TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN

ABONE OL
12:57 - 14/06/2026 12:57
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Kaplan
Best

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN (XV) VAN- III-SON

AKDAMAR, VAN KEDİSİ VE İNCİ KEFALİ

Van denince insanın aklına ilk gelen şeylerden biri hiç şüphesiz Van Kedisi…

Bembeyaz tüyleri, biri mavi biri kehribar gözleriyle adeta şehrin sembolü olmuş.

Sessiz yürüyüşünde bile mağrur bir hâl var.

Sanki Van’ın karakterini taşıyor üzerinde.

Sakin…

Vakarlı…

Gösterişsiz ama dikkat çekici…

Kedi ile fotoğraflar çekildik, kimi arkadaşlarımız da kedilere yem verdiler.

Kedi muhabbetinden sonra, hediyelik eşya muhabbeti başladı. Midyat’ta aradıkları gümüş takıları tam olarak bulamayanlar buradan aldılar.

Ozan uyardı arkadaşlar, adaya geç kalmayalım. Toparlanıp bindik aracımıza. Adaya geçmek için iskelede tekneyi bizi bekliyor olarak bulduk.

Hemen bindik.

Tekne ağır ağır kıyıdan ayrılırken Van Gölü bütün ihtişamıyla önümüzde açılıyor.

Göl sakin.

Su berrak.

Gökyüzü ise masmavi.

İnsan uzun uzun seyretmek istiyor.

Bazen hiçbir şey konuşmadan sadece bakmak yetiyor. Gök mavisi ile deniz mavisinin dansını.

Akdamar Adası uzaktan görünüyor.

Yaklaştıkça kilisenin silueti beliriyor.

Biraz daha yaklaşınca taş işçiliğinin zarafeti kendisini göstermeye başlıyor.

Karaya çıkıp yürümeye başladığımızda ilk dikkat çeken şey, yapının gölle kurduğu uyum oluyor.

Sanki ada ile kilise birbirini tamamlamak için yaratılmış.

Akdamar Kilisesi gerçekten etkileyici.

Taş işçiliği hayran bırakıyor insanı.

Duvarlardaki kabartmalar aradan geçen bin yılı aşkın zamana rağmen canlılığını koruyor.

İncil’den sahneler…

Hayvan figürleri…

Üzüm salkımları…

Av sahneleri…

Taş, adeta dile gelmiş incili anlatıyor.

Rehberimiz kilisenin tarihinden söz etti.

Onuncu yüzyılda inşa edildiğini, Orta Çağ Ermeni mimarisinin en önemli eserlerinden biri kabul edildiğini anlattı.

Ardından bölgenin meşhur efsanesine geçti.

AH TAMARA

Fırtınalı gecelerde sevdiğine ulaşmak için gölde yüzen genç çoban…

Karanlıkta yolunu bulmasını sağlayan ışık…

Bir gecede sönen umut…

Ve gölün ortasında yükselen o feryat:

“Ah Tamara!..”

Bu coğrafyada tarih ile efsane birbirine karışıyor.

Hangisi gerçek, hangisi hikâye ayırmak kolay değil. Belki de her efsanenin içinde biraz tarih, her tarihin içinde de biraz efsane vardır.       

Efsane şöyle:

Eski zamanlarda, bu adada yaşayan Ermeni bir başkeşişin, güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı vardır. Adanın çevresindeki köylerde koyun otlatan genç bir Kürt çoban, bir gün adanın kıyısında Tamara’yı görür ve iki genç ilk bakışta birbirlerine sevdalanırlar.

Çoban, her gece sevdiğini görebilmek için kıyıdan Van Gölü’nün serin sularına atlar ve adaya doğru yüzmeye başlar. Tamara ise karanlıkta yolunu kaybetmesin, kendisini bulabilsin diye adanın sahilinde bir fener (veya meşale) yakarak ona kılavuzluk eder. İki genç, adanın tenha bir köşesinde her gece gizlice buluşur, sadece fısıldaşarak aşklarını yaşarlar.

Ancak bu gizli aşk çok uzun sürmez. Kızının bir çobanla buluştuğunu fark eden başkeşiş, durumu öğrenince öfkeden deliye döner. İki sevgiliyi ayırmak için acımasız bir plan yapar.

Fırtınalı, dalgaların gölü adeta yuttuğu karanlık bir gecede, Tamara’yı odaya kilitler. Eline bir fener alarak sahile iner. Feneri sürekli yer değiştirerek adanın dört bir yanına koşturur. Gölün azgın sularında dalgalarla boğuşan genç çoban, ışığın yer değiştirmesinden dolayı yönünü kaybeder. Işığa ulaşmak için sürekli farklı yönlere yüzer, ancak dev dalgalar arasında gücü tükenmeye başlar.

Genç çoban, yorgunluktan ve soğuktan bitap düşüp gölün derinliklerine doğru çekilirken, son nefesiyle adaya doğru yüreği dağlayan bir çığlık atar:

“Ah Tamara!..”

Suların içinden yükselen bu acı feryadı duyan Tamara, sevdiğinin dalgalara yenik düştüğünü anlar. Yüreğindeki bu büyük acıya dayanamaz ve kendini adanın kayalıklarından Van Gölü’nün azgın sularına bırakarak canına kıyar.

O günden sonra iki sevdalıya mezar olan bu adaya “Ah Tamara” denmeye başlar ve bu isim zamanla dönüşerek günümüze “Akdamar” olarak ulaşır.

Akdamar’dan ayrılırken insan yalnızca bir kilise görmüş olmuyor.

Bu topraklarda yüzyıllar boyunca iç içe yaşamış medeniyetlerin izlerine de tanıklık etmiş oluyor. Van Gölü ise kendi hikâyesini anlatmaya devam ediyor.

Rehberimiz bu kez sözü İnci Kefali’ne getiriyor… Dünyada yalnızca bu havzada yaşayan, nevi şahsına münhasır bir balık türüdür İnci Kefali. Her yıl yeni nesillerin hayata gözlerini açabilmesi için, adeta bir ana şefkatiyle akıntıya karşı verdiği o inanılmaz mücadeleyi dinliyoruz rehberimizden.

Suyun tersine yüzüşünü, önüne çıkan amansız engelleri nasıl birer birer aştığını ve bazen suyun üzerinde şahlanıp sıçrayarak yoluna devam edişindeki o tatlı zorluğu hayal ediyoruz… Anlamasını bilenler için, bizzat doğanın bağrından kopan örnek bir hayat mücadelesidir onun hikayesi. O, başkalarından emir alarak sürdürmez soyunu. Kendi azmiyle her türlü engeli aşar; ama kendi denizinde, kendi evinde kalarak verir dalgalara karşı kavgasını. Ve ne pahasına olursa olsun, sonunda hep başarır…

Rehber Ozan’ı dinlerken insan ister istemez kendi hayatını düşünüyor.

Direnmeyi düşünüyor.

Vazgeçmemeyi düşünüyor.

Bazen bir balığın hikâyesi, insanın kendi hikâyesine dönüşebiliyor.

Belki de bu yüzden İnci Kefali yalnızca bir balık değil.

Bu coğrafyanın karakterini anlatan bir sembol.

Van biraz da böyle bir şehir zaten.

Zorluklara rağmen ayakta kalmayı bilen…

Yara bere içinde olsa da yürümeye devam eden…

Hafızasını bütünüyle kaybetmeyen…

Başına gelen terör belalarına rağmen geçmişiyle bağını tamamen koparmayan bir şehir…Güzel bir şehir.

DÖNÜŞ YOLUNDA

Gezi boyunca birçok şehir gördük.

Diyarbakır’ın kadim surlarını…

Urfa’nın peygamberler iklimini…

Mardin’in taş sokaklarını…

Midyat’ın taş konaklarını…

Cizre’nin tarih kokan mahallelerini…

Hakkâri’nin heybetli dağlarını…

Ve Van’ın masmavi gölünü ve İnci Kefali’ni, kedisini

Her şehir bize farklı bir hikâye anlattı.

Her durak, bu toprakların başka bir yüzünü gösterdi.

Kimi zaman bir medresenin avlusunda geçmişe misafir olduk.

Kimi zaman bir türbenin gölgesinde tarihle karşılaştık.

Kimi zaman ikram edilen bir bardak çayda Anadolu insanının samimiyetini gördük.

Kimi zaman da terör belasından bağrı delik deşik olmuş o mahzun ve tarihi şehirleri gördük. Taşlarında kurşun izleri, sokaklarında yaşanmışlıkların sızısı vardı…

Dokuz gün boyunca yalnızca şehirleri gezmedik; adeta kadim bir medeniyet coğrafyasının kalbinde yürüdük. Kırk yıl boyunca bu topraklarda olup bitenlerin sessiz tanığı olduk; canımız yandı, gözyaşı döktük. Hendeklerin kıyısında, namluların gölgesinde kalmış çaresiz insanları dinledik… Evladı dağda olduğu için bağrı yanık, gözü yaşlı anaların feryadına kulak verdik…

Dönüş yolunda otobüs her zamankinden biraz daha sessizdi.

Herkes üzgün ve yorgundu.

Ama güzel bir yorgunluktu bu.

Herkes düşünceliydi.

Dokuz gün boyunca heybesine ne koyduysa onunla baş başaydı.

Pencerenin dışından akıp giden dağlara bakarken insan ister istemez bazı sorular üzerinde düşünüyor:

Bir toplum geçmişiyle bağını koparırsa geleceğini nasıl kurabilir?

Bir medeniyet kendi hafızasını kaybederse hangi kaynaklardan beslenebilir?

Çünkü, inkişaf dediğimiz şey yalnız ekonomik büyüme değildir.

Sadece yollar yapmak, binalar dikmek, fabrikalar kurmak da değildir.

İnkişaf biraz da hafıza işidir.

Kök meselesidir.

Kendi hikâyesini bilme meselesidir.

Geçmişini tamamen unutan toplumlar, kökü kurumuş ağaçlara benzer.

Rüzgâr nereye eserse oraya savrulurlar.

Bugün yaşadığımız birçok zihinsel savrulmanın temelinde de biraz bu var galiba.

Kendi kaynaklarından uzaklaşan nesiller…

Kendi tarihini başkalarının kaleminden öğrenen insanlar…

Kendi medeniyet birikimini yeterince tanımayan toplumlardır…

Bu yolculuk boyunca gördüğümüz her şehir bize aynı şeyi fısıldıyordu:

“Hafızanı koru…”

Gezi bitti. Akşam saatlerinde otelimize dönüyoruz.

Salon bizim için hazırlanmış.

Gelenek hâline gelen değerlendirme toplantımızı yapıyoruz.

Dokuz günlük yolculuk boyunca herkes heybesine ne koyduysa ortaya döküyor.

Kimi gördüğü tarihî eserlerden bahsediyor.

Kimi tanıştığı insanlardan…

Kimi yaşadığı ilginç hatıralardan…

Kimi de bölgenin geleceğine dair umutlarından…

Ortak kanaat şu:

İyi ki gelmişiz.

İyi ki görmüşüz.

İyi ki bu yolculuğu yapmışız.

Daha sonra rehberlerimize, kaptanımıza, tur şirketi yetkili Ahmet bey kardeşimiz olmak üzere, gezi boyunca gruba hizmet eden, gezinin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için emek veren görevli arkadaşlarımıza Türk Eğitim Derneği olarak hediyelerimizi takdim ediyoruz.

Teşekkür ediyoruz.

Kucaklaşıyoruz.

Helalleşiyoruz.

Dokuz gün boyunca aynı otobüsü, aynı sofrayı, aynı sevinçleri ve aynı yorgunlukları paylaşan insanlar olarak, ayrılırken birbirimize biraz daha yakın hissediyoruz kendimizi.

Diyarbakır–Van gezisine doyamadık desek abartmış olmayız.

Çünkü bu gezi sadece bir seyahat değildi.

Bir öğrenme yolculuğuydu.

Bir tanışma yolculuğuydu.

Bir hafıza yolculuğuydu.

SONUÇ YERİNE

Van’dan ayrılırken zihnimizde sadece gölün mavisi kalmadı.

Van Kalesi’nin gölgesi…

Akdamar’ın taşları…

Hüsrev Paşa Külliyesi’nin sessizliği…

Eski Van’ın harabeleri…

Hakkâri’nin dağları…

Mardin’in taş sokakları…

Diyarbakır’ın kadim surları…

Ve bu toprakların insanlarının sıcaklığı  bizimle birlikte geldi.

Dokuz gün boyunca Diyarbakır’dan Van’a uzanan bu yolculukta sadece şehirleri gezmedik.

Tarihin içinde yürüdük.

Medeniyetlerin izlerine dokunduk.

Aynı sofraya oturduğumuz insanların gönül dünyalarına misafir olduk.

Bir kez daha gördük ki Türkiye’nin taşı da toprağı da gerçekten altındır.

Çünkü bu coğrafyanın her köşesinde bir hikâye, her taşında bir hatıra, her şehrinde insanı düşünmeye sevk eden bir medeniyet birikimi saklıdır.

Bazen bir kale duvarında…

Bazen bir mezar taşında…

Bazen bir medrese avlusunda…

Bazen de bir tas sıcak çorbanın buharında çıkar karşınıza.

Şimdi ayrılık vakti…

Elveda Van…

Elveda Mezopotamya’nın kadim şehirleri…

Elveda Ozan…Elveda Ahmet…Elveda Celal…

Biz dönüyoruz.

Fakat gönlümüzün bir parçası bu dağlarda, bu göl kıyılarında, bu taş şehirlerde kalıyor. Mezopotamya’da kalıyor.

Rabbim bu güzel memleketin birliğini, dirliğini ve huzurunu daim eylesin.

Nice yeni yolculuklarda yeniden buluşmak ümidiyle…

Yolumuz açık…

Hatıralarımız bereketli olsun.

BİTTİ

Rüştü KAM

Inal

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP