GÖNEN KÖY ENSTİTÜSÜNDE SU SEVİNCİ

01.12.2022 23:46

 

Köy enstitülerinin en büyük özelliği, neredeyse tüm gereksinimlerini kendilerinin karşılaması. Yeni yapı mı gerek, öğretmen ve öğrenciler kolları sıvayıp yapıyorlar. Dağdan su mu gelecek, elbirliğiyle borular döşenip su getiriyorlar. Elektrik mi yok, gereksinimi karşılayacak bir santral kurup teller çekilip aydınlanıyor ortalık. Yemek mi pişecek, öğrenciler işbaşında. Yeni işlikler mi gerek, öğretmen ve öğrenciler kolları sıvıyor. Eğitim için ne gerekiyorsa bir imeceyle yaşama geçiriliyordu.

Ünlü yazarımız Fakir Baykurt, 1943’te Isparta-Gönen Köy Enstitüsü’ne başlar. Buradaki öğrencilik yıllarında içindeki cevher ortaya çıkar. Şiirleri, öyküleri okuyanların ilgisini çekip beğenisini kazanır. Enstitüde kazandığı imece alışkanlığı meslek yaşamında da kendini gösterir.

Gönen Köy Enstitüsü’nde ilk başta su yoktur. Baykurt, ikinci sınıftayken el birliğiyle su getirilir okula. Bunun sevinci tanımlanamaz derecede yüksektir. Yıllar sonra yazdığı Özyaşam’ında bu sevinçli anısını da paylaşır okuyucularıyla.

Öğrenciler, okulun alanında toplandılar bir gün.  Okul müdürü eksikleri sıralamakta peş peşe. Eksiklikleri gidermek de öğretmen ve öğrencilerin işi. Herkes can kulağıyla dinlemekte müdürü.

“Gevremiş ekin tarlasında çekirge yürüyor gibi bir çıtırtı duyuluyor alanda, sessizliğin çıtırtısı. Müdür Uzgil konuşmasını sürdürdü:

‘5/A ile 5/B İkinci okul yapısını tamamlayacak. İç sıva, dış sıva, kapı pencere doğramaları, badana, 4/A yemekevine ek, 4/B hamam yapacak. 3/A, /B, /C birer yatakevi, 2/A yeni kooperatif yapısı, 2/B’ Bizim kümeye gelince durdu. Bütün arkadaşlar öyle miydi acaba? Benim soluğum kesildi.

‘2/B içme suyumuzu getirecek!’ Kiim? Biz mi içme suyu getireceğiz? Eyvaah gene yardımcılık! Öteki kümelere testilerle, tenekelerle sabah akşam içme suyu taşıyacağız. Olamaz! Bağırıp çağırmalı, karşı çıkmalı! Ama bir ilke var: Her iş saygıdeğer, beğenmezlik yok! (Fakir Baykurt, Köy Enstitülü Delikanlı, Literatür Yayınları, 3. Basım, Mart 2019, sf. 133, 134)”

Baykurt ve sınıfı, müdürün konuşmasını tam olarak anlayamadıkları için yapacakları işi öğrenemediler nedense. Müdürün herkese başarılar dilemesinden sonra dersliklere gidiyorlar. İş bölümünü gösteren çizelge asılıyor okul ve yönetim girişlerine. Eğitimbaşı, ne yapacaklarını söylüyor 2/B sınıfına. Yapacakları iş, anlaşılıyor böylece.

“İşin enini boyunu görüşüyoruz. Enstitünün kuzeyinde güzel Tınaz Dağı yatıyor. Uzaklardan bakınca gerçekten tınaza benzediği için bu adı almış. Eteğinden akan kaynağı enstitüye getireceğiz. Bunun için 50 santim eninde, 80 santim derinliğinde yol kazacağız. Künk döşeyip örteceğiz. Enstitünün üst başına depo yapacağız. Bağlayacağız suyu, akacak. (Aynı yapıt sf. 134)”

Öğrenciler mutludur. Çünkü okullarına su gelecek. Hem de bu işi kendileri yapacak. Önce dağa gidilip arazi incelenir. Boruların döşeneceği hendeğin kazılacağı yer belirlenir. Sevinç içinde çalılar arasında saklambaç, uzun eşek oynayıp türküler söylerler. İşe değil de sanki düğüne gidecekler.

“Bilgen Öğretmen sekiz arkadaşımızı ambara yolladı. Dört yeni, on eski kazma, biraz da kürek alıp 2/B’nin yatakevine getirdiler. Bir su terazisi, biraz ip, iki açılır kapanır metre.

Ertesi gün törenlikte Müdür’ün bir konuşmasıyla uğurlandık. Sanki cenge gidiyoruz. Omuzda kazma kürek, marş söyleyerek Gönen kırına açıldık; Aynı yolda aynı emek/ Gönüllerde bir tek dilek/ Türk köyünü önde görmek/ Engelleri aşıyoruz/ Ülkümüze koşuyoruz (Aynı yapıt sf. 135, 136)”

“Birer metre arayla dizildik. Kaynağın on metre açığından başlıyoruz. Kazmacı oluyorum. Avucumuza tükürüyoruz. Vur aslanım derine, gerine gerine! Çimenleri, gevenleri söküp yerin bağrına dalıyoruz. Taş geliyor. Kürekçiler kazdığımızı atsın hele! Biraz uzağa atsınlar hem de. İnsan temiz çalışmalı. İlk elde 15 metre kazacağız. (Aynı yapıt sf. 136)”

Kazmalar, balyozlar, kürekler elden ele. Taşlar parçalandıkça hendek ilerliyor. Yemekler okulda pişirilip getiriliyor. Bu iş için de aralarından birkaç kişi seçiyorlar. Yemekte etli nohut, pirinç pilavı ve üzüm hoşafı var. Çuvallardaki ekmekler sıcacık. İştahla yiyip bitiriyorlar yemeklerini. Çünkü yapılacak işleri var önlerinde.

Hendek kazılıp künkler döşeniyor. Sonunda su bağlanıyor. Suyun yolu inişli yokuşlu. Acaba depoya gidecek mi bu su? İş bitince Fakir Baykurt, “Kardeşim Ferhat” adli şiir yazar suyun getirilmesiyle ilgili.

“Şiir hazır. Kaynağın çıktığı yere gittik üç arkadaş. Suyu bağlayıp koştuk, çatlayacağız. Yalnız koşmaktan değil, meraktan çatlayacağız! Acaba çıkıyor mu yokuş yukarı? Künkleri döşeyip üstlerini örttük. Sonucu şansa bıraktığımız kanısındayım. Çok kızıyorum. Akmazsa şiiri yırtacağım. Koşarken kimi yerde kulağımı toprağa koyup dinliyorum. Belli olmuyor. Her kilometreye bir küçük dinlenme havuzu yaptık. Bunların üstünü beton kapaklarla örttük. Aman bee; şarıltı oralarda belli oluyor! Hem de nasıl akıyor! Şimşek hızına binmiş! Biz yolu yarılamadan depoyu doldurmaya başlayacak.

Bademliklerin başına vardık. Davul zurna başladı. Öğrenciler kümeler halinde koşuyor. Davul zurnayı kim düşündü? Sanıyorduk yalnız mandolinler, akordiyonlar çalacak. İncelerden incelerden Cezayirler geliyor. Sonra Harmandalı, sonra Avşar Zeybeği, Köroğlu havaları… Anadolu’nun bu güzel havalarını koyup gidenler nurda yatsın! Üçerli sıra olup geniş halka çevirmiş arkadaşlar.

Öğretmenlerin, usta öğreticilerin hepsi, eski muslukların sıralandığı yere geldi oynaya oynaya. Su deposunu aramıza aldık.

Can kulağıyla dinliyoruz. Güzel sular şarıl şarıl akıyor. Depo yarı dolmuş. Mendilini çıkarmış, alnını siler gibi saklıca gözlerini siliyor Bilgen Öğretmen. Yapıcıbaşımız Hasan Baştuğ bir köşede dikiliyor. Belki kuşkuları var içinde: Acaba donlara, sellere dayanacak mı 2/B’nin yapıtı? Okunmaz bir kaya yazısı gibi suskun, dikiliyor. (Aynı yapıt sf. 146, 147)”

Hasan Baştuğ’u birden omuzlara alıyor öğrenciler. Onu deponun üstüne oturtuyorlar. Övünmesiz, şişinmesiz bir adam Baştuğ. Eğlence tüm hızıyla sürmekte. Suyun gelişi kutlanmakta. Sonunda Baykurt’un şiiri okunuyor. Öğretmenler, öğrenciler öpüp koklayıp kutluyorlar onu.

Ortak bir emeğin sonucu enstitüye getirilen su. Böyle olunca da sevinç de ortak olmakta. İşte, köy enstitüleri bu. Yaparak, yaşayarak öğrenip öğretiyorlar. Üretmenin engin mutluluğunu birlikte yaşıyorlar. Birlikte üretip birlikte tüketiyorlar. Okulların var olduğu çorak topraklara uygarlık getirmenin öncüsü oluyorlar.

Atlantik sistemine girme amacıyla enstitüler tarihe karışıyor. Günümüz eğitiminde bir yabancı özentisidir almış yürüyor. Bu özgüvensizliği de birlikte getirmekte. Yabancı özentisi, gencecik insanların beyinlerini yıkamakta. Onların dışa bağımlı yetişmesine neden olmakta. Dışa bağımlı yetişen kişi, kendi ülkesine değil de bağımlı olduğu yere hizmet etmekte öncelikle. Yıllardır kaç kuşağa yazık edildi kim bilir?

Ülkemizi hızla kalkındıracak bir eğitim sistemi, kişiliksiz siyasetçilerce yok edildi. Hem de enstitülere usa gelmez karalar çalınarak… Aslında enstitülerin yok edilmesi Türk Devrimine vurulan en büyük darbe. Enstitüler yok edilince Türk Devriminin özgüvenli, bağımsızlıktan yana kadroları yetiştirilemedi. Bu nedenle de yıllardır ABD’ye bağımlılık yüzünden insanımıza, ülkemize çok zarar verildi. Memleketimiz yağmalandı emperyalistlerce. Siyasetçi de bozuk eğitimin yetiştirdiği özgüvensiz yurttaşlar da bu duruma sessiz kaldılar. Bu sistemin değişme zamanı gelmedi mi daha? Atatürk’ün tam bağımsızlık ülküsü doğrultusunda eğitimimizi yeniden oluşturmanın zorunlu olduğu günlerdeyiz. Ufuktaki kara bulutlar dağılmakta Asya yelleriyle. Kara bulutlar dağıldıkça Atatürk ortaya çıkmakta.

Adil Hacıömeroğlu

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları