SABRETMEK VE AFFETMEK…

15.01.2022 21:54

Vakit gece yarısı…

Selimiye’nin avlusunda oturup, minarelerin etrafında halka olmuş; büyük bir uyum ve düzen içinde dönen güvercinleri izliyoruz.  Dönüş esnasında çıkardıkları sesler oldukça ilginç...  Dinledikçe kendinizden geçiyorsunuz.  Sanki uzaklardaki bir dergahın penceresinden “Hay…” esması zikrediliyor…

Bir bekçi yanımıza sokularak ne yaptığımızı anlamaya çalıştı. İzlediğimiz manzarayı görünce gülümsedi. Bir şey sormadan uzaklaştı.

Gece serin, gece bahçedeki güllerin rayihası ile süslenmiş… Gece huzurlu…

***

Güvercinleri izlerken onların bitmez tükenmez kanat çırpışlarını, birbirlerini takip edişlerini bir ustanın çırağını yetiştirmesine benzettim. Öğrenmenin ve öğretmenin sırrını düşündüm. Yanlış taşlarla örülen bir duvarı yıktırıp, yeniden ördüren ustanın celalini; buna rağmen susmasında ve yanlışı düzelttirme çabasını, o celali söndürmek için hatasını anlayıp yeniden ören çırağın kan-ter içindeki sabrını; ustasına beğendirdiği zaman duyduğu gönül hazzını hayal etmeye çalıştım.

Dokunduğumuz her taş, üzerinde yürüdüğümüz Arnavut kaldırımlı her yol, kim bilir ne hataların düzeltilmesi, ne terlerin dökülmesi, ne ince hesapların yapılması ile oluşmuştu. Kim bilir kaç acemi,  çırak olana kadar geçirdiği sürede ne zorluklar çekmiş, ne eziyetlere katlanmıştır?

Zannetmeyin ki,  sadece acemiler hata yapar. Taşa hayat veren çırakların da, ustalarında hataları vardır.  Hata insana mahsustur. Onu düzeltmek te hatayı yapanın görevidir. Hata yapanın hatasını bir başkası düzeltmemeli, hatayı yapanın düzeltmesi istenilmelidir. Böylece acemi kendi hatasının nelere mal olduğunu gördüğü gibi, öğrenme sürecini de tamamlar.

Avrupa ülkelerini gezerken, bütün ibadethanelerde, bir Sinan kadar olmasa da, nakış gibi işlenmiş taşların oluşturduğu eserleri görürsünüz. Bunlar güzelliklerini, taş ustasının sabrına, ilmine borçludur.  Meersen’de gördüğümüz vitrayları ile hayran kaldığımız Avrupa’nın ilk kilisesinin görevlisine kaç yaşında olduğunu sormuştum. Mimarının kim olduğunu, ustasını, en son ne zaman onarıldığını merak ettiğimde bana tatmin edici cevaplar verememişti. Lafı dolandırıp, kaç kişilik olduğu ve hangi saatlerde açık faaliyet gösterdiğini, hangi dini gurubun ibadet ettiğini, ne gibi sosyal faaliyetlerin yapıldığını anlatmaya çalışmıştı.

Oysa, her dönemde bu yapılar Yaratıcıya hizmet etmek ve onun varlığını, birliğini tasdik etmek için inşa edilmiş; dil, din, ırk ve cins ayrımı yapılmaksızın insanlığı günahlardan uzak tutmak düşüncesi ile inşa edilmiş, güzelleştirilmiş yerler olarak ün yapmıştır.

Zaman içerisinde insanlar sadece yaratıcıdan uzaklaşmakla kalmamış, cami ve ibadethaneleri içine girilip dini tören yapılan yerler haline getirmişler, asıl yapılış amaçlarını unutmuşlardır. İçindeki cemaatin kalitesi ise, Yaratıcıdan ne beklentileri ile sınırlı kalmıştır. Neyse ki Selimiye; yapıldığından bu yana Edirne’nin bir ziyaretgah merkezi, bir sanat ve sabır şaheseri olarak kentin sosyal dokusundan hiç kopmadan yaşamayı, halkla bütünleşmeyi başarmış ender yerlerden biri olmuştur.

Burada duyduğum hisler, gezip dolaştığım diğer mabetlerden her zaman farklı olmuştur.

***

Hangi dinden olursanız olun, hangi dille ibadet ederseniz edin, bu yerlerin Yaradana ithaf edilen toplanma alanları olduğunu unutmamalıyız. Sabrın, affedilmenin, hoş görmenin, sevmenin ve sevilmenin kapısı olarak insan yüreğine açılmış, zihnine kazınmış yerler olarak görev yaparlar.   Her ne kadar her din ’de insanoğlunun birbirini sevmesi ve yardımlaşması önerilmiş olsa da, yer yüzünden din ve mezhep savaşları hiç eksik olmamıştır. Zaman; hangi modern düşünceyi getirirse getirsin, insanın içindeki mağaraları doldurmak, bazılarının o mağaralarda kaybolmasını önleyemiyor. Dünya yolculuğunu keşfetmenin tek yolu, hata yapmaktan korkmadan yaşamak, hatadan dönmek, içinizdeki mağaraları teker, teker keşfetmek, zararlı olanların kapısını kapatmaktan geçiyor. Size gösterilmeyen hoş görüyü eğer siz başkalarından esirgerseniz o mağaralar hep açık kalacak ve siz o mağaralarda yaratıcıyı aramakla zamanınızı boşa harcayacaksınız.

İnsanoğlu için en büyük mahkeme kendi vicdanıdır. Eğer orada bir mahkûmiyet alıyorsanız bunun diyetini o mağaralarda ödemeniz lazım. Eğer başkaları sizi mahkûm ettiği halde siz vicdanınızda kendinizi aklıyorsanız bundan ötürü sevinç duymalı, o mağaralarda aydınlanmalısınız.  İnsanın gerçek yolu elde ettiği şahsi gücünde değildir. Aklında, bilimin ışığında ve  yüreğinin güzelliğinde gizlidir.

Dünyada ki yargı sistemleri insan vicdanına erişemediği ve salt gerçekleri göremediği için sürekli hata yapmaya mahkûmdur.

***

Eğer iyi bir çırak olmak istiyorsanız sabır ekmeğiniz, güç ise sermayeniz olmalıdır. Koca Sinan’ın ilerlemiş yaşına rağmen padişah kızına duyduğu aşk; onun için şehevi bir duygu değil, güzellik karşısındaki teslimiyeti ve acizliğidir.  Dünya; aşık olduğu güzellikleri eserlerine yansıtan, o güzelliğe ulaşamasa bile, bunu bir şekilde eserlerinde canlı tutan sanatçılarla doludur. İlham denilen şey sadece gönüle dolan bir düşünce değildir. Etten ve kemikten oluşmuş, damarlarında kan dolaşan, gözü olup gören, duygularında dans eden, toprağın ve çiçeğin kokusunu hisseden, ağacın meyvesinde Yaratanı fark eden insanlar için anlam taşır. Bu onların varlık nedenidir.

Gördüğünüz her şeye, Yaratılan her insana sadece eleştirel gözle bakmayın. Onun sabrını veya ona sabredenleri düşünün. Hatalarını affetmeyi bilenleri ve kendi hatalarını fark edenleri, kısacası Yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görenleri anlamaya çalışın. düşünün.

“Koca Selimiye’nin minareleri arasında zikir halkası oluşturmuş dönen kuşlar gibidir insan…                                 

Kimi farkında, kimi farkında olmadan dönerde döner…

Oysa koca bir mabettir Dünya,

Hem içinde, hem dışında dönerde-döner…”

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları