ATATÜRK İRFAN VE DEHA!!!

ATATÜRK İRFAN VE DEHA!!!

ABONE OL
10:47 - 10/05/2025 10:47
ATATÜRK İRFAN VE DEHA!!!
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Kaplan
Best

Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca bir askerî deha değil; aynı zamanda bir düşünce ve uygarlık önderidir. O, savaş meydanlarında düşmanı yenerken, zihinlerdeki karanlığı da bilgiyle, bilimle, akılla fethetti. Kalemi ve kılıcı bir arada taşıdı; hem cephede savaştı, hem de milletin geleceğini çizen devrimleri yazdı. Atatürk, çağın çok ötesinde bir vizyona sahipti: Laik, halkçı ve ilerici bir cumhuriyet.

Mustafa Kemal’in askerî liderliği, Çanakkale’de parladı, Kurtuluş Savaşı’nda zirveye ulaştı. 1915’te Conkbayırı’nda, “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” diyerek genç bir subayken imparatorluğun kaderini değiştirdi. 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Milli Mücadele ise, Anadolu’nun her köşesinde halkı uyandırdı. Amasya Genelgesi’nde “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” diyerek egemenliğin halkta olduğunu ilan etti.

1922’de Büyük Taarruz’la düşmanı denize döktü ama gerçek savaşı ondan sonra başlattı: Cehaletle, gericilikle, yobazlıkla savaştı.

Atatürk için laiklik yalnızca dinle devletin ayrılması değildi; insanın aklını özgürleştirmesiydi. Bu ilke, bireyin vicdan özgürlüğünü, halkın eşit yurttaşlığını ve bilimin rehberliğini esas alıyordu.

1924’te halifelik kaldırıldı, siyasal İslam’ın araçsallaştırılmasına doğrudan bir set çekildi. 1928’de anayasadan “devletin dini İslam’dır” ibaresi çıkarıldı ve 1937’de laiklik anayasal temel haline getirildi. Eğitim Birliği Yasası, medreseleri kapattı; bilim dışı eğitimin kökü kazındı.

Laikliğe karşı çıkanlar ise hep vardı. 1925 Şeyh Said İsyanı, din bahanesiyle ayaklanan, hilafet özlemiyle yanan karanlık bir kalkışmaydı. Yobazlık, Atatürk’ün tabiriyle “milletin cehaletle olan düşmanlığının maskelenmiş halidir.” O gün tarikat şeyhleri vardı, bugün “cemaat” kılığına girip devlete sızmaya çalışanlar var.

Laiklik düşmanları, yalnızca geçmişin değil bugünün de tehdididir. FETÖ, siyasal İslamcı yapılar, bazı tarikatlar ve cemaatler; Atatürk’ün inşa ettiği laik, demokratik cumhuriyeti yok etmek için faaliyet gösteriyor. Laikliğe karşı saldırılar yalnızca bir inanç meselesi değil, aynı zamanda bir rejim savaşıdır. Kadınların kıyafetine karışan, çocukları cemaat yurtlarına mahkum eden anlayış; bireyin özgürlüğünü değil, itaati esas alır.

Atatürk şöyle der:

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz.”

Bu cümle, bir milletin akıl ve bilimle özgürleşmesinin şifresidir.

Atatürk, halkın siyasetin nesnesi değil, öznesi olması gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden saltanatı kaldırdı, egemenliği halka devretti. “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ilkesiyle Türkiye Cumhuriyeti, bir saray rejiminden halk cumhuriyetine dönüştü.

Köylüyü “milletin efendisi” ilan etti. Çünkü o, yoksul Anadolu halkının emek gücüyle bu ülkenin yeniden inşa edileceğine inanıyordu. Halkevleri, köy enstitüleri, halk mektepleri bu anlayışın ürünüdür. Sadece okuma-yazma değil, eleştirme, sorgulama, üretme yetisi kazandırmak hedeflendi.

Bugün hâlâ halkı “kandırılacak kitle”, “makarna ile oy verecek yığın” gibi gören anlayışlar mevcuttur. Atatürk bu bakışı tersine çevirdi. Ona göre halk bilinçlendirilmeliydi, ezber değil fikir üretmeliydi.

Atatürk, hukuk sistemini laikleştirdi. 1926’da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, kadını birey haline getiren, çok eşliliği yasaklayan, kadın-erkek eşitliğini yasal güvenceye kavuşturan bir devrimdir.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkı 1930’da belediye seçimleriyle başladı, 1934’te genel seçimlerle tamamlandı. Bu hak birçok Avrupa ülkesinden önce Türk kadınlarına tanındı. Kadın artık yalnızca “evin bekçisi” değil, milletin geleceğinde söz sahibi bir yurttaştı.

Bu devrimi küçümseyenler, kadını yalnızca “anneliğe” hapsedenler, onu kamusal yaşamdan dışlamaya çalışanlar; Atatürk’ün kadın devrimini hedef almaktadır. Bugün hâlâ bazı cemaatler kız çocuklarının okula gitmesine karşıdır. Bu zihniyetle mücadele etmek, Atatürk’ün bıraktığı mirası korumaktır.

Atatürk, eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak, halkı karanlıktan kurtarmak için radikal adımlar attı. 1928 Harf Devrimi, yalnızca yazıyı değiştirmek değil; düşünce sistemini sadeleştirmekti. Arap harfleriyle değil, Latin alfabesiyle milletin geleceği kurulacaktı.

Millet Mektepleri, halka okuma-yazma öğretmek için ülkenin dört bir yanında kuruldu. Atatürk, bizzat kara tahtanın başına geçerek yeni harfleri tanıttı. O, yalnızca bir komutan değil, aynı zamanda ilk halk öğretmenidir.

Üniversite Reformu (1933), bilimsel eğitimi, özgür düşünceyi ve çağdaşlığı esas aldı. Almanya’dan gelen Nazi karşıtı bilim insanlarıyla birlikte yeni bir akademik sistem kuruldu. Bu sistem, bugün hâlâ ayakta duran bir eğitim mirası bıraktı.

Atatürk’ün devrimleri sadece hukukta, eğitimde değil; sanatta ve kültürde de etkisini gösterdi. Türk musikisini geliştirmek, tiyatroyu yaygınlaştırmak, halk oyunlarını desteklemek devlet politikası haline geldi.

Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, ulusal bilinç ve bilimsel tarih anlayışının gelişmesi için kuruldu. Dilde özleşme, halkın devletle iletişimini güçlendirdi. Osmanlı’nın anlaşılmaz saray diline karşı sade, halkın konuştuğu Türkçe esas alındı.

Sanat, baskı ve sansürün değil; özgür düşüncenin alanı oldu. Bugün hâlâ müziği haram gören, tiyatroyu “ahlaksızlık” sanan çevrelerin varlığı, Atatürk’ün kültür devriminin ne kadar gerekli olduğunu göstermektedir.

Atatürk sadece Türk milletinin değil, dünya halklarının da hayranlık duyduğu bir liderdi.

        •       Churchill, onu “dünyanın en büyük liderlerinden biri” olarak tanımladı.

        •       Roosevelt, “Atatürk gibi insanlar yüzyılda bir gelir” dedi.

        •       Gandhi, onu anti-emperyalist direnişin ilham kaynaklarından biri olarak gösterdi.

Bugün hâlâ Atatürk’ün heykelleri bazı ülkelerde dikilidir; çünkü onun barış, bilgelik ve bağımsızlık üzerine kurduğu anlayış evrensel bir değerdir.

Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca bir lider değil, bir devrimci, bir öğretmen, bir uyanıştır. Kılıcıyla vatanı kurtardı, kalemiyle geleceği inşa etti. İrfanı, bilimin yolunu gösterdi; dehası, Cumhuriyet’i kurdu.

Bugün laikliğe, halkçılığa, ilericiliğe saldıranlar; Atatürk’ün bıraktığı mirasa değil, bu milletin onuruna da kast etmektedir. Tarikatların devletleştiği, cehaletin yüceltildiği, kadının eve kapatıldığı bir Türkiye; Atatürk’ün değil, Orta Çağ’ın Türkiye’sidir.

Atatürk’ün devrimleri tamamlanmamıştır; çünkü bu devrimler, sürekli savunulması gereken kazanımlardır. O’nun yolunda yürümek, yalnızca onu sevmek değil; onun gibi düşünmek, onun gibi direnmektir.

Atatürk yalnız geçmişin lideri değil; geleceğin de pusulasıdır.

Inal

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.
Tüm Yorumlar (1)
  • Yunus Uslu

    Okan bey, benim gencligimde, bizim mahallede bir dernek varidi. Sizin bu yaziniz gibi Bildiriler yazip dagitirlardi kahvehanelerde zaman zaman. Uzun yillardan beri hic bir siyasi parti liderlerinin halka, Ingiliz politikacilarinin deyimiyle, bir posta pulunun arkasini dolduracak bir mektup yazamadilar. Yanlislik bu islerin neresinde acaba?

    Yanıtla
    +1
    -0


HIZLI YORUM YAP