HASAN ALİ YÜCEL

02.12.2022 19:52

 

Hasan Ali Yücel… Türkiye’nin unutulmaz Milli Eğitim Bakanı… Ülkemizde çığır açan bir adam… Yaptıklarıyla yıllardır tartışılan cesur yürekli bir Cumhuriyet neferi… Amerikancı liberallerin ve yobazların hedefindeki Cumhuriyetçi düşünür…

Hasan Ali Yücel; ülkemize öğretmen, müfettiş, müdür, milletvekili ve bakan olarak hizmet etti. Yaptığı her görevde Cumhuriyet ülküsüne bağlı kaldı. Onun düşüncelerine, ülküsüne yön veren Atatürk’tü. Yaşamı boyunca düşüncelerini şiir ve düzyazılarıyla anlatır. Birçok kitapta imzası vardır bu nedenle.

19 Arkalık 1922’de yanmış yıkılmış İzmir’de öğretmenliğe başlar. Burada Muallimler Birliği ve Türk Ocağı’nı kurar. Hem mesleki hem de düşünsel örgütlenmenin gereğine inanan birdir. Bir felsefeci olarak toplumun sorunlarına kayıtsız kalmaz. Sorunlar üzerinde kafa yorup çözüm yollarını bulur. Bunları da çevresindekilerle ve toplumun her kesimiyle paylaşır.

Yücel, Atatürk’le ilk kez 2 Şubat 1923’te İzmir’de karşılaşır. Atatürk’ün halkla yaptığı toplantıya katılır. Orada Atatürk’e: “Mekteplerin yanında medreselerin sürüp sürmeyeceğini” sorar. Mustafa Kemal ilk kez orada, bu sorunun yanıtı olarak “eğitim birliği” ve “karma uygulama”dan söz eder.

Tek partili yaşamdan çok partili düzene geçiş için kurulan Serbest Fırka denemesi amacına ulaşmaz. Birçok siyasal olumsuzluk ortaya çıkar. Bu partinin kapatılmasından sonra Atatürk, üç ay süren (11 Kasım 1930-3 Mart 1931) bir yurt gezisine çıkar. MEB, bu geziye otuz üç yaşındaki Hasan Ali Yücel’i gönderir. Atatürk ve yanındakiler, Ankara Garı’ndan trene binerler. Büyük Kurtarıcı, İzmir’de kendisine soru soran genci anımsar görünce.

Gezinin ilk durağı, Kayseri. Atatürk, yanındakilerle kentin lisesine gider. Hepsi birden felsefe dersine girerler. Derste okutulan Mantık kitabının yazarı, Hasan Ali Yücel’dir. Bu, doğaldır ki büyük bir rastlantı. Atatürk, ders boyunca kitabı inceler.

“Kitapta ‘kaziye’ (önerme), ‘salibe’ (olumsuzlaştıran), ‘mucibe’ (neden-sebep), ‘külliye’ (genellik-bütünlük) gibi Arapça terimleri gören, öğretmen ve öğrencilerden duyan Atatürk, yüzünü buruşturuyordu. Ders bitti. Atatürk, öğretmene teşekkür etti. (Alev Coşkun, Hasan Ali Yücel, Cumhuriyet Kitapları, 2. Baskı, Temmuz 2007, sf. 38)”

Yolculuğun ikinci durağı Sivas’tır. Vali tarafından konuklara akşam yemeği verilir. Atatürk, Mantık kitabında bulunan yabancı sözcükler yerine Türkçelerinin bulunup konması konusunda Yücel’in düşüncesini sorar.

Yücel’in yanıtı şöyle olur: “Düşündüm. Dahası, muğlak (anlaşılmaz) terimlerin Türkçelerini bulmada deneyler bile yaptım. Ama bu gibi değiştirmelerin, bireyler tarafından yapılmasını sakıncalı gördüm. Herkes kendine göre bir terim bulup kullanırsa, kimse kimseyi anlamaz; eğitimde anlam bütünlüğü ortadan kalkar. Bu sorun için bir heyet (kurul) veya cemiyet (kurum) oluşturulmalı ve bilimsel terimler burada saptanmalı, düşüncesindeyim. (Aynı yapıt, sf. 39)” Bu yanıt, belki de orada Türk Dil Kurumu’nun kurulmasının düşüncesini oluşturdu Büyük Önder’de.

Atatürk, Yücel’i ilgiyle dinler. “Bu arada başka kitaplardan daha başka örnekler de verildi. Atatürk konuyu şöyle toparladı: ‘Terimler öyle. Ama ben ilk pozitif bilimlerin metotlarını, büyük filozofların hayatlarını yazan böyle bir mantık kitabı gördüm.’ Bana dönerek de: ‘Tebrik ederim. Söylediğim noktalarda özel çabanızı görmek isterim,’ diyerek konuyu değiştirdi. Ve bana ‘hacim’, ‘satıh’, ‘hat’, ‘nokta’ gibi kavramların tanımlarını sordu. Bunlara kitapların yazdıkları yanıtları sıraladım. (Aynı yapıt, sf. 40)

Atatürk’ün karşısındaki kişilere nasıl bir değer verdiği yukarıdaki konuşmalardan anlaşılmakta. Hele o kişi, bir düşünsel üretim içindeyse ona karşı ilgisi bir başka olmakta.

Atatürk, Yücel’e sıfırı sorar. “Soruyu, yaşamla yokluk (âdem), varlıkla yokluk kavramlarıyla yanıtlamak istedim. ‘O halde,’ dedi: ‘Hayat sonsuz ise, yokluk (âdem) da sonsuz olmaz mı? Buna göre, sıfır, âdem (yokluk) demek mi? Sıfır ile yokluk arasında ne fark var? Tuhaf şey, -saatini göstererek- şu saat varken biraz sonra cebime sokarsam sıfır mı olur? Hayatı nasıl tasavvur (planlıyorsunuz) ediyorsunuz? En sonunda ‘sıfır’ı ‘yok’ demektir diye tanımladım. Bunun üzerine, ‘Güzel,’ dedi, ‘bu yok olan şey bir rakamın önüne (sağına) gelince onu on kat yükseltiyor. Bu nasıl olur?’ Yanıtım şöyleydi:

Evet efendim, öyle. Ben de huzurunuzda böyle sıfırım.

Bu yanıtım üzerine Atatürk’ün o zeki gözleri güldü, garsona, ‘Beyefendinin kadehini buraya getir,’ dedi. Ben de yanlarına gittim. Aynı yapıt, sf. 40)”

Atatürk, kadehini Türkiye’nin gencecik müfettişinin şerefine kaldırdı. Bu davranışıyla ona verdiği değeri gösterdi oradakilere.

Evet, Yücel’in dediği gibi sıfırlar bir sayıdan sonra geldiğinde değer kazanır. Ne kadar çok sıfır, o kadar çok değer. Atatürk, sıfırdan önce gelen sayıydı. O sayı, yok sayıldığında sıfırlar da değerini yitirmekte. Atatürk’ten vazgeçilince her şey, tersine döndü. Artık sıfırlara değer kazandırma zamanı. Bu da Atatürk’ün toplum ve devlet yaşamımızda yerini almasıyla olur.

Adil Hacıömeroğlu

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları