KÖYLER VE “LEVANTER” DÜŞÜNCELER…

20.10.2021 00:25

“Köyler şöyle güzel, köyler böyle güzel” diyerek şehirlerde artan nüfusu; yokluğun ve yoksulluğun kol gezdiği, zamanında gerekli tedbirlerin alınmadığı eski köylere, yeni mahallelere özendirmek niyedir?

“Her tarlaya lazım” diyerek önceleri zenginlik göstergesi yapılan, çoğunlukla da binek aracı olarak kullanılan traktörlerin de modası geçti. Üretimin azaldığı, borçların çoğaldığı üreticiler; tarlalarını kendi kaderine terk edip şehirlere göçtüler. Okulları kapatılmış, toprak binaları yıkılmış, zorla göçe zorlanmış yerleşimler bile artık cazip değil.  Yakılan ve yok edilen köyleri, şehirde ki yaşama tercih eden yok.  Köy kültürü yok olmuş insanımızı geriye döndürmek mümkün değil.

Her şey ekonomiye endeksli olduğu için eski köylü yeni şehirli vatandaşlarımız bir tercih yapmak zorunda kalıyorlar. Genellikle de topraklarını ucuza satıp şehirde en alt basamaktan başladıkları yaşamı ve zorlukları tercih ediyorlar.

Pek çok köy de giderek boşalıyor…

***

Günümüz köy hayranları için “Levanter” sözcüğünü biraz açalım. Bir zamanlar; varlıklı azınlıklar büyük şehirlerin yakınlarında koruları, ormanları ve deniz kenarlarını satın alıp oralarda gösterişli köy evleri yaptırmışlar. Bunların günümüze intikal eden en canlı örneklerini İzmir’de; Buca ve Şirinyerde, İstanbul’da boğaz manzarası ile ünlü Kalender sırtlarında, Marmara adaları Heybeli, Kınalı, Büyükada gibi yerlerde, Edirne’de ise Kale içi sokakta görebilirsiniz. Edirne’de büyük bahçelerine önce gecekondu, daha sonra apartmanlar dikilmiş olduğundan, sıkışıp kalmışlar. Ancak binaları incelediğinizde hangi manzaraya sahip olduğunu, mimari güzelliğini fark edebiliyorsunuz.

Türk insanı ise, para kazandıkça veya uzun vadeli banka kredisi buldukça,  deniz kenarlarında tatil köyü olarak adlandırılan hiçbir sosyal yaşamı olmayan, yılda bir ay gidip konaklayacağı kutu gibi evleri; “yazlık” adı altında satın almışlar.  Çoğu çıktığı köy kabuğunu unutuvermiş. Düşünüyorum da, oralara harcanan paralar ile kim bilir kaç tane köy evi ihya olur, kaç tane köy kalkınırdı?

Lüks ve hava atma merakımız bizi kendi köylerimizden, doğal beslenme alanlarımızdan uzaklaştırmış. Gezen tavuk yumurtasına ve taze süte muhtaç etmiş… Hoş, bizden sonraki nesil her şeyi hazır bulduğu için köy yaşamını bilmediği için özlemiyor.

***

Toprağına rahmet yağmadığı için sarnıçlarda biriktirdiği  kurtlu sarı suyu süzüp içmeyenler, bahçesindeki tek elma ağacının vereceği meyveleri beklemeyenler, bir kısmını kurutulmuş, bir kısmını misafirlere ya da çocuklarına yedirmek için saklayanların mutluluğunu bilmezler.

Bütün kış yiyeceği un çuvalını, rutubet almasın diye tahta döşeğinin üstünde saklayıp, toprak zemine serdiği hasırda yatmamış, okula gidip gelirken,  mandaların çektiği arabanın tekerlek izlerinin yağmur ve çamurla dolu köy yollarında yürümemiş olanlar, evden getirdiği tezek ile soba yakmayanlar, karda yağmurda üstünü başını ocak başında kurutmayanlar, yoerganın altında güneş çıksa da ısınsak diye soğuk gecelerde bekleyenler bazı gerçekleri bilmezler.

***

Eğer bir köy geçmişiniz yoksa, insanların neden kalın giysiler giydiğini, yüzlerinin  ve nasırlı ellerinin neden çatlamış toprak gibi; tırnaklarının çapa gibi olduğunu, bellerinin niçin ağrıdığını, kamburlarının nasıl oluştuğunu da anlayamazlar.

Köy evleri neden birbirinden uzağa yapılmıştır bilmezsiniz. Evleri uzak ama yürekleri birbirine yakın insanları tanımamışsanız söyleyecek sözünüz yok demektir.

Bütün bunları anlamak için geçmişe dönüp; Mahmut MAKAL, Fakir BAYKURT, Yaşar KEMAL gibi köy yaşamını dillendiren bir çok kalemin romanlarını, şiirlerini, öykülerini okumazsanız; “Memleket hikayelerini” öğrenemezsiniz.

Köy enstitülerinin niçin açıldığı gerçeğini kavramak; neden kapatıldığını da anlamalısınız.

Okulsuz, Bayraksız, Karakolsuz, Tezek kokusuz köy olurmu?

Olur elbette… Filmlerde, öykülerde olur.  Bacası tüten, sardunyalarla bezenmiş, pencerelerinden güneşin yansıdığı, kapısında sizi ağırlamayı bekleyen Alp amcanın bulunduğu Avrupai köy hikayelerini Heidi’nin çizgi yapıtlarda izlersiniz… Onlar; bu topraklarda üç ay yolu kapanan, kar altında yaşayan bizim köylerimize ve köylülerimize benzemez…

Anadolu insanı açlıkla, yoksullukla yıllarca mücadele etmiştir. Osmanlı döneminde Anadolu hep Saraya hizmet etmiş, etini, sütünü, yağını, yoğurdunu, tahılını, üzümünü, pekmezini yok pahasına payitahta satmıştır.

Bugünde durum pek farklı değildir. Onların emeğinin hakkını koruyan kooperatif dışında bir sosyal örgütü yoktur.  Elindeki toprakları, köyün ortak mallarını, meraları, başıboş arazileri “Sizi mahalle yaptık, belediye hizmeti gelecek” diyerek kandıranların gerçek yüzleri ortaya çıkmıştır.

Taşımalı sistem ile çocuklarını il ve ilçelere, bazen de ölüme kaptıran; mahalle yaparak köylerde var olan ince düşünce ve misafirperverliği  kaybettiren, okulu olmadığı halde Bayrak asmayı ve İstiklal Marşını unutan, resmi görevliler geldiği zaman kapısını sürgüleyen yerlerimiz var.

Avrupa ülkelerinde dağda nerede bir ev görseniz kapısında bir bayrak direği vardır. Yaz kış o bayrak dalgalanır. Sanırsınız Resmi daire… Bizde bayram gelir geçer, kimse farkına varmaz…

İşte bizim köylerimiz…

Bırakın bu Levanten öykülerini… Gerçekler “Ekonomiktir”…

 

 

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları