VATANSEVERLİK

08.04.2021 15:54

ABD Türkiye’de ilk resmi temsilciliğini 1831 yılında açsa da ilişkiler çok da öncesinden kurulmuştu. 1783 yılında kurulan ABD’nin 1795 yılında Akdeniz’de dolaşan gemileri vardı.

George Washington firkateyni ile 9 Kasım 1800 tarihinde İstanbul ziyaret ederek gerçekleştirildiğini de göz önünde bulundurursak, 200 yıllık bir ilişkiler geçmişinden söz edebiliriz.

Ama, kabul etmek lazımdır ki, ABD ile ilişkiler hiçbir zaman Türkiye lehine gelişmedi.

Daha ilk resmi anlaşma 1830 yılında imzalandığında, Padişah 2. Mahmut, Avrupa devletlerine karşı bir denge unsuru olabilir umuduyla, ABD’ye o güne kadar görülmemiş imtiyazlar verdi.

7 Mayıs 1830 yılında Osmanlı Devleti ile ABD arasında imzalanan Seyr-i Sefâin ticaret antlaşmasına göre, Amerikan tüccarları ile ticaret gemilerine “en çok kayırılan devlet” statüsü kazanıyor, ayrıca da Osmanlı ülkesinde bulunan tüm Amerikan vatandaşlarına kapitülasyon ayrıcalıklarından faydalanmak hakkı veriliyordu!

Bu anlaşma doğal olarak, ABD’ye bakir bir pazarda dilediği ürününü dilediği gibi pazarlama hakkı veriyordu. Üstelik, her ABD yurttaşına da Osmanlı egemenlik sahasında dilediği gibi ticaret yapmak hakkı veriyordu!

ABD, bu anlaşmadan sınırsız bir şekilde yararlanma yoluna gitti. Ama, en önemlisi, ABD’nin ülkede kendisine bağlı bir topluluk yaratması gerektiği fikrini oldukça erken dönemde uyulamaya koymasıdır.

Ülkenin dört bir yanından açılan Protestan kiliseleri ve misyoner okulları, “ABD dostu” yetiştirmeye odaklanmıştı.

1800’lü yıllarda Anadolu’da misyonerlik faaliyetleri yürüten Harrison Gray Otis Dwight durumu şöyle anlatıyor: “Misyonerlik çalışmaları için 1840- 1850 arası bir canlanma dönemi olup, “son 20 yılda (1880-1900) derin bir şekilde bilgi hırsıyla tutuşan nüfusun bütün sınıfları arasında teşvik edici çeşitli misyon okulları açılması gerekli idi ki, bu bilgi radikal bir şekilde imparatorluğun her bölgesindeki entelektüel atmosferi değiştirmiştir.”

Nitekim 1845’te Osmanlı topraklarında 34 misyoner, 12 misyoner yardımcısı, 7 okul, 135 öğrenci 1890 yılında misyoner sayısı 177’ye, misyoner yardımcısı sayısı 791’e, iptidai, rüşti, kolej ve yüksek okul düzeyindeki okul sayısı 813’e, öğrenci sayısı ise 16990’a ulaşmıştır. Ayrıca 117 kilise ve nüfusu 28667’yi bulan bir Protestan cemaati yaratmasını başarmışlardır. Osmanlı Maarif Nazırı Zühdü Paşa’nın yaptırdığı tahkikat sonucunda tespit edilebilen toplam 399 adet Protestan okulun büyük bir kısmı Amerikan Board adlı kuruma aitti ve bu okullardan sadece 51’inin ruhsatının bulunduğu anlaşılmıştır.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE ABD İLİŞKİLERİ

Esasen, ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında 1923 sonrasında sıcak bir ilişkinin olduğu söylenemez. Düşmanlık da yoktur, ancak mesafeli bir ilişki korunmuştur.

1945’te Yalta Konferansı’nda zafer kazanan ülkelerin dünya egemenliğini paylaşımında Türkiye’nin Batı ülkelerine tabi olmasına Sovyetler Birliği’nin lideri Stalin itiraz etmedi.

İngiltere aracılığı ile, Batı tarafından Türkiye’ye dayatılan şartlar, ülkenin giderek Osmanlı döneminden daha bağımlı bir eşitsiz ilişkiye mahkum olmasına yol açtı.

Tıpkı misyonerlere verilen haklar gibi, ülkede kendisine bağlı bir topluluk yaratması gerektiğini iyi bilen ABD, 27 Aralık 1949’de tarafların imzaladığı, 15 Mart 1950’de de TBMM’de de kabul edilen ve kamuoyunda “Fulbright Anlaşması” olarak bilinen anlaşma ile Türkiye'de “Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu” kuruluyordu.

Sadece ABD Başkanı’na hesap vermekle sorumlu bu komisyonun başkanı da ABD Ankara Büyükelçisi idi. ABD, 1830’da aldığı imtiyazların çok daha fazlasını 1945 sonrasında almıştı. Hatta, öyle ki, üniversite rektörlerinin, kuvvet komutanlarının kim olacağını dahi ABD “tavsiye” ediyordu!

Batı’ya eklemlenen Türkiye, vatanseverliği Sovyet (komünizm) karşıtlığı olarak yeniden tarif etti. Devletin temel ilkeleri olan 6 Ok’tan birisi olan milliyetçilik artık Sovyet karşıtlığı idi. ABD’nin başını çektiği Batı/Atlantik Bloku’nun ideolojisi olan anti-komünizm Türkiye’de modernist, muhafazakâr, liberal sol, milliyetçi ve İslamcı varyantları ile topluma benimsetildi. Artık, Türkiyecilik anlamında vatanseverlik Sovyet karşıtlığı demekti!

Türk-ABD ilişkilerinden kırılma noktası 1964’de ünlü “Johnson Mektubu” olarak kabul edilir. Belki, bunu ABD hakkında devleti elinde tutan egemenlerin yaydığı hayalciliğin toplum nezdinde kırılma noktası olarak alabiliriz. Ancak, devlet yönetimi ile ABD arasında bir “kırılma” söz konusu değildir.

Esas olarak, üniversite, ordu, basın ve devlet bürokrasisi içerisindeki ABD etkinliğinin 2013 yılına kadar inişli çıkışlı da olsa, sürdüğünü söyleyebiliriz.

Büyük Ortadoğu Projesi uygulama sahası olarak Türkiye’nin sırasının geldiğinin anlaşılması Mesut Barzani ve Selahattin Demirtaş’ın “Kürdistan’ın Akdeniz’deki limanı” olarak İskenderun’u göstermesi ile başladı.

Tavizlere ilişkileri sürdürme politikasının artık geçersiz olduğu, Türkiye devletini yönetenlerin kendilerini de yok edecek bu girişime itiraza zorlandıkları bu andan itibaren ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin dağılma ve çözülme dönemine girdiğini, çatışma tansiyonunun ise, giderek yükseldiğini görüyoruz.

Bugün, Türkiye toplumu örneğin 1950’lerden farklı olarak, ezici çoğunlukla ABD’yi “dost ülke” olarak değerlendirmiyor. Aynı şekilde, siyaset sınıfından da çok küçük bir azınlık ABD ile ilişkimizin lehimize avantajları olabileceğini iddia edebiliyor. Yine, basın, üniversite ve ordu içerisinde de genel kanaat ABD’nin dost olmadığı yönündedir.

Ancak, kabul etmek gerekir ki, 2013 yılından itibaren sürekli artan duygusal tepki ile ABD’nin ülke içindeki “reel etkisi” aynı oranlara sahip değildir. ABD, siyasette de ekonomide de medyada da ve toplumun diğer alanlarında da iki yüz yıllık varlığını 10 senede terk etmez, edemez.

Türkiye’nin ABD etkisinden “arınması”, her şeyden önce ideolojik bir mücadele konusudur. ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye ile ilgili çıkarları ve projeleri ile çatışan bir vatanseverlik anlayışı toplumda yaygınlaşmadıkça, toplumda var olan yüksek duygusal tepkinin yönetim ve yürütme alanlarında karşılığını bulması akamete uğrayacak, hatta sonuçta başarısız olacaktır.

Türkiye’nin fikri iktidarını kurmanın yolu, öncelikle vatanseverliğin içeriğinin yeniden tanımlanması ile mümkündür. ABD karşıtlığı Türkiyeci vatanseverliğin odağına dönüşmedikçe, Türkiye’nin ABD’nin etki alanından kurtulması mümkün olamaz. Dolayısıyla, “başkalarının fikri iktidarı” ile Türkiye yönetilmeye devam eder.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları