NEREDEN NEREYE

03.09.2021 21:19

Bu nereden nereye sözünü her duyuşumda, pek çok konuda neredeyken, nereye geldiğimizi düşünmeden edemiyorum… Yanı sıra da ne değişti, neden değişti, niye böyle olduğunu anlamakta zorlandığım ama yine de pek çok yanıt bulabildiğim, pek çok şey geliyor aklıma…

Bugün de bu geldi…

İlkokulda, yaz tatillerinde camiye Kuran kursuna giderdim...

Camiye girince örterdik başımızı, kız, erkek karışık otururduk... Hoca, ne başı açık girmeyin derdi, ne de kız, erkek yan yana oturmayın...

Yüzümüze bile bakmazdı doğru dürüst. Daha ziyade de kızlara pek bakmamaya çalışırdı. Bir gün neden öyle yaptığını sormuştum babama, iyi tanıyordu çünkü kendisini, "Sanırım, rahatsız olmayın, yanlış anlaşılmasın" diye demişti.

Bize sadece Kuran da öğretmezdi. Adab-ı muaşeret, sosyal yaşamdaki davranışlar, insan ilişkilerindeki saygı, hoş görü, yardımlaşma, kişisel ve çevre temizliği gibi konularda sıkı sıkı tembihlerde bulunurdu. Hatta hiç unutamadıklarımdandır ki annem de aynı şeyleri söylerdi. " Sokakta bir şey yemeyin, alamayanlar, yiyemeyenler de vardır, canları çeker. Kimsenin göremeyeceği bir yerdeyseniz, yanınızda arkadaşınız da varsa, durumunuz da müsaitse, aynısından ona da alın. Alamayacaksanız da, yediğinizi onunla paylaşın. Kız, erkek fark etmez, sokakta sakız çiğnemeyin, hoş değil ama illa çiğneyecekseniz de, ağzınızı açmadan, pek belli etmemeye çalışarak çiğneyin. Kâğıdını da, sakın sokağa atmayın. Cebinize koyun, evde çöpe atın. Her iki cebinizde de birer mendil olsun, biri burnunuzu, diğeri el ve ağzını silmek için kullanın. Kendinizi kimseden büyük görmeyin, böbürlenmeyin, kimseyi küçümsemeyin, aşağılamayın, kimseyle, hele de kusurları nedeniyle alay etmeyin, yüzüne vurmayın… Yardıma ihtiyacı olan bir arkadaşınız varsa, sizin de imkânınız varsa, onu incitmeden, onurunu zedelemeden, hissettirmeden yardımcı olun ama bunu da kimseye söylemeyin. Arkadaşlarınızın dedikodusunu yapmayın, sırlarını başkalarıyla paylaşmayın. Hiçbir konuda güvenini sarsmayın…

Ve daha nice güzel öneri…

Allah ve cehennemle de korkutmazdı bizi. “Her ne olursa olsun, sakın yalan söylemeyin, kimseyi kandırmayın, kimsenin bir şeyine izinsiz el sürmeyin, hele de çalmayın. Bunlar Allah’ın yasakladığı şeylerdir. Bu dediklerini dikkate alıp uygularsanız, memnun olur ve sizi daha çok sever” derdi.

Şimdilik size namaz farz değil, lakin farz olduğunda, birden bire zor gelmemesi ve şimdiden alışmanız için, zaman buldukça kılabildiğiniz kadarını kılmaya çalışın. Oruç da farz değil ama sizler biliyorum özeniyorsunuz, hele de sahura kalkmaya, o nedenle çok istiyorsanız, hem de alışmak adına, yarım gün orucu tutun. Sahura kalkın, karnınızı güzelce doyurun, öğlene kadar hiçbir şey yiyip içmeyin. Öğlen güzelce yemeğinizi yiyin, iftara kadar yine hiçbir şey yiyip içmeyin. Zaten dinimizde zorlama, zorla ibadet de yoktur ama buna rağmen yapmaya çalışılırsa da, yine Allahın çok hoşuna gider. Allah’ın dediklerini yapmaya gayret ederseniz, Allah da sizi ödüllendirir. Cennetine alır, orada en güzel yiyecekleri, giyecekleri ikram eder size” derdi.

Cehennemle de korkutmazdı aman aman. “Allah tüm dinleri, güzel ahlakı tesis etmek için göndermiştir. Tekrar tekrar ve daha detaylı göndermesi ise, ahlakın daha sonra bozulması nedeniyle, yeniden hatırlatmak içindir. En son gelen bizim dinimiz, bir daha başka din göndermeyecek, o nedenle istediği gibi güzel ahlaklı olmaya çalışın, zaten en önemlisi de güzel ahlaklı olmak. Hepiniz aynı güzel ahlaka sahip olursanız da, Cennette aileniz ve arkadaşlarınızla birlikte olursunuz. Ama Güzel ahlaklı olmazsanız, Allah’ın yapmayın dediklerini yaparsanız da, sizi cezalandırmak için bir süre cehennemine hapsederek yakar. Ailenizden, arkadaşlarınızdan uzak kalırsınız ve çok acı çekersiniz. Hiçbiriniz cehenneme gitmeyi istemezsiniz değil mi? Ben de istemem gitmenizi, kıyamam sizlere” derdi.

Büyüklerden kendisini sevmeyenler, kızanlar, eleştirenler de vardı. Sanırım klasik cami hocalarına benzemediğindendi. Biz öğrencileri ise, çok severdik. Çünkü bağırmazdı bize, azarlamazdı, kızmazdı, yumuşak ses tonuyla sakin sakin, yavaş yavaş konuşurdu, yüzü de hep güleç… Suratının asık olduğunu hiç hatırlamıyorum… Hele de öyle dayak vb asla…

Bazen de bize ikramda bulunurdu… Bu kimi simit olur, kimi elma ya da horoz şekeri olurdu, kimi de gazoz…

Belki çoğumuz Kuran okumayı, hatta ezberlediğimiz duaların çoğunu unuttuk ama eminim ki pek çoğumuz, bu önerileri unutmamışızdır. Ben hiçbirini unutmadım, belki de aynı tembihleri evde de duyduğumdan ama malumunuz, çocuklar için anne babalardan ziyade öğretmenlerin öğrettikleri, tembihledikleridir akılda kalan ve hayata geçirilip hiç unutulmayan…

Çok severdik kendisini, şimdiki yaşımla bakışımda, yaşını pek net tahmin edemesem de gençti. 35-40 yaşında belki ama o bizim babamız gibiydi, öylesine sevecen, öylesine şefkatli…  Babamız gibi sever sayardık kendisini, o da bizleri çocukları gibi ama uzaktan uzağa ve de hiçbir şekilde dokunmazdı bile bizlere… Hiç unutmam, bir gün bir arkadaşımız rahatsızlanmıştı. Hemen kucağına aldı, komşusu olan çocuklardan birine, “Koş evine haber ver” dedi. Diğer birkaç arkadaşa da, “Sizler de benimle gelin” diyerek çıktı camiden. Çıkarken de, kalanlara, sizler de evinize gidin demişti.

Şimdi sıklıkla bu nevi kurslarda olan akıl almaz, iğrenç ve insanlık dışı olayları duydukça, hep gittiğim kurs ve özellikle de, hocamız geliyor aklıma. Sağsa bile, çok yaşlanmış olmalı, Allah selâmet ve sağlıklı ömür versin; vefat etmişse de, nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun…

Şayet sağsa, bu olayları duydukça, kim bilir o da nasıl üzülüyor, meslektaşları adına nasıl utanıyor, kızıyor ve nereden nereye diye sormadan edemiyordur benim gibi.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları