuyor demek yanlış olur muhabbet ediyor. Anlaşılan tura katılanlarla sıcak bir ilişki kurma niyetinde değil. Benim alışık olmadığım bir durum. Firmayı temsilen gelen Ali Bey de ortalıkta dolaşıyor öyle kendi halinde. Grupta bir disiplinsizlik var. Yaklaştım rehbere benim ona yaklaşmam da onu ilgilendirmedi. Biraz sonra konuşmayı bıraktı.
Grup dağınık durumda onları toplayalım zamanımız daralıyor dedim:
“Arkadaşlara serbest zaman verdim” dedi.
Tanıtımı yaptınız öyleyse, dedim.
“Hayır” dedi.
“Önce gezsinler sonra tanıtım yaparım, ayrıca Katedralin içinde tanıtım yasak” dedi.
O zaman sen de dışarıda tanıtsaydın ondan sonra içeri girselerdi daha iyi olurdu, ne olduğunu bilmedikleri yeri gezmenin anlamı olmaz, dedim. Dedim demesine de onu fazla ilgilendirmedi. Anladım ki; işimiz var bu turda rehberle. Paranın tamamını da gezi öncesinde ödediğim için fazla müdahil olmamın gurbet elde zarı olacağını düşünerek, yapılması gerekenleri sessiz kalarak ama siyaset kullanarak çözmem gerektiğini düşündüm. TED üyeleri olarak bu 17. Gezimiz. Böylesi kendini beğenmiş insan olmanın özelliklerinden uzak bir rehberle ilk defa karşılaşıyorum. Hiç tanımadığım bilmediğim ülkeler var güzergahımızda karşılıklı restleşme turumuza zarar verebilirdi. Sonraki günler benim haklı olduğumu gösterdi. Oysa ben haklı olmak istemezdim.
Arkadaşlar bir müddet sonra toplandılar. Rehber katedrali ve o meydanı tanıttı. O meydanın etrafındaki diğer kiliseleri de. Bilgisi ve retoriği güzel. Ancak istemeyerek anlattığı her halinden belli. Dua ve sabır en büyük yardımcım olacaktı anlaşılan…

Bulgaristan

Sveta Nedelya Meydanı

Bu meydan Sofya’nın merkeziymiş. Bu meydanda, üç dinin ibadet evi bulunurmuş. Ortodoks Kilisesi, Yahudi Sinagogu ve Müslümanların Camii. “Hoşgörü üçgeni” olarak da adlandırılan bu meydanda Sofya Piskoposluğunun Katedrali “Sveta Nedelya” Kilisesi de yer alırmış. Kilise 4. Asırda yapılmış. Orta Çağ’dan kalma en eski kilise olmasından dolayı çok kıymetliymiş. O kadar ki, ayakta kalsın diye, 1898 yılında bazı ilavelerle bugünkü haline getirilmiş. Meydanın hemen yanında.

Aleksandr Nevski Katedrali

Aleksandr Nevski Katedrali (Alexander Nevsky Cathedral). Meydanın tam ortasında duruyor. Heybetli bir kilise. Meydan küçük küçük taşlar döşenerek tozdan, çamurdan korunmuş. Adını Rus prensi Aleksander Nevski’den alan katedral aynı zamanda Balkanlar’ın en büyük ikinci katedrali olma unvanını da sahipmiş. Katedralin ana kubbesi 45 metre yükseklikteymiş. Bulgaristan’ın bağımsızlığını kazanmasını sağlayan Rus – Osmanlı Savaşı’nda ölen 200.000’e yakın Slav kökenli asker anısına inşa edilmiş (1882- 1912). İntikam kilisesi demek daha doğru olacak. Kubbesi altın kaplamaymış. Çeşitli büyüklüklerde 12 çanı bulunmaktaymış. Dünyanın en büyük Ortodoks katedralleri arasında yer alırmış. Kilise Sofya’nın sembolüymüş. Bu meydan aynı zamanda Bilinmeyen Asker (meçhul asker) Anıtı’na da ev sahipliği yaparmış.

Katedralin içi büyüleyicidir. İkonlar, resimler fevkaladedir. Özellikle hemen sağ üst duvardaki ”son akşam yemeği” tasviri, İsa’nın solunda oturan apaçık şekilde gösterilen kadın betimlemesiyle sıra dışıdır.”

Katedralim hemen önünde düğün alayı var. Gelin ve damat fotoğraf çekiliyorlar. O kadar önemli bir Katedral olmalı ki, çiftler nikâhlarına kiliseyi şahit tutmak için buraya kadar gelerek fotoğraf çekiliyorlar. Ne güzel…

Bizler cami evliliğimize şahitlik etmesin diye salonlara kaçarız, Hristiyanlar şahitlik yapması için bilhassa klişeyi koşuyorlar. Mevla’m “yeryüzünde gezin görün ibret alın” (Rum 42) demiş ya, boşuna dememiş. Tabii ki ibret almasını bilenler için geçerli bir buyruk. Bazıları da bu kilisede ne içimiz var diyebilir. Bazıları da tarihi eserleri taş yığını olarak görebilir. İbret almak, ibret gözüyle bakabilmek biraz da bilgi ister, şuur ister. Tarihi eserlere öküzün trene baktığı gibi bakanlardan olmamak gerek.

Ayasofya Kilisesi

Meydanın yukarısında bir kilise daha var. Ayasofya Kilisesi (Hagia Sophia/Church of St. Sophia), kente adını veren kilise. Bizans İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde inşa edilmiş. Haç şeklinde tasarlanmış olan dini yapının tarihi boyunca işlevi hiç değişmemiş. Osmanlı döneminde de ibadethane (cami) olarak görevini yapmaya devam etmiş.

İlk olarak 537 yılında Bizans İmparatoru Justinianus tarafından bir Ortodoks kilisesi olarak inşa edilen bu yapı yüzyıllar boyunca birçok kez el değiştirmiş ve farklı dinlere ev sahipliği yapmış. Kilise, tarihi ve kültürel zenginliği ile her yıl milyonlarca turisti ağırlarmış.

Katedralin ve diğer kiliselerin tanıtımından sonra otobüste yerimizi aldık ve kısa bir şehir turu yaparak önce restorana sonra da otelimize geçeceğiz. Havaalanında kaybettiğimiz zamanı böylece telafi etmiş olacağız.

Sofya’da Kıyafet Balosu

Otobüsle Sofya caddelerinde ilerliyoruz. İlerlediğimiz caddenin bir bölümü kırmızı renkli. Rus-Osmanlı savaşında ölen 200 bin insan unutulmasın diye kan renginde taşlarla döşenmiş. Sağ tarafta bir bina işaret edildi. Bu bina kıyafet balosu olarak kullanılırmış. Mustafa Kemal Sofya’da Ataşemiliter (Askeri Ateşe) iken, Bulgarların 11 Mayıs 1914’deki ulusal gününde verilen bir baloya davet edilmiş. Mustafa Kemal bu baloya gösterişli bir yeniçeri kıyafetiyle katılmış. İçeriye girince bütün gözler O’na çevrilmiş. Orada bulunan Bulgar Kralı Ferdinand, Mustafa Kemal’i yanına davet ederek iltifatlarda bulunmuş, kıyafetinden ve başarısından dolayı da tebrik etmiş. Bir de gecenin hatırası olarak gümüş bir tabaka hediye etmiş kendisine.

Sofya’nın heykeli

Yolun tam ortasına bir heykel dikilmiş. Kadın heykeli. Sofya’nın sembolü olan kadının, Sofya’nın heykeli, tam karşımızda. Todor Alexandrov Bulvarı ile Maria Luiza Bulvarının kesiştiği noktada yer alıyor. Heykel, 22 metre yüksekliğindeymiş ve kentin sembollerinden biriymiş. Şehre ismini veren bu heykel Azize Sofya’nın heykeliymiş. 2000 yılında heykeltıraş Georgi Chapkanov tarafından yapılan heykel, daha önce meydanda bulunan Lenin Heykeli kaldırılarak onun yerine dikilmiş. Sofia bilgi demekmiş. Nefertiti’ ye benzeyen yüzü ile bir elinde barışın ve başarının sembolü defne, diğer elinde bilgeliğin sembolü baykuş ve başında gücün simgesi altın taç taşıyan heykel 1989 yılında dikilmiş. Komünist rejim sona erince yani. Berlin duvarların yıkılmasından sonra. Bulgar parlamentosu başta kamu binaları olmak üzere Komünist dönemin simgelerinin kaldırılmasına karar vermiş. Lenin heykeli de bu karardan nasibini alanlardanmış. Lenin’in heykeli 1991 yılının Eylül ayında bir gece yarısı operasyonuyla aniden yıkılıvermiş.

Heykelin yeri 10 yıl boş kalmış. Daha sonra buraya heykeltıraş Georgi Chapkanov ve mimar Stanislav Konstantinov’un tasarladığı Sveta Sofia’nın heykeli yerleştirilmiş. Yerleştirilmiş yerleştirilmesine de halk arasında memnuniyetsizlik de başlamış. “Lenin gitti gitmesine de yerine konan heykel de başka bir ideolojiyi bize dayatıyor. Biz kendimiz olamayacak mıyız?” diye başlamışlar tartışmaya. Halk ikiye ayrılmış, heykeli bazıları “seksi” bulurken bazıları da “müstehcen” bulmuş. O günden beri tartışmalar devam edermiş. Sofya heykeli aradan geçen yıllara rağmen gündemden hiç düşmemiş.

Her seçimde adayların “biz iktidara gelirsek ve belediye başkanı olursak bu heykeli kaldıracağız” diye seçim malzemesi olarak kullanılan; Malatya’daki müstehcen Mustafa kemal heykeli gibi. Halka rağmen heykel…

Zulüm ile abad olunmaz demişler ya eskiler. Doğru söylemişler. Sofya’da komünistler 50 yıl iktidarda kalmışlar. İktidarda kaldıkları süre zarfında yapmadıkları zulüm kalmamış. Bulgaristan Komünist Parti yöneticileri 1984 yılının aralık ayında ülkedeki toplam nüfusun yaklaşık %10’unu oluşturan Türklerin isimlerini zor kullanarak değiştirmek için büyük bir kampanya başlatmışlar. Bulgaristan hükümeti bu kampanya ile Bulgaristan’daki Türk varlığını inkâr ederek, Bulgaristan’ı sadece Bulgarların yaşadığı homojen bir ulus devlete dönüştürmek istiyormuş. Beş asırdır Türk ve Müslüman isimleri ile yaşadıkları topraklarda artık atalarının kendilerine verdikleri isimlerle değil, Bulgar Komünist Parti idarecilerinin kendilerine uygun gördüğü Bulgar isimleri ile yaşamaya devam edeceklermiş. Bulgaristan’da uygulanan bu isim değişikliği, aslında dolaylı olarak bir ırk, dil ve din ayrılığının kurnaz bir şekilde tasfiye edilmesiymiş. Ne kadar insani bir karar!

Bulgaristan komünist parti idarecileri aldıkları kararlarla dışarıya haber sızmasını engellemeye çalışırken Türklerin yaşadığı bölgelere de sık sık ziyaretlerde bulunarak Türkleri yatıştırmaya ve yaşananları onlara kabullendirmeye çalışıyorlarmış. Bu ziyaretlerde mesaj her bölgede aynıymış. “Bulgaristan’da Türk yoktur, Müslüman vardır. Pomaklar ve Türkler, Osmanlı zamanında İslam’ı kabul ederek Türkleşen Bulgarlardır.” Bulgarca konuşan Pomaklar ve Türkler gerçek kimliklerine, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gönüllü ve aniden isimlerini değiştirerek kavuşmuşlardır. Bu dava kapanmıştır (Eminov, 1997, s.5).

Bundan sonra isim değişiklikleri bu halkın Türk köleliğinden kurtuluşu adına bir bayrama dönüştürülmelidir (Istinata za “Văzroditelniya Protses”, 2003, s. 26).

Tüylerimiz diken diken oldu. Zulmün bu kadarına söylenecek söz olabilir mi? Olamaz elbet.

Devam edecek

Rüştü KAM

Devamını Oku

TEMBELLİK YARIŞMASI YAPILIYOR

TEMBELLİK YARIŞMASI YAPILIYOR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-Dünyanın başka bir yerinde olmayan yarışma; tembellik yarışması. En uzun yatakta kalan kişi şampiyon oluyor. Tembellik tavsiye edilen bir şey-

Türk Eğitim Derneği senede bir defa “Kültür Gezisi” düzenliyor. En fazla 30 kişinin katılımıyla düzenleniyor bu geziyi. Amaç tarihin o küflü dehlizlerine bir an olsa bile girip çıkmak ve bizlere miras olarak bırakılan eserlere dokunabilmek. O topraklardaki yaşanmışlıkların hem acı veren hem de övünç kaynağı olan hikayelerini dinlemek, o insanların kültürel değerleriyle kucaklaşmak. Tuna boylarında Aliş’im ile Gülsüm’ün acıklı hikayelerini içselleştirmek.

“Aliş’imin kaşları kare
Sen açtın sineme yare
Bulamadım derdime çare

Aliş’imin kaşları kare
Sen açtın sineme yare
Bulamadım derdime çare

Görmedin mi ah civan alişimi tuna boyunda
Sarmadın mı ah aslan alişimi tuna boyunda”

Bizler bu türkülerle büyüdük. Balkanları hep hatırladık, hiç unutmadık. Tarih hafızamızı yok etmeye çalışanlar oldu. Yer yer, zaman zaman yok etmesini de bildiler. Gerçekleri yok etmeye çalışanlara inat bu sene 1 ila 11 Mayıs tarihlerinde 17’nci gezimizi aynı amaçla Balkan ülkelerine gerçekleştirdik. Sekiz ülkenin topraklarında mevcut olan önemli yerleri, Evliya Çelebi’nin torunlarına yaraşır şekilde gezdik dolaştık. Emin Oruç kardeşimle gerçekleştirdik bu turu da.

Sofya’dan başladık turumuza, şehir turundan sonra ikindi namazında Seyfullah Efendi Camii ile karşılaştık yolda, selamlaştık, kucaklaştık, dertleştik Seyfullah Efendi’yle. 1566 senesinden beri bizi beklermiş. Büyük kavuşma… Ne saadet. Kavuşmamızın şükrünü, rükûa vararak, secde ederek eda ettik.

Ertesi gün Belgrat’taydık. Kaleye İstanbul kapısından girdik. Kale bizleri hürmet ve saygıyla içeriye aldı ve gökyüzü de bu hürmete, saygıya gözyaşlarıyla eşlik etti. O kadar ki, biz oradan ayrılıncaya kadar gözyaşları dinmedi, göz pınarları kuruyacaktı neredeyse, sevinç gözyaşlarıydı bunlar. Göklerin daha fazla gözyaşı dökmesine ve ıstırap çekmesine gönlümüz razı olmadı, vedalaştık. Meğer kale, bizleri 1521 yılından beri beklermiş. Orada, ”Mora Fatihi’ olarak bilinen Damat Ali Paşa ile de karşılaştık. Yanında iki paşa daha vardı. Tepedelenli Selim Paşa ve Çeşmeli Hasan Paşa. Birlikte kahvelerini yudumluyorlardı. Belli ki savaş maceralarını anlatıyorlar. Sohbetleri oldukça hararetli idi. Biz de onlarla birlikte kahve yudumlama bahtiyarlığına eriştik.

Buraya kadar gelmişken, Osmanlının yıkılışına sebep olan anlaşmaya tanıklık eden Karlofça ’ya uğramadan geçip gitmek olmazdı. Yolumuzun üzerindeydi. Tarihle yüzleşmek gerek dedik ve çevirdik yönümüzü Karlofça’ ya. Anlaşma ogün çadırda yapılmış. Dört ay sürmüş imzaların atılması. O çadırınyerine sonradan kilise yapmışlar. Devlet-i Âliye, masaya oturduğu o çadırda ilk kez toprak kaybetmiş.
Bizi yanında görünce kilisenin eli ayağına dolaştı, o kadar mahcuptu ki, sanki o anlaşmanın bilerek ve isteyerek yapılmasına sebep olmuş gibi. “Ben böyle bir anlaşmanın yapıldığı yer olmaktan utanç duyuyorum, keşke elimden bir şey gelse de o Devlet-i Âliye’nin adaletini Balkanlara tekrar getirebilseniz diyordu Lisan-ı haliyle. Özledik o günleri” diye adeta günah çıkarıyordu. Besbelli o da çok acı çekmiş, aç susuz kalmış, perişan vaziyetteydi. Elbisesi eski püskü, etekleri ise yerlerde sürüne sürüne paramparça olmuş. Kendisiyle hatıra fotoğrafı çekinmemiz onu çok mutlu etti.

Oradan Bilge Kral Aliya’nın ülkesine geçtik. Bosna-Hersek’e. Önce, imkansızın başarıldığı o malum tünele gittik. Bosna’nın Şerife Bacısı, Kara Fatma’sı olan ev sahibi Şida Teyze’mizin elini öptük. Hayır duasını aldık. Avrupa Millî Görüş Teşkilatları Genel Merkezi’nde çalışırken Bosnalı İlyas kardeşimle birlikte lojistik destek sağlayanlardan birisi olarak gözyaşlarımı tutamadım. Allah’ım Sen nelere kâdirsin…

Tünelden sonra da Aliya’nın o mütevazı türbesine giderek kendisine saygılarımızı sunduk… “Beni şehitlerimle birlikte defnedin” diye vasiyet eden Aliya’nın türbesine. Fatih’in Bosna’ya indiği tepenin eteğine kurmuşlar şehitliği. Osmanlının şehitleriyle yan yana defnedilmişler. Aradan bir yol geçiyor Gerçek bir mücahid, Peygamber yolunun yolcusu, dava adamı görmek istiyorsanız yüzünüzü Bosna’ya çevirmeniz yeterli olacaktır. O dava eri, Boşnaklara imkansızlıklar arasında yoktan bir devlet inşa eden, o yiğit adam orada savaş arkadaşlarının tam ortasında sizleri bekliyor ve sadece beklemiyor çağırıyor da…

“Unutma, Türk’ün evladı!
Sömürgeciler, bütün ilkeleri kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi çıkarlarını korumak için denklem kuruyorlar. Onların demokrasi dedikleri, hürriyet dedikleri, aidiyet dedikleri, barış ve hoşgörü dedikleri ilkeler, Saraybosna’da, Srebrenitsa’da, Mostar’da toprağın altına gömüldü.
Hem de çok acı hatıralarla? Biz, kendi çocuklarımız en azından tebessüm edebilsinler diye yaşadıklarımızı yeni nesillere anlatmıyoruz, anlatmayacağız. Ama sen, bizim yaşadıklarımızı sakın unutma!
Onlar askerleriyle, basın ve medyasıyla, kurumlarıyla çok güçlüler. Onların güçlerinden değil, ikiyüzlü olmalarından kork.
Biz, senin kardeşin olduğumuz için öldürüldük, boğazlandık, tecavüze uğradık.
Senin hafızana sahip olduğumuz için toplu mezarlara gömüldük, yok edildik.
Türk’ün Evladı,
Bizim korumaya çalıştığımız sancak, Yemen’de, Çanakkale’de, Filistin’de, Kırım’da, Açe’de, Türkistan’da korunmak istenen sancaktı. O, ne bir dinin, ne bir ırkın, ne bir dilin, ne bir mezhebin sancağıydı. İnsanlığın, tek başına insan olmanın temsiliydi.
Sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme. Biz, Çanakkale’den sonra direnişi devam ettiren nesiliz. Sen, direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın. Korumak için değil, düzen kurmak için çalışacaksın. Sen varsan biz olacağız. Sen ayaktaysan biz yaşayacağız.
Ama unutma!”

Onun bizim duamıza ihtiyacı yoktur. Bizim onun yaptıklarına şahit olarak yolumuzu onun ışığıyla aydınlatmasına ihtiyacımız vardır.
Hırvatistan’da Osmanlı’dan geriye tarihi miras olarak bir şey kalmamış, hepsini yok etmişler. Yüksek tepelerin başına birer haç dikerek minareleri gölgede bırakmanın peşindeler. Aliya İzzetbegoviç onlara hak ettikleri anlamlı cevabı şu şekilde vermiş. “Sizin tepelere diktiğiniz haçlar sadece Hırvatistan’ın her tarafından görülecektir, bu doğrudur ama bizim Ayyıldızımız dünyanın neresinden bakarsanız bakın her taraftan görünecek ve hiç sönmeyecektir.”
Karadağ’dayız. Mehmet Akif Ersoy hak ettikleri sözü söylemiştir o gün orada yaşayan Müslümanlara. Sadece onun şiirinden okuyalım, Karadağ’ı, Arnavutluk’u, Kosova’yı:
“Karadağ haydudu, Sırp eşşeği, Bulgar yılanı,
Sonra Yunan iti, çepçevre kuşatsın vatanı…
Târümâr eyleyiversin de bütün ordumuzu,
Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu.
Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa
Kimi bin türlü fecâ’atle çekilsin kucağa…
Birinin ırzı heder, diğerinin hûnı helâl…
İşte, ey unsur-i isyan, bu elîm izmihlâl,
Seni tahrîk eden üç beş alığın ma´rifeti!
Ya neden beklemiyordun bu rezîl âkıbeti?
Hani, milliyyetin İslâm idi… Kavmiyyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.”…

Karadağ’da dünyada olmayan bir yarışma yapıyorlar. Garip bir yarışma. Tembellik yarışması. Yatakta uzun süre kalabilen kişi şampiyon oluyormuş. İnanmayacaksınız ama doğru; tembellik tavsiye edilen bir şeymiş Karadağ’da. Tembelliğin önemiyle ilgili tavsiyeler şöyle:

1- İnsan yorgun doğar, dinlenmek için yaşar.
2- Yatağını kendini öper gibi öp.
3- Geceleri uyumak için gündüzleri dinlen.
4- Çalışma; çalışmak öldürür.
5- Dinlenen birini gördüğünde ona yardım et!
6- Çalışabildiğinin en azını çalış, mümkünse işi başkasına yaptır (itele).
7- Gölgeler kurtuluştur, dinlenmekten kimse ölmez (Tarlada çalışanlar için).
8- Çalışmak ölüm getirir, çalışarak erken ölme.
9- Olur da çalışma isteğin gelirse, otur, bekle göreceksin ki geçecek.
10- Yiyen birini görünce yanaş, çalışanı görünce uzaklaş, rahatsızlık verme.

Karadağ’dan sonra, Kosova’dayız. Prizrende. Sonrasında Mamuşa var. Balkanlar’ın tek Türk köyü olan Mamuşa. Köyün girişinde bir okul var. 1.000 öğrencisi olan bir okul. Anadolu İlköğretim Okulu.
Çocuklar Türkiye! Türkiye! şeklinde tempo tutarak karşıladılar bizi. O nasıl bir duygu seliydi öyle anlatamam. O çocukların sesleri hâlâ kulağımda çınlıyor. Türkiye Türkiye.
Kosova’da 365 tarihi eserden, camiden ayakta kalan sadece 25 taneymiş.

Oradan Mazgit köyüne geçtik. Sultan I. Murad’ın iç organları oraya gömülmüş. (1389) Birinci Kosova Savaşı’ndan sonra savaş meydanını gezerken Sırp asker Miloş Obiliç tarafından hançerlenerek şehit edilen Sultan. “Meşhed-i Hüdavendigar.” 22 yıllık türbedar Saniye teyzemizin elini öpmek de nasip oldu orada bizlere. Elhamdülillah. Dualarla uğurlandı Mazgit köyünden Saniye Teyzemiz bizi.

Üsküp’e geldiğimizde yine yağmur karşıladı. Hazır bekliyormuş şehre girmemizi zaten. Ama bizler o yağmura inat dolaştık Üsküp sokaklarını. Fazla da bir şey yok zaten orada. Kör Filip ile oğlu Büyük İskender’in selamlaşmasına şahit olduk. Avrupa Birliği 700 milyon Euro vererek bir gecede koydurmuş heykelleri oraya. Protestolar işe yaramamış. Ben yaptım oldu anlayışı. Bunun adına da demokrasi diyorlar.

Oradan Osmanlı Çarşısı’na gittik. Osmanlı’nın döşediği sokak taşlarını sökerek geçmişi yok etmeye çalışmışlar ama halk belli bir yerden sonra bu tarih katliamına mâni olmuş. Sonra Ohri. Rehber Levent tanıttı Ohri şehrini. 1930 yılında nüfus 30 bin iken bugün nüfus iki bine düşmüş. Bir şekilde düşmüş işte…!

Manastır‘da başka bir katliam yapılmış. Osmanlı’dan kalma bir cami bir saat kulesi bir de Askerî İdadî (1847-1934) kalmış. Saat kulesinin tepesine bir haç koymuşlar. Askerî Lisede de odalar sadece Mustafa kemal için tasarlanmış. Bari orada yetişen diğer önemli subayların isimlerine de yer verilseydi olmaz mıydı?

