SÖZ ARAMIZDA

10.09.2021 21:09

Konuk işçilerin Almanya’ya gelişinin 60. yılı çeşitli etkinliklerle anılıyor.

Alman basın ve medyasında çoğu kez, azınlık grupları aynı yapılır. Bunu, sık sık yazılarımda dile getiririm. Haftada bir yayın yapan ciddi gazete DIE ZEIT, ilk defa ayrıntılı biçimde nesiller arasında farklı düşünceleri, ilâve olarak verdiği dergide yayınladı.

Uyum sağlayan Alman toplumunda görülecek bir makama gelmiş beş kişi söz aramızda, yabancı kimse yok, diyerek tartışıyor.

Ülkü Schneider-Gürkan, 85 yaşında sendika deneyimli, Frankfurtlu, Cem Özdemir, 55, yeşiller Partisi politikacı, Berlinli, Murat Kayman, 48, hukukçu, Kölnlü. Nazan Eckes, 45, TV-moderatör, Kölnlü, Merve Kayıkçı, 27, SWR dijital program yapıcısı, Stuttgartlı.

Tartışmanın Alman basınında yayınlanması, farklılığı ortaya koyduğu için çok olumlu buldum. İlk defa böyle bir yayın okudum.

Bu Türkler, diye genelleme işin kolayına kaçmak olur. Aynı tutum Türkiye’de de var, Almancı gurbetçi, diye aşağılayarak, dışlayarak ön yargılı genelleme psikolojik bir sorundur. Ayrı bir makale konusudur.

Alman toplumunda görülebilen mevki ve meslek sahibi Türk kökenli Almanlar, çocuk ve torunlarımıza model oluyor. Belli bir konuma gelebilirim, çalışır iyi bir meslek sahibi olabilirim, demeleri çok önemli. Ve artık istisna değil, sayıları çok.

Öğretmen olan öğrencilerime cesaret ve umut veriyorum. Bazen çok zorlanıyorlar. Uyum konusunda özel olarak Türk asıllı öğrencilere bir şey yapmanız gerekmez, okulda var olmanız, onlara gelecek için umut veriyor. Daha iyi çalışmaları için teşvik ediyor, diyorum.

Alman toplumu çok renkli olduğunu yıllarca göstermedi. Bütün televizyon kanallarında sunucular, açık tenli. Daha sarışın olma hevesi, çoğu kadın sunucuların uzayan saç kök kahve renginden belli oluyor.

Bir oyuncu sarışın, yeşil gözlü olmasaydım, HOLLYWOOD’da rol alamazdım, demişti. Her iş veren, karar merciinde erkekler görevli. Demek ki, tercih erkek azınlık toplumundan geliyor.

Almanya’ya yüksek tahsil yapmak için gelen ve burada kalanlar işçilere yol gösteriyor. Danışmanlık hizmeti görüyorlar. Bu nesil işçilere hakları olduğunu anlatıyor, dernek ve sendikalarda öncü görevi üstleniyor.

Türkiye’de altmış yıllarında halkın yüzde sekseni köyde yaşıyordu. İşçi olarak gelen ilk nesil, şehir hayatı görmeden endüstrisi gelişmiş büyük şehirlere geliyor.

Bu nesli, yüzme bilmeyen insanları denize atmaya, benzetiyorum. Her iki ülke uyumda hiçbir çaba göstermedi, Almanya iş gücünü kullanıp, geri dönüşü teşvik etmeyi planlıyordu. Türkiye ise dövize ihtiyacı vardı, işsizliğe karşı bir çare bulunmuştu. İnsan oldukları göz ardı edildi.

Okur yazar eli kalem tutan Türkler, kilise ve sosyal bazı kuruluşlarla birlikte çalışarak, bu insanlara yardım ediyordu.

Bilhassa kız çocuklarına ailede baskı yapılması, nesiller arasında çatışma yarattı. Alman arkadaşlarını evlerinde ziyaret etmeleri yasaklanıyor, sınıf gezilerine yatılı olduğu için gönderilmiyordu.

Şimdi üçüncü nesilden yazma becerisi olanlar baba kız ilişkilerinde çok güzel kitaplar yazıyorlar. İçlerini döktükleri bu yazılar klasik romanlar niteliğinde, edebiyat dünyasında yer alıyor.

Üç neslin aynı düşüncede olduğu konular, Türk mutfağının Almanya’da olumlu etkisi. Patlıcan, beyaz peynir ve çerez gibi gıda maddelerin pazarlarda yer alması. Gıda ve yemek kültürü insandan daha çabuk kabul gördü.

Üçüncü nesil Almanya’da yaşıyoruz, diyor ve buradaki sorun ve konularla ilgilenmeyi arzu ediyor. İkinci nesil Almanya’daki bazı sorunların kökeni Türkiye, oradaki sorunlar buraya taşınıyor. Bu nedenle Türk kökenli Alman politikacılardan beklenti fazla oluyor. Böylece fazla sorumluluk yükleniyor, bu durumda Türk basın ve medyası ilgi gösteriyor.

Geçen hafta benim ilçemde (SPD) milletvekili adayı bir kızımıza, Türkçe söyleşi için çeviri yazdım. Türkçe çok güzel kibar bir dil, öğrendiklerine seviniyorum. Diğer yandan, fazla yük olarak görüyorum. Çünkü bu nesil okulda Türkçe dersi almadı.

Almanya’da Türkçe’ye karşı gösterilen tutum, bütün nesilleri üzüyor. Diğer tüm azınlık dilleri saygı görüyor. Okullarda ders olarak okutuluyor. Ama Türkçe maalesef üvey evlat muamelesi görüyor. Nedenleri çok yönlü, ayrı bir makale konusu.

Yazıma giriş yaptığım üç nesil beş kişi, yaptıkları tartışmadan sonra da özel olarak buluşuyorlar.

Biz Türk, Türk asıllı Türkler buna benzer fikir tartışmalarını, mutlaka kendi aramızda yapmalıyız. Tarihi anlarsak, gelecek nesillere aktarabiliriz. Bu, gelecek nesillere çekinerek değil, bilinçli davranmalarına yön verecektir.

Böyle tartışmaları yapabilmek, üçüncü neslin birinci dilinin Almanca olduğunu kabul etmekle mümkündür. Elbette diğer Avrupa ülkelerinde her ülkenin dilinde tartışma toplantıları yapılmalı. İki dilde yapılacak etkinlikler faydalı olur.

Türk işçilerin Almanya’ya gelişinin altmışıncı yılı, etkinliklerde zengin bir program var. Yeter ki Korona virüse karşı alınacak tedbirler, çok sıkı olmasın ve katılım çok olsun.

Yeni normal hayat düzeni aşı olmakla mümkündür.

Hoşça kalın!

Kaynak ve mutlaka okunmasını tavsiye ettiğim konuşma dizisi:

1.Bölüm:

Emilia Smechowski ve Özlem Topçu, Unter uns Türken,

ZEIT Magazin No: 31 v. 29.07.2021, sayfa: 12-25

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları