LVM Fikret Odağ

HUDEYBİYE ANTLAŞMASI VE MEDİNE SİTE DEVLETİNİN TESCİLİ (IV)

21.02.2021 12:50

-Her zaman ibret alınması gereken yaşanmışlıklar- Elçi Hudeybiye’nin fetih olduğunu söylese de bu insanları tatmin etmedi. “Bu nasıl fetihtir ki, bizler eli…

-Her zaman ibret alınması gereken yaşanmışlıklar-

Elçi Hudeybiye’nin fetih olduğunu söylese de bu insanları tatmin etmedi. “Bu nasıl fetihtir ki, bizler eli boş olarak Medine’ye dönüyoruz” diye homurdanmalar başladı. Bu antlaşmanın bir fetih olduğunu bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Kendi aralarında konuşmaya devam ediyorlardı, hazmedememişlerdi bu antlaşmayı.

Hudeybiye’den Ayrılış

Bütün sıkıntılara rağmen, Elçi yapılması gerekeni yaptı. Mekkelilerle antlaşma sağlandı. Medine Site Devletinin devlet olarak varlığı tanındı, arkadaşlarıyla arasındaki buzlar da kısmen çözüldü. Artık Medine’ye dönme zamanıdır. Medine’ye varılmalı ve Medinelilerin oylarıyla devlet kurulmalı ve sonra da bütün dünyaya Medine Site Devletinin kurulduğu resmen ilan edilmelidir. Daha yapılacak çok iş vardır.

Elçi ve arkadaşları Medine’ye dönmek üzere Hudeybiye’den ayrıldılar. Kâbe’yi ziyaret edemeyip döndüklerinden dolayı başta Elçi olmak üzere herkes çok üzgündü. Medine’ye dönüyorlardı dönmesine de başlar öndeydi, ayaklarını sürüyerek gidiyorlardı. Kimisi ağlıyor, kimisi de yakınlarına kavuşamamanın yasını tutuyordu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Yolda yürümekle yürümemek arasında tereddüdü olanlar bile vardı… Sesli olarak telaffuz etmeseler de herkes Elçi’ye kızıyordu.      ”Ne diye böyle bir antlaşmanın altına imza attı ki, biz şimdi Medine’ye hangi yüzle gireceğiz. Yahudiler bizimle dalga geçecektir, bu durumda onlara ne diyeceğiz?” şeklinde devam edip giden sorular bitmek bilmiyordu… Göz yaşlarını göstermemek için gizli gizli ağlayanlar bile vardı. Göz yaşlarını kefiyelerinin uçları ile siliyorlardı. Elçi’ye kızgın da olsalar, yine de O’nun üzülmesini istemiyorlardı besbelli…

Mekke ile Medine arasında bulunan Kürâü’l-Gamîm mevkiine ulaşıldığında burada mola verildi. Yorgun düşmüşlerdi. Moralleri de sıfırdı. Herkes sere serpe uzanıverdi ağaçların altına. Elçi de anlıyordu arkadaşlarını, anlıyordu ve üzülüyordu… Ama üzüntüsünü belli etmemeye çalışıyordu…O bilerek ve isteyerek sırf arkadaşları üzülsün diye yapmamıştı bu antlaşmayı.  Onların geleceği için yapmıştı.

İşte tam bu sırada ümitlerin tükendiği, her şeyin bittiğinin düşünüldüğü bir sırada, Müslümanların yakında büyük fetihlere kavuşacaklarını müjdeleyen Fetih Sûresi nâzil olmaz mı! “Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık.”( Fetih Sûresi, 1)

Elçi ayeti alır almaz kalktı ayağa ve bir solukta okuyuverdi arkadaşlarına, bu bir müjdeydi, Mekke’nin fetih yolu açılmıştı, Hudeybiye’de ilk adım atılmıştı. Herkes birdenbire yerinden fırladı. Kimisi dans ediyor, kimisi birbirine sarılıyor, kimisi kefiyesini havaya atıyor kimisi şarkı söylüyordu. Fetih kutlaması yapılıyordu. Ortalık toz duman oldu. Biraz önceki o hüzünlü hava birdenbire yerini şarkılara, danslara bırakıverdi. Sanki uçuyorlardı sevinçten… Bir tarafta secdeye kapananlar öbür tarafta ellerini havaya kaldırıp şükür duası yapanlar… Bazıları da Elçi’ye sarılmış sanki ondan helallik diliyorlardı… Bayram yerine dönmüştü Kürâü’l-Gamîm.

Elçi’nin rüyası tasdik edildi 

Hudeybiye yolculuğuna çıkmadan önce Elçi rüya görmüştü. Fetih suresi o rüyayı tasdik ediyordu: “And olsun ki Allah, Resul’ünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etti. İnşallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Harâma gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir; onun için, Mekke’nin fethinden önce size yakın bir fetih daha ihsân etti.” (Fetih Sûresi, 27)

Ömer, Hudeybiye’den dönüşteki, halet-i ruhiyesini ve Fetih Sûresi’nin nazil oluşunu şöyle anlatıyordu: “Hudeybiye’den dönerken, Resûlullah’ın yanında yürüyordum. O’na bir şey sordum. Bana cevap vermedi. Tekrar sordum. Yine cevap vermedi. Üçüncü kere sordum. Yine cevap vermeyince kendi kendime: ‘Ey Hattab’ın oğlu! Annen seni kaybetsin de, yok olasın! Bak, Resûlullah’a üç kerre sordun durdun da Resûlullah sorularına cevap bile vermedi. Sen aleyhinde âyet inmesini çoktan hakettin!’ dedim. Aleyhimde âyetin inmesinden korkarak devemi mahmuzlayıp en öne geçtim. Sanki her şey beni tutmuş sıkıyordu.

Aradan çok geçmemişti ki; bir münadinin, ‘Ey Ömer bin Hattab!’ diyerek bana seslendiğini duydum. Kendi kendime “işte dedim, korktuğum başıma geldi, ben ne yapacağım şimdi. Kalbime öylesine bir korku çökmüştü ki, o an yerin dibine geçmeyi istedim. Hemen döndüm ve Resûlullah’ın huzuruna vardım, korkudan titriyordum, utancımdan Elçi’nin yüzüne bakamıyordum, selâm verdim. Selâmıma karşılık verdi. Bir ara kafamı kaldırdım ve yüzüne baktım göz ucuyla, oldukça sevinçli idi:

“Ey Hattab’ın oğlu! Bana bir sûre indi ki o bana, üstünde güneş doğan her şeyden daha sevgilidir” buyurdu. “Kalbimin ritmi artmaya başladı. Gözlerimi aşağıya indirdim ve kapattım. Sonra, başıma gelecekleri beklemeye başladım: “Biz, gerçekten, sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık…”                 (Müsned, 1:31; Tirmizî, 5:385) ayetini okudu. Ayet benimle ilgili değildi. Yüreğime bir su serpildi. Sonra eliyle omuzuma dokundu. “Rahatla ey Hattab’ın oğlu rahatla. Hudeybiye antlaşması bir fetihtir ve daha büyük bir fethin kapısına giden yolu açmıştır.”

Fetih Sûresi’nin nazil olduğunu duyan sâir Müslümanlar da oldukça korkuya kapılmışlardı. İnen vahyin Hudeybiye’de Elçiye karşı aldıkları negatif tavırla alakalı olduğunu sanmışlardı. Mücemmi’ bin Câriye, o ânı şöyle anlatır: “Elçinin vahiy aldığı haberi herkese ulaşınca, ahali, korkularından develerinin yanına dağılmışlardı. Develeri kendilerine siper ederek bakıyorlardı Elçiye. Herkes birbirine Rasûlullah’a vahiy gelmiş, ne yapacağız şimdi, O’nun yüzüne nasıl bakacağız sorusunu soruyordu. Resûlullah dağılan ahaliyi yanına çağırdı, başımız yerde, ellerimiz önümüze bağlı olarak çekine çekine huzura vardık. Resûlullah dimdik ayakta duruyordu. Halk etrafında toplanınca, besmeleyi çekti ve yüksek sesle, “İnna fetehna leke fethan mübînâ…” ayetini okudu. Fetih Sûresi’nin ilk ayetiydi bu okuduğu. Yeni inen ayet.

-“O sırada, Sahabîlerden birisi, ‘Yâ Resûlallah! Bu ayet neyin fethinden bahsediyor?’ diye sordu.
-“Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki Hudeybiye antlaşması, bir fetihtir, başka fetihlerin kapısını aralayan bir fetihtir, anlıyor musunuz, evet Hudeybiye büyük bir fetihtir!”( Tabakât, 2:105)

Elçi Hudeybiye’nin fetih olduğunu söylese de bu insanları tatmin etmedi. “Bu nasıl fetihtir ki, bizler eli boş olarak Medine’ye dönüyoruz” diye yine homurdanmalar başladı. Bu antlaşmanın bir fetih olduğunu bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. İstediği kader ayet insin, onlar Mekke’ye varamadılar ya, ayetlerin inmesi neyi değiştirecek, kendi aralarında konuşmaya devam ediyorlardı, homurtular dalga dalga yayılıyordu ahali arasında. “Beytullah’ı tavaftan alıkonulmuşuz, kurbanlıklarımızı Harem’de kesememişiz, ayet inmiş. Bunlar da yetmiyormuş gibi, Müslüman olarak bize gelip sığınanları da geri çevirmişiz. Bu nasıl ve ne biçim bir fetihtir böyle …?” Bu homurtular Elçi’nin gözünün önünde oluyordu.

Elçi sinirlenmişti, öfkelenmişti, bu konuşmalar yakışmazdı Hudeybiye Fatihlerine, delilendi, celallendi ve “Bunlar, ne kötü sözlerdir, niçin inanmak istemiyorsunuz? Tekrar söylüyorum ki; evet Hudeybiye Antlaşması bir fetihtir, sizler ne anlamaz insanlarsınız.” Elçi’nin bu kızgınlığı ve kararlılığı herkesi şaşkına çevirmişti. Herkes şaşırmıştı, birbirlerine bakıyorlardı, ne oldu Elçi’ye böyle der gibi bakıyorlardı. Görmemişlerdi o sıkıntılı günlerde bile Elçi’nin bu kadar delilendiğini. Neredeyse zıvanadan çıkmıştı. Kefiyesini omuzunun üzerinden arkasına doğru attı, fistanının eteğini şöyle bir çekiştirdi. Sağa sola bir iki adım attı ve sonunda ahaliyi cepheden gören yerin tam ortasında durdu. Orada duran taşın üstüne çıktı ve:

“Ey benim sevgili arkadaşlarım, iyi günde de kötü günde de yanımdan ayrılmayan dava arkadaşlarım.

Tekrar ediyorum. Evet Hudeybiye Barış Antlaşması en büyük fetihtir. Evet en büyük fetihtir. Fetihlerin en büyüğüdür. Niçin bana inanmazsınız.  Niçin bana güvenmezsiniz. Bu antlaşmaya göre, Müşrikler, sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuştur, oralara gidip gelirken de emniyet içinde bulunmanız için garanti vermişlerdir. Onlar şimdiye kadar hoşlanmadıkları İslam’ı, böylece sizlerden öğrenme şansını elde edecekler, sizden öğreneceklerdir. Allah, sizi, onlara galip getirecek, gittiğiniz yerden sağ salim ve kazançlı olarak geri döndürecektir! Bu, fetihlerin en büyüğü değil de nedir. Biz bunun için uğraşmıyor muyduk, Mekke’den çıkışımızın sebebi bu değil miydi?” (İnsanü’l-Uyûn, 2:715)

Ortalığa bir sessizlik hâkim oldu. Çıt çıkmıyordu. Sadece bir hışıltı vardı, hafif bir rüzgâr esiyor ve çöl kumlarını hafiften hafiften savuruyordu.  Elçi ahaliyi gözleriyle teftiş ediyordu. Konuşması ne kadar tesirli olmuştu onu kontrol ediyordu. Bu duygusal, duygusal olduğu kadar da kararlılık ifade eden konuşmadan sonra ahalinin gönlüne bir ferahlık gelmişti, derin bir nefes alarak ciğerlerini oksijenle doldurdular, birbirlerine bakıştılar ve Allahü Ekber nidaları semalarda çınlamaya başladı. Hemen elçiye koştular. “Ya Resulallah, biz yanlış yaptık, anlayamadık Seni, vallahi bizler, bunu Senin düşündüğün gibi düşünmemiştik! Muhakkak ki Sen, Allah’ın emirlerini bizden daha iyi bilirsin, hakkını helal edesin, hakkını helal edesin.” (İnsanü’l-Uyûn, 2:715)

Elçi mutluydu. Allah’a şükrediyordu. Bir fitne çıkmadan sorun çözülmüştü. Arkadaşları yatıştıktan sonra, doğru Ümmü Seleme’ye gitti. Onun dizinin dibine oturdu. Kendisine teşekkür etti. Ümmü Seleme de mutluydu. Sahabiler yekvücut olmuşlardı, yüzler gülüyordu. Uzunca bir moladan sonra yola revan oldular. Bir ay süren bu zorlu yolculuktan sonra Elçi, Zilhicce ayının başında yol arkadaşlarıyla birlikte Medine’ye ulaştı. Mutluydular, sevinçliydiler. Olması gereken olmuştu. Olacak olan da olacaktı. (Sîre, 3:337; Tabakât, 1:258) 

Sonuç 

1-Kendilerini Kâbe’yi ziyarete ve tavafa hazırlamış olan Sahabiler, antlaşma maddelerinin dış görünüşüne bakıp, aleyhlerinde olduğu kanaatine varmışlardı. Fakat zamanla sulhün müspet neticeleri görülmeye başlanınca, Elçi’nin kararında ne kadar haklı olduğunu ve endişelerine mahal bulunmadığını anladılar.

2-Her şeyden evvel, İslâm’ın amansız düşmanı olan Kureyş Müşrikleri bu sulh ile Müslümanların varlığını ve gücünü devlet olarak resmen tanımış oluyorlardı.

3-Ayrıca bu barış antlaşmasının kendisi bir fetihti. Diğer fetihlere yol açan bir fetih. Nitekim bu barıştan, daha doğrusu bu fetihten, kısa bir zaman sonra Hayber’in fethinin ve ondan sonra da Mekke’nin fethinin gerçekleştiğini görüyoruz.

4-Yine bu barış sayesinde, Müslümanlarla müşrikler arasında diyalog zemini oluşmuştur.

5-Bu antlaşmadan sonra bir müddet tarafların kılıçları kınına sokuldu. Kur’an’ın mânevi kılıcı ortaya çıktı, kalpleri ve akılları fethe başladı. Antlaşma sayesinde Müslümanlarla, müşrikler birbirleriyle serbestçe görüşme imkânı buldular. Müslümanların yaşayışlarıyla gösterdikleri İslâm’ın güzellikleri onları kendilerine cezbetti. Kur’an’ın sönmez nurları kavim ve kabilelerin inat ve taassuplarını kırıp, manevi hükmünü icra etti.

Meselâ, bir harp dâhisi olan Hâlid bin Velid ve bir siyaset dâhisi bulunan Amr bin Âs gibi, kılıçla mağlubiyeti kabul etmek istemeyen büyük komutanlar, bu sulh sayesinde Kur’an’ın mânevî kılıcının cazibesinden kendilerini kurtaramayıp, Elçi’nin huzuruna çıkarak teslimiyetlerini arz etmiş, Müslüman olmuşlardır.

6-Aynı şekilde sulhün tanıdığı imkân dolayısıyla Mekke’den Medine’ye, Medine’den Mekke’ye ziyâretler, ticarî münasebetler başladı. Kureyş müşrikleri Müslümanları yakından tanıma fırsatını buldular. Onların doğruluklarına, dürüstlüklerine şahid oldular. Müslümanların nasıl bir hürriyet havası içinde yaşadıklarını yakından takip ettiler. Bu arada Müslümanların telkin ve tavsiyesiyle birçok müşrik îmân dairesine girdi. Kimisi de îmân ve İslâm’a karşı besledikleri düşmanlıklarını yumuşatarak, imâna karşı meyil gösterdi.

7-Hudeybiye Barış Antlaşması’ndan Mekke’nin Fethi’ne kadar geçen iki sene zarfında Müslüman olanların sayısı, Elçi’nin peygamber olarak gönderilişinden barış gününe kadar geçen yaklaşık yirmi seneye yakın zaman içinde Müslüman olanların sayısından, çok daha fazlaydı. Umre maksadıyla yola çıkan Sahabîlerin sayısı bin dört yüz iken, iki sene sonra Mekke’nin fethine gidildiğinde bu sayı on bine ulaşmıştı. Bu da, Hudeybiye Antlaşmasının ne kadar yerinde yapılmış bir antlaşma olduğunu açıkça göstermektedir.

8-Kur’an’ın Hudeybiye Barışı’nı “Feth-i Mübîn”, yani apaçık bir fetih olarak tavsif etmesi de, dikkat çekicidir. Halbuki Müslümanlar, daha evvel de küçümsenmeyecek zaferler elde etmişlerdi. Bedir, Uhud, Hendek… Bunlar büyük savaşlardı. Fakat Kur’an’ın bunları değil de, Hudeybiye Antlaşması’nı “Feth-i Mübîn” olarak nitelendirmesi, İslâmiyet için asıl hakiki zaferin mânevî sahada olduğu gerçeğine işaret içindi. Nitekim İmam Zührî, buna işaretle, “İslâm’da Hudeybiye Antlaşması’ndan önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştır” demiştir.

İbni Mes’ud’un rivâyeti de aynı meâldedir: “Siz fetih olarak Mekke’nin fethini kabul ediyorsunuz. Halbuki biz, asıl fetih olarak Hudeybiye Antlaşması’nı sayıyoruz.”(İbn Kesîr, Tefsir, 4:182)

9-Hudeybiye Barışı aynı zamanda, büyük bir siyasî zaferdi. Çünkü, Hayber Yahudilerini, kuvvetli dostları olan Kureyş müşriklerinden tecrid ediyordu. Hayber Yahudileri için artık Kureyş müşrikleri yok demekti. Dolayısıyla Hayber’in fethi de, bu sayede daha da kolaylaşıyordu. Nitekim, Resûl-i Ekrem, Medine’ye döndükten birkaç hafta sonra Hayber’in fethine muvaffak olmuştu.

10- Bütün bu neticeler görüldükten sonra Hudeybiye Barışı için Kur’an’ın, “Biz sana gerçekten açık bir zafer verdik” haber ve hükmünün ne kadar mucizevi olduğu açıkça anlaşılıyordu. Bu vesileyle şu âyet-i kerimeyi de hatırlatalım:

“Hoşunuza gitmese de, size zor da gelse, cihad üzerinize farz kılındı. Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır. Bazen de sevdiğiniz bir şey sizin için şer olur. Allah her şeyi bilir, siz bilmezsiniz.”(Bakara Sûresi, 216)

 

Devam edecek

#

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Haberler