Selanik’te ise sadece Mustafa Kemal’in doğduğu ev var. On seneden beri devam eden bir de cami inşaatı. Osmanlı’ya ait olan eserler birer birer yıkılırken, yok edilirken Mustafa Kemal ile ilişkilendirilen binaların niçin dizayn edildiğini ve yaşatıldığını, tamir edildiğini anlamakta zorlanıyoruz. Anlayan varsa gelsin beri…

11 günün sonunda tarihi malumat heybemize bir şeyler ilave ederek ve de ibret alarak döndük Berlin’e. Bu kısa bir tanıtım yazısı idi. Bu seyahatin detaylı yazısını hazırladığımda onu da siz sevgili okuyucularımla paylaşacağım inşallah…

Rüştü KAM
ha-ber.com

Devamını Oku

BERLİN’DEN BÜLENT ARINÇ GEÇTİ

BERLİN’DEN BÜLENT ARINÇ GEÇTİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-Müslümanlar bugün yaptıklarıyla dünyaya damgalarını vuruyorlarsa Bülent Arınç gibi davasına sadık erler sayesindedir. Her şeyi önünde hazır bulanlar, davanın temel taşlarına saygısızca basıp geçerlerse, bu kendini bilmezlik olur, şımarıklık olur. Tarih bu şımarıkların başına gelen kıssalarla doludur-

T.C. Büyük Millet Meclisi 22. Dönem Başkanı Bülent Arınç Meclis Türk Eğitim Derneği’nin (TED) davetlisi olarak Berlin’de bir dizi konferans verdi. Bu seyahatte kendisine Eşi Münevver Arınç Hanımefendi eşlik etti.

Arınç, beyefendi tavırlarıyla, alçak gönüllülüğüyle ve sorulara verdiği net ve açık cevaplarla katılımcılardan tam not aldı. Bir soru üzerine Kozmik odanın kendisine kurulmuş bir kumpas olduğundan bahseden Arınç, soruya Mevlana’nın şu sözüyle karşılık verdi:

“Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Arınç devamla şunları söyledi: “Türkiye’nin iyi bir yönetime ihtiyacı vardır. 22 seneden beri iktidardayız, zaman zaman kadro değişikliği yapılmalıdır. Arka saflarda olanlar ön saflara geçirilmelidir. Bu bir savaş taktiğidir. Türkiye için gömlek çıkarılmadan da mücadele edilir, ben gömleğimi çıkarmadım. Gömleğini çıkarmayan benim gibi başka arkadaşlarımız da vardır.

Biz bu yola 1970 yılında çıktık. 4 kez duvara tosladık. Beşinci kez de duvara toslamanın anlamı yoktu. Ak Parti’yi bu amaçla kurduk. Bugüne kadar azımsanmayacak kadar çok iş yaptık. Türkiye’ye ilk 12 senede çağ atlattık. Menderes rahmetli ezanı aslî şekliyle okuttu ve idama mahkûm edildi. Bizlere de sayısız kumpaslar kuruldu. Geçmişte Demirel muhafazakâr Müslümanları karpuza benzetmişti. Bunlar yeşil komünisttir, dışları yeşil, içleri kırmızıdır” demişti.

Muhafazakâr Müslümanların işi zordur. Hep zor olmuştur. Biz muhafazakâr ismiyle çıktık seçmenin karşısına ve kazandık. Geldiğimiz noktada, bizde muhafazakârlık kalmadı ve bugün bulunduğumuz yere geldik. Yerlerde sürünmüyoruz ama seçmenin gözünde kimliğimizi kaybettik. Bugün birbirine benzemeyenler bir arada seçmenin karşısına çıkıyor. Seçmene vadettikleri bir programları da yok. Sadece slogan.

Ne kadar hazin bir manzara. Hiçbir partinin duruşu belli değil. Bizim duruşumuz da tam olarak belli değil. Geçmişte sağcısı da solcusu da kendi değerlerine sahip çıkıyordu. Bugünlerde kimse kendi değerine sahip çıkmıyor. Ahlakî erozyon var. Siyasilerin konuşmalarına bakar mısınız ne kadar da basit ve sığ. Mesela Nazım Hikmet’in bir şiiri vardır. Ağa Camii ile ilgili bir şiirdir bu:

 

“Havsalam almıyordu bu hazin hali önce
Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allah’ımın ismini daha çok candan andım.

Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklardaki, anası can verirken,

Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var…
Böyle sokaklardaki, çamurlu kaldırımlar,

En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde orospular yükseltiyor sesini.

Burada bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.

Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu

Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!

Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer

Bir gün harap olmazsa Türk’ün kılıç kınıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!”

 

Kimliğimiz konusunda önemli bir örnektir bu şiir.

Biz muhafazakârların bu sistem içinde söyleyeceği çok şey olmalıdır. Kırmadan dökmeden söylemeliyiz söyleyeceklerimizi.

Ben partili Cumhurbaşkanlığı sistemini yanlış buluyorum. Bu alaturka bir sistemdir. Ya tam başkanlık sistemine geçilmelidir ya da yarı başkanlık sistemine geçilmelidir.

Bu sistemlerin dünyada örneği vardır.

“En iyi anayasa uygulanan anayasadır. En kötü anayasa ise uygulanmayan anayasadır.” Ali Fuat Başgil’in sözdür bu. Şu andaki anayasa uygulanamayan bir anayasadır. Elbette değiştirilmelidir. Ancak geniş bir mutabakatla değiştirilmelidir.
Ak Parti’nin yapacağı daha çok iş vardır. İsrafların önüne geçilmelidir. İşini kötüye kullananlar hakkında gerekli soruşturmalar yapılmalıdır. İş ehline verilmelidir. Liyakat ön planda tutulmalıdır.”

Bülent Arınç Türk Eğitim Derneği’nin davetini kırmayarak Berlin’e geldi. İyi ki geldi. Hakkında yapılan tezviratlar bu gelişle akîm kaldı.

Bülent Arınç, bizlerin yetişmesinde emeği olan kişidir, abimdir ve dostumdur. Bugün Türkiye’de İslâmî duyarlılığı olan insanlar siyaset yapıyorlarsa bunların temel taşlarından birisidir Bülent Arınç. Millî Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) çatısı altında büyük Türkiye hayalleri kuran siyasetçilerden birisidir Bülent Arınç.

Büyük Doğu neslindendir. Büyük Doğu neslinin temeli, Asım’ın nesline dayanır. Mehmet Akif’in, “Asım’ın nesli diyordum ya…” şeklinde nitelediği, Necip Fazıl’ın da “Ben bir genç arıyorum gençlikte köprü başı…” diye övdüğü o gençlerdendir Bülent Arınç. Sakarya’yı ayağa kaldırmayı hedef olarak önüne koyanlardandır. Önde gidenlerdendir. Öyle günlük siyasete meze edilecek birisi değildir O. Bu ziyarette ve konferanslarda, özel sohbetlerde bu keyfiyeti gördük.

Bülent Arınç ile 1970 yılından beri tanışırım. Ben o zaman MTTB’nin Denizli şube başkanıydım. İstisnasız davet ettiğimiz bütün toplantılara katılmıştır. Masraflarını da kendi cebinden ödemiştir. Sonrasında üniversite yıllarımda da tanışıklığımız İzmir’de devam etmiştir. Yine MTTB çatısı altında.

Bu arada, Necmettin Erbakan’ın başlattığı siyasi hareketin içinde yer almış ve bu hareketin lokomotiflerinden birisi olmuştur. Biz ona ikinci Erbakan derdik. Gençlik yıllarından beri savunduğu davanın yıllarca bayraktarlığını yapmış önemli bir şahsiyettir. Türkiye’ye ikinci adam/Meclis başkanı olarak, idealinin damgasını vuran önemli bir şahsiyettir.

Meclis başkanı olarak Berlin’e geldiğinde, İrfan ve Ertan Taşkıran’ın da bulunduğu bir ortamda “burada benim eski bir dostum vardır, onu tanıyanınız var mı?” diye ismimi zikreden vefalı bir dosttur Bülent Arınç.

Türk Eğitim Derneği’nin davetine icabet edecek kadar da mütevazı bir şahsiyettir O.

Türk Eğitim Derneği Bülent Arınç’ı tarihe tanıklık etsin diye davet etmiştir. Tarihe Müslüman bir siyasetçi gözlüğüyle bakarak tanıklık edecek kişilerin en önde gelenlerinden birisidir Bülent Arınç.

Müslümanlar bugün yaptıklarıyla dünyaya damgalarını vuruyorlarsa Bülent Arınç gibi davasına sadık erler sayesindedir. Her şeyi önünde hazır bulanlar, davanın temel taşlarına saygısızca basıp geçerlerse, bu kendini bilmezlik olur, şımarıklık olur. Tarih bu şımarıkların başına gelen kıssalarla doludur.

Herhalde bu kadar açıklamadan sonra Bülent Arınç’ı niçin Berlin’e davet ettiğimizi ve O’nun da benim bu davetime niçin mütevazı bir şekilde icabet ettiğini anlatmama gerek kalmamıştır… Evet Berlin’den Bülent Arınç geçti…

Devamını Oku

BANA SORUYORLAR; BÜLENT ARINÇ’I NEDEN GETİRİYORSUN? DİYORLAR

BANA SORUYORLAR; BÜLENT ARINÇ’I NEDEN GETİRİYORSUN? DİYORLAR
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Kişilere tek tek cevap verme yerine, meraklılara toptan cevap vereyim dedim:

Bülent Arınç, bizlerin yetişmesinde emeği olan kişidir, abimdir ve dostumdur. Bugün Türkiye’de İslâmî duyarlılığı olan insanlar siyaset yapıyorlarsa bunların temel taşlarından birisidir Bülent Arınç.

Millî Türk Talebe Birliğinin (MTTB) çatısı altında büyük Türkiye hayalleri kuran siyasetçilerden birisidir Bülent Arınç.

Büyük Doğu neslindendir. Büyük Doğu neslinin temeli, Asım’ın nesline dayanır. Mehmet Akif’in, “Asım’ın nesli diyordum ya…” şeklinde nitelediği, Necip Fazıl’ın da “Ben bir genç arıyorum gençlikle köprü başı…” diye övdüğü o gençlerdendir Bülent Arınç.

Önde gidenlerdendir. Öyle günlük siyasete meze edilecek birisi değildir O.

Bülent Arınç ile 1970 yılından beri tanışırım. Ben o zaman MTTB’nin Denizli şube başkanıydım. İstisnasız davet ettiğimiz bütün toplantılara katılmıştır. Masraflarını da kendi cebinden ödeyerek katılmıştır. Sonrasında üniversite yıllarımda da tanışıklığımız İzmir’de devam etmiştir. Yine MTTB çatısı altında.

Bu arada, Necmettin Erbakan’ın başlattığı siyasi hareketin içinde yer almış ve bu hareketin lokomotiflerinden birisi olmuştur. Biz ona ikinci Erbakan derdik. Gençlik yıllarından beri savunduğu davanın yıllarca bayraktarlığını yapmış önemli bir şahsiyettir Bülent Arınç. Türkiye’ye ikinci adam/Meclis başkanı olarak, idealinin damgasını vuran önemli bir şahsiyettir Bülent Arınç.

Meclis başkanı olarak Berlin’e geldiğinde, İrfan ve Ertan Taşkıran’ın da  bulunduğu bir ortamda “burada benim eski bir dostum vardır, onu tanıyanınız var mı?” diye ismimi zikreden vefalı bir dosttur Bülent Arınç.

Türk Eğitim Derneğinin davetine icabet edecek kadar da mütevazı bir şahsiyettir O.

Türk Eğitim Derneği Bülent Arınc’ı tarihe tanıklık etsin diye davet etmiştir. Tarihe Müslüman bir siyasetçi gözlüğüyle bakarak tanıklık edecek kişilerin en önde gelenlerinden birisidir Bülent Arınç.

Müslümanlar bugün yaptıklarıyla dünyaya damgalarını vuruyorlarsa Bülent Arınç gibi davasına sadık erler sayesindedir. Her şeyi önünde hazır bulanlar, davanın temel taşlarına saygısızca basıp geçerlerse, bu kendini bilmezlik olur, şımarıklık olur. Tarih bu şımarıkların başına gelen kıssalarla doludur.

Herhalde bu kadar açıklamadan sonra Bülent Arınç’ı niçin Berlin’e davet ettiğimi ve O’nun da benim bu davetime niçin mütevazı bir şekilde yaklaştığını anlamış olmalısınız. Selam ve dua ile.

Rüştü KAM

Devamını Oku

BAYRAMINIZ HAYIRLARA VESİLE OLSUN

BAYRAMINIZ HAYIRLARA VESİLE OLSUN
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Ramazan’ı uğurladık. Ramazan bizden memnun olarak ayrıldığını söyledi. Son çıkıştan el sallarken, gözlerinden akan yaşlar yanaklarından süzülüyordu.

O kadar memnun olmuş ki; öf bile demeden, yüzümüzü dahi ekşitmeden kendisini bir ay boyunca ağırlamamızdan dolayı, seneye on gün önce gelecekmiş.

Karşılıksız fedakarlıklarda bulunmuşuz, ihtiyaç sahiplerini görüp gözetmişiz, iftar sofraları kurarak insanları, dil, din, ırk ayrımı yapmadan o sofralarda buluşturmuşuz. Dünyanın değişik coğrafyalarındaki insanlar için maddi fedakârlıklarda bulunmuşuz. Bütün bunlar Ramazan’ın çok hoşuna gitmiş.

Evet sevgili dostlar, dostların en güzeli, sevgili Ramazan’la bir ay beraber yürüdük bu yollarda; bazen aç kaldık, bazen susuz. Elimizi attığımız zaman ulaşabileceğimiz her türlü yiyecek ve içecekten bile sırf Ramazan rahatsız olmasın diye vazgeçtik.

Buna rağmen, onu misafir olarak ağırlamaktan yüksünmedik. Ne istediyse onu yaptık. Yeme dedi yemedik, içme dedi içmedik. Ver! dedi verdik. Pes etmedik, hep verdik, alan el değil veren el olduk.

Yorgunluğumuz var elbet.

Şimdi biraz soluklanma zamanı. Muhabbet zamanı. Kucaklaşma zamanı. Coşkumuzu devam ettirme zamanı. Ramazan gitti ama yerine Bayram geliyor. Onu da layıkıyla ağırlayalım. O da mutlu olarak ayrılsın aramızdan.

Küskünlüklerimiz varsa nefis yapmayalım barışalım. Fakir fukarayı sevindirelim. Onlar da bayram yapsınlar. Büyüklerimizin ellerinden öpelim. Yanımızda değillerse telefonla görüşelim.

Bayramın misafir olarak aramızda bulunacağı günlerde bir ay boyunca biriktirdiğimiz hatıralarımızı, sevincimizi onlarla paylaşalım.

Bayramınız hayırlara vesile olsun.

RÜŞTÜ KAM

Devamını Oku