BEDEL ÖDEMEYENLERİN GELECEĞİ OLMAZ

BEDEL ÖDEMEYENLERİN GELECEĞİ OLMAZ

ABONE OL
13:45 - 28/06/2026 13:45
BEDEL ÖDEMEYENLERİN GELECEĞİ OLMAZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Kaplan
Best

Muharrem ayı geldiğinde çoğumuzun aklına aşure gelir. Kimimiz Hz. Nuh’un gemisini, kimimiz Kerbelâ’yı, kimimiz de paylaşmanın ve bereketin sembolü olan aşure kazanlarını hatırlarız. Bunların her biri doğrudur. Ancak Muharrem’in bize anlattığı çok daha büyük bir hakikat vardır: Bedel ödemeyenlerin geleceği olmaz.

İnsanlık tarihi dikkatle incelendiğinde görülecektir ki Allah, hiçbir büyük şahsiyeti rahatın ve konforun içinde yetiştirmemiştir. Hiçbir peygamber mücadele etmeden yücelmemiş, hiçbir hak dava fedakârlık göstermeden zafere ulaşmamıştır. Tarihin değişmeyen ilâhî kanunu budur: Önce bedel, sonra zafer…

Hz. Âdem, cennetten yeryüzüne indirildi; hata yaptı, pişman oldu, tevbe etti, gözyaşı döktü, toprağın ve emeğin ne demek olduğunu öğrendi. Bu ağır imtihanın sonunda insanlığın ilk peygamberi olma şerefine erişti.

Hz. Nuh, dokuz yüz elli yıl boyunca kavmini hakka çağırdı. Alay edildi, dışlandı, en yakınlarını kaybetti; fakat davasından vazgeçmedi. Ödediği bedelin sonunda insanlığın ikinci atası olarak tarihteki yerini aldı.

Hz. İbrahim ateşe atıldı, yurdunu terk etti, evladını Allah’ın emrine teslim etmeye hazır oldu. Hayatının her safhası imtihanlarla geçti. İşte bu yüzden Allah onu “Halîlullah”, yani dostu olarak nitelendirdi.

Hz. Musa Firavun’un sarayını bırakıp çölün çilesini tercih etti; korkuya teslim olmadı, denizin önünde yalnız kaldığında bile Rabbine güvendi.

Hz. İsa iftiralara uğradı, takip edildi, çarmıha gerildi, öldürülmek istendi; fakat hakikatten taviz vermedi. Son peygamber Hz. Muhammed ise Taif’te taşlandı, yıllarca boykot altında yaşadı, aç kaldı, en yakınlarını kaybetti, yurdundan hicret etmek zorunda bırakıldı. Buna rağmen davasından bir an olsun vazgeçmedi. İşte bu sebeple Kur’ân onu “âlemlere rahmet” olarak tanıttı.

Peygamberlerin ortak hayat çizgisine baktığımızda açıkça görüyoruz ki Allah, şerefi mücadeleden, izzeti sabırdan, başarıyı ise fedakârlıktan sonra vermektedir. Hiçbir peygamber makamına bedelsiz ulaşmamıştır. Öyleyse bizler neden emek vermeden başarı, fedakârlık yapmadan güçlü bir gelecek bekliyoruz?

Bu ilâhî kanun sadece peygamberler için değil, milletler için de geçerlidir. Büyük medeniyetler rahat koltuklarda değil; alın teriyle, gözyaşıyla ve fedakârlıkla kurulmuştur. Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan büyük yürüyüşü bunun en açık örneklerinden biridir. Selçuklular Anadolu’nun kapılarını bedel ödeyerek açmış, Osmanlı üç kıtaya yine bedel ödeyerek ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmed yalnızca İstanbul’u fethetmemiş, aynı zamanda yeni bir çağın kapısını aralamıştır. Bütün bunların arkasında rahatlık değil; inanç, emek ve fedakârlık vardır.

Bizler de bugün yaşadığımız Almanya’da aynı hakikatin canlı şahidiyiz. 1961 yılında bu ülkeye gelen ilk kuşak, dilini bilmediği, kültürünü tanımadığı bir ülkede ağır şartlar altında çalıştı. Madenlerde, fabrikalarda, gece vardiyalarında alın teri döktü. Ailesinden, memleketinden ve sevdiklerinden uzak yaşadı. Bugün rahatça namaz kıldığımız camiler, çocuklarımızın eğitim aldığı dernekler ve kültür merkezleri onların emeğinin eseridir. Biz, onların ödediği bedelin meyvelerini topluyoruz. Asıl soru ise şudur: Bizler, bizden sonraki nesillere ne bırakacağız?

Muharrem ayı işte tam burada bize Kerbelâ’yı hatırlatır. Kerbelâ yalnızca tarih kitaplarında kalmış acı bir hadise değildir; hak ile bâtıl arasında yapılan tercihin adıdır. Hz. Hüseyin’i büyük yapan yalnızca şehit olması değildir. Onu büyük yapan, yanlış olduğunu bildiği bir şeye “evet” dememesidir. O, makamını kurtarmayı değil, şahsiyetini korumayı seçmiştir. Canını vermiş; fakat onurunu vermemiştir. Başını vermiş; fakat başını eğmemiştir. İşte Hüseynî duruş budur.

Bugün bizlerden istenen de Kerbelâ’da savaşmak değil; zulme karşı direnmek, vicdanımızı kiralamamak, adaletten ayrılmamak, mazlumun yanında durmak ve hakikati menfaat uğruna terk etmemektir. Çünkü her çağın kendi Kerbelâ’sı vardır. Her gün hak ile menfaat, doğruluk ile konfor, fedakârlık ile rahatlık arasında tercihler yapıyoruz. İnsan aslında her gün kendi vicdanında Kerbelâ’yı yaşamaktadır.

Modern dünyanın en büyük hastalığı belki de budur. Herkes güçlü olmak istiyor; fakat yük taşımak istemiyor. Herkes başarılı olmak istiyor; fakat çalışmak istemiyor. Herkes güçlü kurumlar arzuluyor; fakat o kurumlar için emek vermeye yanaşmıyor. Oysa medeniyetler para ile değil, insanla kurulur. İnsan ise ancak fedakârlıkla yetişir. Bir milletin gerçek serveti bankalardaki parası değil, gerektiğinde kendinden vazgeçebilen insanlarının sayısıdır.

Çocuklarımız bizden evlerimizi, arabalarımızı ve bankadaki paramızı miras alabilirler. Fakat onları büyük bir millet yapacak olan bunlar değildir. Asıl miras; uğruna emek verdiğimiz, fedakârlık yaptığımız ve gerektiğinde bedel ödediğimiz değerlerdir. Çünkü tarih rahat yaşayanları değil, bedel ödeyenleri hatırlar.

Muharrem ayı vesilesiyle kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Biz, çocuklarımıza tüketilmiş imkânlar mı bırakacağız, yoksa uğruna mücadele edilmiş değerler mi? Geleceği inşa edecek olanlar, rahatını değil hakikati tercih edenlerdir.

Unutmayalım: Bedel ödemeyenlerin geleceği olmaz. Allah, tarihi rahat yaşayanlarla değil, hakikat uğruna fedakârlık yapanlarla yazdırır.

Bir dava bedel ister.

Bir medeniyet emek ister.

Bir millet fedakârlık ister.

Bir insan şahsiyet ister.

Ve gelecek…

Sadece bedel ödeyenlere aittir. Rahat yaşayanlar tarih okurlar. Bedel ödeyenler ise tarih yazarlar.

Rüştü Kam

Inal

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP

sendigital.us
sendigital.us