LVM Fikret Odağ

HUDEYBİYE ANTLAŞMASI VE MEDİNE SİTE DEVLETİNİN TESCİLİ (III)

09.02.2021 23:44

-Her zaman ibret alınması gereken yaşanmışlıklar- Müslümanların sadakat imtihanı Sahabîler, çok arzuladıkları halde, Kâbe-i ziyaret etmekten alıkonmuşlardı. Bu da yetmiyormuş gibi Elçi…

-Her zaman ibret alınması gereken yaşanmışlıklar-

Müslümanların sadakat imtihanı

Sahabîler, çok arzuladıkları halde, Kâbe-i ziyaret etmekten alıkonmuşlardı. Bu da yetmiyormuş gibi Elçi yaptığı antlaşma ile bir takım ağır hükümleri kabul etmiş ve altına da imza atmıştı. Bu durum sahabîlerin zoruna gitti. Antlaşmanın şartlarını çok ağır buldukları için antlaşmayı hazmedemiyorlardı. Durdukları yerde duramayan sahabîler, o çöl sıcağında meydanda volta atıyorlar ve birbirlerine itirazlarını söyleyerek iç dünyalarında rahatlamaya çalışıyorlardı. Bazen de kendi kendilerine konuşuyorlardı. 1400 kişinin homurtusu uğultu şeklinde Elçiy’e kadar ulaşıyordu. Ulaşıyordu ulaşmasına da sadece ulaşıyordu. Elçiye bir şeyler söylemek gerekiyordu. Volta atışlarının sebebi bundandı. Elçi onların rahatsız olduklarını görsün de bir şeyler söylesin istiyorlardı. Aralarından cesaretli birinin çıkıp onların sesi olsa ne kadar güzel olurdu. O da olmuyordu. Herkes Ömer’e bakıyordu. Ömer, mesajı almıştı ve sahabelerin sesi olmak için huzura çıktı. Öfkeliydi ve de heyecanlıydı. Bir anda homurtular kesildi. Herkes pür dikkat Ömer’in ne diyeceğini bekliyordu. Ömer aldı sazı eline ve yüksek perdeden çalmaya başladı:

-“Sen Allah’ın hak peygamberi değil misin?”

-“Evet, ben Allah’ın peygamberiyim.”

-“Biz Müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?”
-“Evet, öyledir, doğru söylüyorsun.”

-“O halde kendini ve dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyorsun?”

-“Ey Hattab’ın oğlu, ben Allah’ın kulu ve Resul’üyüm. Allah’ın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu muahede maddelerini kabul etmekle de Allah’a isyan etmiş değilim. Bu muahede hiçbir zaman beni zarara da uğratmayacaktır.” Aldığı cevap Ömer’i tatmin etmedi. Elçi’nin burnunun dibine iyice sokularak, saygısız bir şekilde;

“Sen bize Medine’de Allah’ın bize yardım edeceğini, gidip Kâbe’yi hep beraber tavaf edeceğimizi va’d etmemiş miydin?”

-“Evet, vaad etmiştim. Ancak, bu yıl gidip tavaf edeceğimizi de söylemiş miydim?” Ömer kekeledi ve vücut dilini de kullanarak, eğildi, büküldü ve dil ucuyla;

-“Hayır bu yıl için dememiştin” diyebildi.

-“O halde tekrar ediyorum. Bir gün sen muhakkak Mekke’ye gidecek ve Kâbe’yi tavaf edeceksin. Biraz sabretmen ve bana güvenmen lazım. Şimdi yıkıl karşımdan ve sükunetini muhafaza et. Fitneye de sebep olma.” Elinin tersiyle emrini tekrar etti,

-“Haydi git şimdi.” Elçi, Ömer’in ses tonunu yükselterek saygısız bir şekilde yaptığı bu anlamsız itirazlarına bir anlam veremiyordu, en zor zamanlarda yanında olması, kendisine destek olması gereken kişilerden biriydi Ömer. Nasıl bu hale gelmişti. Bu itirazlar neyin nesiydi böyle…

Bu cevaplar Ömer’i yine de tatmin etmedi, aksine öfkesini artırdı. İstediği cevabı alamadığı için bir de azar yedi Elçi’den. Olup bitenleri hazmetmesi de oldukça zordu. İç âleminde kabaran duygularını bir türlü teskin edemiyordu. 1400 kişinin huzurunda azarlanmak nefsini kabartmıştı. Ben sana şimdi gösteririm gibi burnundan soluyarak  doğru Ebu Bekir’e gitti. Ebu Bekir orada köşede öylece oturuyor, olup bitenleri filim seyreder gibi seyrediyordu. Aslında sessizliğini koruyarak Sahabelere destek veriyor gibiydi. Oysa o, “ikinin ikincisiydi.” Önüne çömeldi ve;

 

-“Ey Ebû Bekir, bu zât, Allah’ın hak peygamberi değil midir?”

