LVM Fikret Odağ

HAYAT;  EVE DÖNMEKTEN İBARETTİR…

17.02.2021 21:07

Siz hiç Karadeniz’in o dik yamaçlarına tırmandınız mı? Kayaları döven beyaz köpüklü dalgalarını, yaylalara çöken dumanı, ince uzun çam ağaçlarını gördünüz mü?

Siz hiç Karadeniz’in o dik yamaçlarına tırmandınız mı? Kayaları döven beyaz köpüklü dalgalarını, yaylalara çöken dumanı, ince uzun çam ağaçlarını gördünüz mü?

Kırk toprak merdivenden çıkılan bir kayanın üzerine yapılmış, Dağ’a yaslanmış ahşap evlerde uyuyup, sabah biraz üşümüş ancak ortalığı saran taze kaynamış süt ’ün kokusu ile uyandınız mı?

Gece bir ateş başında tulum ve kemençe eşliğinde horon tepen, yayla insanları ile birlikte oldunuz mu?

Mutlaka çay çiçeğinin kokusunu da bilmezsiniz. Aklınızda kalsa-kalsa yöreye ait mısır unu, su, tuz, defneyaprağı kullanılarak saç üzerinde hazırlanan Pileki ekmeğini, yöresel peynirlerden yine mısır unu ile yapılmış mıhlamayı anımsarsınız.  İçine; vanilya, kıyılmış fındık ve süt katılmış, tatlı Laz böreğini de yemelisiniz.  Hamsi buğulamayı, Hamsi köftesini, Karalahana sarmasını, Mısır ekmeğini her yerde yiyemezsiniz.  Yöre otlarından toplanıp yapılanları, turşu ve diğer tatlı çeşitlerini saymıyorum bile…

***

Karadeniz’in o zor koşullarında yaşayan, kurtuluş savaşında evlerini tüfek imalathanesine çeviren, Ankara’ya ve cephelere silah taşıyan, düşman kuvvetlerine göz açtırmayan o  gözü pek insanlar,  akşamları dönecekleri bir evleri olması için her türlü meşakkate göğüs germişler; bir tek dağı ve yaylayı boş bırakmamışlar; kuş konmaz-kervan geçmez yerlere evler yapmışlardır.

Yüzlerce yıldır ev bildikleri topraklarda yaşamak, yöresel örf ve ananelerini korumak, gözünü budaktan esirgememek, Karadeniz’in azgın dalgaları ile güreşerek yiyeceğini kotarmak, dağların yağmuruna-karına aldırmadan yüz yıllardır sürdürdükleri mısırdan, çaya; karalahanadan Fındığa, Elma’ya, Çileğe kadar pek çok meyve ve sebzeye sahip çıkmış, zor doğa şartları ile yaşamak kaderleri olmuştur.

Güney Kafkas dilleri ailesinden olan Lazcayı unutmamışlar, nesilden nesile öğretmişlerdir. Lazca ve Mergelce karşılıklı anlaşılan diller olmasına rağmen,  hiçbir dönemde asimile olmamışlardır.  Doğu kıyılarına sahip çıkmış olan Laz’lar, Karadeniz’in fethinden sonra Müslümanlığı seçmişlerdir.  Özellikle Laz aydınları “etnik milliyetçiliği” tasvip etmemekte ve etno-politik örgütlenmelere sıcak bakmamaktadırlar. Ancak dillerinin yaşatılması konusunda duyarlık gösterdikleri, örf ve ananelerini yaşatmaya çalıştıkları, bunları da ülke mozaiğinde bir  zenginlik olarak görmektedirler. Evrensel değerlere inanan Laz aydınları, yeni savaşlar, iç ve dış göçler, düşmanlıklar, kamplaşmalar ve yeni sınırlar ve sınırlamalar istemiyorlar.  Dillerini özgürce konuşup geliştirmeyi, kendilerini korkusuzca ifade edebilmeyi, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği, çoğulcu, katılımcı bir Türkiye’yi benimsiyorlar.

Okuma yazma oranı oldukça yüksek. Bu nedenle de Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte devletin pek çok kademelerinde görev aldıklarını hatırlatalım.

Kendileri ile ilgili anlatılan fıkralardan hiç te şikâyetçi değiller. Aksine, girdikleri topluluklarda bunları ballandıra-ballandıra anlatmaktan çekinmiyorlar.

Rahatsız oldukları tek şey, kendilerinin; kökleri Gürcistan ve Rusya’da kalan Merkellerle karıştırılmaları. Tabii, bir de Pontus Rumlarının devamı gibi gösterilmeye çalışılması onları rahatsız ediyor.  Bu nedenle Karadeniz bölgesi nüfus hareketlerini ve tarihini iyi bilmek gerekiyor.  Oysa Atatürk’ün adı geçtiği zaman nasıl duygulandıklarını, vatana ve bayrağa nasıl saygı gösterdiklerini görmek lazım.

***

Benim çocukluğum Zonguldak’ta geçti.

Çernobil’den sonra görülen kanser vakalarında en fazla zayiat verenlerin Karadeniz kıyılarında yaşayanlar olduğunu biliyoruz.

Osmanlı’dan bu yana devlete karşı saygılı olmayı sürdüren, politik mücadeleleri sevmeyen, doğa ile barışık insanlar olarak yaşamış olan Laz’lar, evin dışındaki yaşamı olduğu gibi kucaklamışlar,  doğanın verdikleri ile yetinerek ne kadar alçak gönüllü olduklarını göstermişlerdir.

Anımsıyorum da, birlikte olmaktan zevk aldığımız, sofralarında misafir olduğumuz, soframıza buyur ettiğimiz Cankurtaran şoförü Laz Niyazi amca ve karısı Emine teyze can dostlarımızdı.  Niyazi amca ilerlemiş yaşı nedeni ile “Moruk Niyazi” namı ile anılırdı. Zonguldak’ın virajlı yollarını ve civardaki karlı köy yollarını iyi bilir, en imkânsız ulaşım koşullarında gözünü kırpmadan o eski cankurtaran arabası ile yardıma giderdi.  Hizmet ettiği sürece yüzlerce insanı hastaneye yetiştirmiş; yöre insanının sevgi ve saygısını kazanmıştı.  Öldüğünde cenazesin çok kalabalıktı.  Maden işçisinden bürokratına, siyasetçilerden sağlık personeline kadar pek çok kimse Moruk Niyazi merhuma son görev için koşmuştu.

Yine anımsıyorum da, akşam eve geldiğinde Rüzgârlı Meşe’ye çıkan bayırdaki evinin penceresi önündeki sedire oturur; dalgın gözlerle hastaneyi ve limanı seyrederdi.  Bazen zamansız bir saatte çağırırlar, gece yarısı fırlar gider,  yaptıkları ile övünmez, kimseye bir şey anlatmazdı.

Onun da bütün yaşam felsefesi “Hayat eve dönmekten ibarettir”  sözcüğünde gizliydi.

Ne kadar severdi iki katlı, bahçeli evini…

Karadeniz’in bu alçak gönüllü insanlarını, onların misafirperverliklerini, Kazım Koyuncu gibi sanatçılarını tanımaktan hep büyük bir zevk aldım.  Nerede bir Laz türküsü duysam burnumun direği sızlar;  yayla ’da gece yarısına kadar süren tulum ve kemençenin yarenliğini özlerim.

Ve bir teşekkür…

“Sağ olasın Ahmet kardeşim. Dükkânının bir köşesine yazdığın bu geleneksel söz ile bana neleri hatırlattın…  Yazıma esin kaynağı olduğun için sana teşekkür ederim. Sevgi ve yüzünden eksilmeyen gülümsemen ile kal”

Taner TÜMERDİRİM

[email protected]

#

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Haberler