-“Evet, O Allah’ın hak peygamberidir.”

-“Peki biz Müslümanlar hak üzere, düşmanlarımız ise bâtıl üzere değiller midir?”

-“Evet öyledir, bizler hak üzereyiz, düşmanlarımız ise batıl üzeredirler!”

-“O halde, bu Adam’ın dinimizi küçük düşürmesine niçin meydan veriyoruz?”

-“Ey Ömer sözlerine dikkat et, haklı bile olsan edebini muhafaza etmen lazımdır. O, bu Adam dediğin kişi Allah’ın Resul’üdür. Sınırı aşmamak lazımdır. O, bu muahedeyi yapmakla da Rabbine asî olmuş değildir. Allah onun yardımcısıdır. Sen, O’nun emrine itaat edersen isabet etmiş olursun. Böyle yapmakla hem kendini zora sokuyorsun hem de Elçi’yi üzüyorsun. Umarım bu yaptıklarınla fitneye sebep olmazsın!” dedi ve yeter bu kadar der gibi Ömer’e sırtını dönüverdi. Git başımdan der gibiydi. O güne kadar Ömer’e kimse sen dememişti. Ömer Ebu Bekir’i yanına almaya çalışıyordu. Onu ikna etmesi gerekiyordu. Yoksa itibarı yerlerde sürünecekti. Konuşmaya devam etti;

 

-“O, bize Medine’de; ‘Beyt-i Şerif!’e varacağız, tavaf edeceğiz’ demedi mi?

-“Evet, ama o sana, ‘Beytullah’a bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin’ demedi.

-“Evet tam olarak öyle demedi, ama biz o niyetle yola çıkmadık mı? Kâbe’yi ziyaret etmek niyetiyle yola çıkmadık mı?” Ebu Bekir ‘in bu tavrı onu çıldırtıyordu, tekrar önüne geçti ve öne doğru eğilerek, ses tonunu da artırarak, “Öyle değil mi söylesene?”

-“Ey Ömer, sen, muhakkak, yakın bir zamanda Beytullah’a gidecek ve O’nu tavaf edeceksin. Bugün o gün değil. Sabret. O günler de mutlaka gelecek.”

 

Onların bu tartışmasını izleyen Sahabîler yavaş yavaş etraflarında kümelenmeye başlamışlardı. Ebu Bekir, Ömer’den kurtulamıyordu. Başından savamıyordu. Baktı Ömer’e söz geçiremiyor, bu sefer sahabelere çıkıştı, haydi işinize bakın siz, haydi dağılın, tiyatro mu seyrediyorsunuz burada der gibi eliyle bir hareket çekti onlara ve sonra da dua etmeye başladı. O suskundu ama, suskunluğu ne şiş yansın ne kebap kabilinden miydi, yoksa fitneye sebep olmamak için miydi, tam belli değildi. Ömer’e verdiği cevaplardan anlaşıldığına göre kalbiyle Elçi’nin yanında gibi duruyordu. Öyle veya böyle, Müslümanlar Hudeybiye’de çuvallamışlardı. Yapılanlar Peygamber terbiyesinden geçmiş insanların yapacakları şeyler değildi.

 

Elçi, 20 gün süren hararetli tartışmalardan sonra, mutabakata varılan antlaşma şartlarını bir daha gözden geçirdi ve karşılıklı olarak imzalar atıldı. Sonra da arkadaşlarına, Mekkelilerle 10 sene sürecek bir barış anlaşması yaptık, hayırlı olsun dedi. Sahabelerden alkış bekliyordu. Allah-u Ekber, Allah-u Ekber nidaları semalarda dalgalanmalıydı. Oysa Sahabîlerde çıt yok. Ebu Bekir de dahil olmak üzere kimse Elçi’ye icabet etmiyordu. Elçi bozulmuştu. Bu kadarını da beklemiyordu. En azından bazıları O’na destek vermeliydi. Her ne kadar olanlar karşısında şoke olduysa da O Elçiydi, görevini yapmalıydı. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak çok üzgün bir şekilde, titrek bir sesle arkadaşlarına;

-“Artık kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz” diyebildi. Ne var ki arkadaşlarında yine bir hareket görülmedi. Elçi, emrini ikinci kez tekrarlamak zorunda kaldı. Bu sefer ses tonunu biraz yükseltti;

-“Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz.”

 

Sahabîler bu emri de ıskalıyor, duymamış gibi davranıyorlardı. Elçi sinirlenmişti, 20 günden beri o çöl sıcağının altında beyinleri kaynamıştı. Yiyecek içecek bulmakta ne güçlükler çekmişlerdi. Banyo da yapamamışlardı. Terli terli kokuyorlardı. Bir an evvel Medine’ye ulaşmalı ve normal yaşamlarına dönmeliydiler. Bu 20 gün içinde bir taraftan Süheyl öbür taraftan yol arkadaşları Elçi’ye yapmadıklarını bırakmamışlardı. O da insandı. O da etten kemikten yaratılmıştı. Onun da duyguları vardı. Sanki O her teklifi isteyerek mi kabul ediyordu. Ölçüp tartmıyor muydu… Bu ne aymazlıktı böyle.

 

Sesinin tonunu biraz daha yükselterek, emrini üçüncü kez tekrarladı:

-“Ne diyorum ben size, duymuyor musunuz beni eyyyy… Emrediyorum, kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz.” Bu son emrinden sonra bir daha gözünü yakın arkadaşlarına çevirdi. Acaba birisi kalkar da diğerlerine öncülük eder mi diye baktı… Bu nafile bir ümitti. Gözleri yorgun olarak döndü geriye.

 

Ne kadar yüksek sesle söylerse söylesin buyruğunu Elçi, kimse tınlamadı O’nu. Kulaklarını tıkadılar, duymazlıktan geldiler Elçi’yi. Anlaşılan Elçi’ye kafa tutmaya başlamışlardı. Bu sessiz bir isyandı. Elçi protesto ediliyordu arkadaşları tarafından. Elçi şaşkınlık içindeydi. Korkmaya başlamıştı. Bu sessizlik hayra alamet değildi. Son çare olarak, doğru hanımı Ümmü Seleme’nin yanına gitti. Oradaki bir ağacın altında olup bitenleri gözlemliyordu Ümmü seleme. O her konuda Ümmü Seleme ile de istişareler yapardı. O’nun ferasetine güvenirdi…O son derece akıllı, feraset sahibi ve vefalı bir eşti.

 

-“Ey Ümmü Seleme! Söyle bana, bunlar neden böyle yapıyorlar. Ben onların peygamberi değil miyim, nedir bu aymazlık böyle? 20 gün oldu. Sıkıldık buralardan. Geriye dönmemiz gerekiyor. Görüyorsun, onlara, kurbanlıklarınızı kesiniz, başlarınızı tıraş ediniz diye tekrar tekrar söylüyorum. Fakat hiçbiri emrime icabet etmiyor. Söyle bana emrimi yerine getirmeleri için ne yapmam lazım… Bunca yıldır ben bu insanlara bir şey öğretemedim mi, nedir bunların hali böyle.”

 

Elçi bitkindi, oldukça dertliydi, hem de çok dertliydi. Dokunsalar ağlayacak gibiydi. Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. Başını yaslamak istedi Ümmü Seleme’nin göğsüne, Ümmü seleme de eliyle başını yaslamasına destek oldu. Yorgunluğu her halinden belliydi. Ümitsizliğe giden bir yılgınlık vardı üzerinde. Yunus Peygamber gibi, “haydi ulan ne haliniz varsa görün” diye çekip gitmeli miydi yoksa… Ümmü seleme bir taraftan onun başını okşuyor öbür taraftan teselli etmeye çalışıyordu. Derken Ümmü Seleme kararını verdi, imdadına yetişti Elçi’nin;

 

Ümmü Seleme

 

“Ey Allah’ın Elçisi! Sen arkadaşlarının bu işi yapmasını mı istiyorsun?

“Evet”

“O halde şimdi git. Kendi kurbanını kes ve tıraşını ol. Ancak arkadaşlarına hiçbir şey söyleme… Göreceksin onlar senin arkandan tıpış tıpış geleceklerdir.”

 

Bu tavsiye Elçi’ye ilaç gibi gelmişti. Elçi Ümmü Selemenin dizinden başını kaldırdı, Ümmü Seleme’nin gözünün içine baktı, göz göze geldiler ve Ümmü seleme haydi kalk ve dediğimi yap der gibi gözüyle de söylediklerini onayladı.  Elçi birdenbire kalktı yerinden ve hızla söyleneni yapmak için harekete geçti. Hiç kimseyle görüşmeden ve hiç kimseye bir şey söylemeden, kurbanlıklarını kesti. Berberi Huzaâlı Hıraş bin Ümeyye’yi çağırıp tıraşını da oldu. Sonra da gidip Ümmü Sesleme’nin yanına oturdu. Birlikte arkadaşlarını gözlemlemeye başladılar. Arkadaşları şaşkınlık içindeydi, ne yapacaklarını bilmiyorlardı, elleri ayakları dolaşmıştı, önce birbirleriyle bakıştılar, ne yapacaklarının şaşkınlığı içinde, yerlerinden hafiften kıpırdar gibi yaptılar, fistanlarındaki tozu silktiler, birisinden bir hareket beklemeye başladılar. Baktılar Ebu Bekir de kurbanını kesmeye gidiyor, takıldılar onun peşine. Gönülsüz de olsalar birer birer kurbanlıklarını kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladılar. 1400 kişinin kurbanlarını kesmeleri ve tıraş olmaları uzunca bir zaman aldı.  Uzun sürdü sürmesine de artık yüzler gülüyordu.  Mangal yapanlar bile vardı. Birbirlerine ikramda bulunuyorlardı. 20 gün sonra kendilerine ziyafet çekiyorlardı.

Ümmü Seleme ilave eder ve der ki: “Kurbanlıklarını kesmek ve tıraş olmak hususunda sonradan o kadar istekli davrandılar ki, neredeyse birbirlerini ezeceklerdi.”

 

Sahabîlerin, Elçi’ye muhalefet etmelerinin sebebi, sırf protesto etmek için olmasa gerektir. Bu şekildeki bir ifade elbette yanlış olur. Onlar da olanlar karşısında çok üzülmüşlerdi. Altı yıldan beri bekledikleri gün gelmiş, çatmıştı. Mekke’ye bir sigara içimi yaklaşmışken, Mekke’den bu kadar uzak olmayı içlerine sindiremiyorlardı. Kimisinin sevgilisi, kimisinin annesi-babası, kimisinin arkadaşı, kimisinin eşi Mekke’deydi. Yıllardır vatan hasretiyle yanıp tutuşuyorlardı, hasret ateşi bağırlarını dağlıyordu… Üzüntü içindeydiler. Bütün arzuları, istekleri, sevinçleri, hayalleri bir anda yok olmuştu. Bu kadar hevesliyken, şimdi Hudeybiye’den geriye dönmek…Olacak şey miydi…

 

Ümmü Seleme, Elçinin eşidir. O, önde gelen anlı-şanlı sahabeleri, yaptıkları yanlışlıktan geriye döndüren kadındır. Ümmü Seleme böylece Hudeybiye’ye damgasını vurmuştur. Tarihe not düşmüştür. O’nun Hudeybiye’de gösterdiği dirâyet ve fetânet İslâm tarihine altın harflerle yazılmıştır. O ne güzel bir kadın ve ne güzel bir eştir. Sıkıntıları artıran değil, sıkıntıları çözen ve azaltan bir eş. Allah rahmet eylesin.

 

Hz. Ömer’in itiraf ve nedâmeti

 

Ömer, o günkü halet-i ruhiyesini ve sonradan duyduğu nedâmeti şöyle anlatır: “Ben, hiçbir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. Peygambere hiçbir zaman orada davrandığım gibi davranmadım. Eğer o gün, kendi görüşümde bir topluluk bulsaydım, bu barış anlaşması yüzünden hemen bunların içinden ayrılır, onların yanına varırdım. O kadar sinirlenmiştim. Aklım başımdan gitmişti. Bir bakıma gaza da geldim galiba. Çünkü ben de yol arkadaşlarımla aynı düşüncedeydim.

O gün, Elçi’ye karşı sarf etmiş olduğum sözlerimden dolayı hâlâ utanç duyarım, kahrolurum. Elçi’ye yardımcı olacağım yerde, sahabelerin sözcülüğüne soyunmuştum, çok yanlıştı, hem de çok…  Sonradan Elçi’den af diledim dilemesine de, affetmeye çok istekli görünmedi, olur böyle şeyler der gibi, sırtımı sıvazladı geçti. Anladım ki, çok kırılmıştı. Ya ektiğim fitne tohumu yeşerseydi o zaman ne olacaktı. Orada kan gövdeyi götürürdü. Sırf bu utancımdan dolayı oruçlar tuttum, sadakalar verdim, namazlar kıldım ve köleler azâd ettim. Allah’ım beni affet diye gecelerde kalktım dualar ettim.”

Devam edecek

 

#

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Haberler