LVM Fikret Odağ

EDİRNE SOKAKLARI…

18.02.2021 19:12

Edirne… Her köşesi tarih kokan bu kenti pek çok kimsenin görme fırsatı bulduğunu pek sanmıyorum. Tarihi değerlerine, Kültürel dokusuna, doğal güzelliklerine ve…

Edirne…

Her köşesi tarih kokan bu kenti pek çok kimsenin görme fırsatı bulduğunu pek sanmıyorum.

Tarihi değerlerine, Kültürel dokusuna, doğal güzelliklerine ve Osmanlıya 96 yıl başkentlik yapmış olmasına rağmen bu serhat şehrine gerekli ilginin gösterilmediğini ve gerekli değerin verilmediğini kısa süreli ziyaretlerimde daha iyi görüyorum.

Her yıl, Tunca-Meriç ve Arda nehirlerinin gazabına uğruyor. Yem yeşil kıyılara sahip.

Kente girerken sizi Selimiye Camii’nin muhteşem manzarası karşılıyor. Anlatmak yerine gidip görmenizi tavsiye etmek daha doğru. Cami ile ilgili pek çok şaşırtıcı gerçek var.  Şehre girişte iki olarak gözüken minareleri, Güneş ışıklarının planlanması, ters lalesi, yaz aylarındaki geniş ve serin avlusu, çarşısı ile her biri ayrı-ayrı anlatılmak zorunda.

Savaş tazminatı olarak alınan Karaağaç’a gitmek istediğinizde; Tunca ve Meriç nehirlerini geçmeniz gerekiyor. Bunun için ya yeni yapılan demir köprüyü ya da Mimar Sinan ustanın yaptığı muhteşem taş köprüleri tercih edeceksiniz. Gün batımının muhteşem görüntüsüne tanıklık etmek isterseniz taş köprüleri gezinizde akşam saatlerine bırakın.

Serhat şehri dedik ya… Kazılan her yerden ecdat kemiklerinin çıktığı biliniyor. Bastığınız her karış toprağı saygı ile selamlıyorsunuz.  Tefekkür ve teşekkür etmeden gezmek mümkün değil. Edirne Asker hastanesi şehitliği, Buçuktepe Mezarlığı, Şükrü Paşa Anıtı ve tabyalar, Balkan savaşı müzesi, Şifahane, Kırkpınar meydanı, Adalet kasrı, Hacılar ezanı, Eski camii,  Öğretmen okulu binası, Arasta, irili ufaklı tarihi binalar, Fatihin doğduğu rivayet edilen ev, çarşı içi gibi yerleri dolaşarak bitiremiyorsunuz. Her biri kendine hayran bırakıyor. Mimar Sinan’ın ünlü eseri Selimiye’nin altında yer alan Arasta çarşısı, Rüstempaşa kervansarayı da sessizliğe bürünmüş… Şehrin içindeki kahveler, lokantalar, alış-veriş merkezlerindeki pek çok dükkân kapanmış. Bir kısmı satılığa çıkmış bile…

En çok çocuk seslerinden yoksun okulların sessizliği insanı ürkütüyor.

***

Gelin görün ki, bu tarihi ve turistik Kent’e iki yıldır yaptığım kısa ziyaretlerde; kazılmış sokakların henüz toparlanamadığını, alt yapı çalışmalarının sürdüğünü fark ediyoruz. Tabyalar ve Balkan şehitliği de henüz ziyarete açılamamış.

Özellikle eski Edirne bölgesi turistik bir yer olmaktan çok inşaat alanını andırıyor. Pek çok yeni yerleşim oluşmuş. Dışarılara doğru düzenli binalar yükseliyor. Taşıdığı değerlere rağmen, muhalefet partisinin kalesi olduğu için iktidardan yeterli ilgiyi göremediği kanaati yaygın. Devlet yatırımlarının çok ağır yürüdüğü söyleniyor.

Edirne ayni zamanda bir öğrenci kenti. Pandemi nedeni ile şehri terk ettikleri için alış veriş merkezleri ve çarşı içindeki küçük esnaf kan ağlıyor…

Midenizi sadece Edirne Ciğeri ile doyurmak yetmiyor.  Kavala kurabiyesini, Badem ezmesini tatmanız gerek. Her yer oturmaya yasak olduğundan, ciğer için paket siparişi vermek zorundasınız. Köprülerin bulunduğu yerlerdeki çay bahçeleri dönerciler, pideciler suskun. Ayakta bir kahve içmek mümkün değil. Arda ve Meriç’in sularının ne kadar yükseldiğini izlemek için arabanızı bir yere park edip yürümeniz gerekiyor.

Karaağaç ve Bosna köye giderken yol boyunca sıralı ünlü kahvaltı bahçeleri de pandemi süresince hizmet veremiyor.  Yol kenarında durup Lavanta tarlalarının kokusunu içimize çektiğimiz günler şimdilik hayal oldu. Umarız yine koklamak nasip olur.

Karaağaç savaş tazminatı olarak alınmış bir bölge.  Üniversite binasını ve eski garı gezmekte şimdilik mümkün değil.

Yurdun her yerinde hissettiğimiz hastalığın getirdiği o ağır hava, bu sefer daha çok yüreğimizi eziyor

***

Polis kontrolleri oldukça sıkı. Gece-gündüz denetimler sürüyor. Özellikle sokağa çıkma yasağına uymayan 65 yaş üstü ile 20 yaş altının işi zor. Hastalığın Edirne de ki seyri ve yayılma hızı konusunda kimse doğru dürüst bir bilgi veremiyor. Ne kadar Edirneli pandemi’ye yakalanmış, kaçı ölmüş, kaçı kurtulmuş bilgi alamıyoruz.

Son yağışlar Meriç-Arda ve Tunca’nın akış hızını ve su seviyesini yükseltmiş. Pek çok yer su altında kalmış. Bulgaristan tarafına yapılan baraja bizimkiler zamanında tepki ve kural koymadıkları için; barajdaki fazla su serbest bırakıldığında Edirne’yi su baskınından korumak mümkün olmuyormuş. Halk, bunu öylesine doğal bir olay gibi görüyor ve anlatıyor ki çaresizce kabullenmelerine şaşarsınız.

Set üstü ve set altı denilen yerlerde gezinip, yazlık bahçelerdeki evlerin duvarlarında çamurlu suyun izini görüyoruz.  Bu evlerin ve bahçelerin her yıl yeniden elden geçirildiğini varın siz hayal edin. Ziyan olmuş eşyalar atılıp yerine yenileri konuyor. Ancak önemli miktarda bahçe ürünü alındığı için buralardan vazgeçmeleri mümkün değil.

Yeni yapılmış Demir köprü ise tam bir muamma… Üstünde kaybolmak işten değil. Uyarı levhaları çok zayıf. Yolu şaşırınca ayni yere geri dönüyorsunuz.

***

Edirne’yi geride bırakıp, dönüşe geçiyoruz.  Adı gibi kendisi de uzun olan Uzun köprünün üstünden geçerken, Ergene Nehrinin çevremizdeki tarlaları kaplayan su yatağı karşısında şaşırıyoruz. Göz alabildiğine uzanan Ergene havzası uzak noktalara kadar deniz gibi görünüyor. Bu yıl yağmur duasının dozunun kaçtığı belli. Beklenenden fazla yağış düşmüş. Ancak buna rağmen yol boyu pek çok yerin ekilmediğini görüyoruz. Tarlalar bomboş. Manzara insanı düşündürüyor.

Niyetimiz Enez’i ve Gülçavuş köyünün kıyılarını görmek. Keşan’dan Enez’e sapıyoruz.

Enez; çevre illerinde oturanların yaz aylarında geldikleri bir yöre. Yerel deyimle “Deniz evleri”nin bulunduğu kıyılara sahip. Yolu görünce biraz pişman oluyoruz ama yapacak bir şey yok. Ege denizine açılan kıyıları görmekte inatçıyız. Yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuk süresince yolun bazı yerlerde tamir edildiğini, bazı yerlerde çukurlarla dolu olduğunu geçte olsa fark ediyoruz. İki aracın yan yana geçebileceği bir genişliğe sahip. Harita üstünde düz gibi görünse de bol virajlı. Yolumuz üzerindeki yerleşimler sessizliğe bürünmüş. Havanın güzelliğine rağmen kimse görünmüyor.

Kıyıya varıp, yazlık siteleri ve deniz evlerini görünce şaşkınlığımız bir kat daha artıyor. Yaz aylarında bunca nüfusu bu yolun nasıl taşıdığını düşünmeden edemiyoruz. Gelmenin, tatilden ziyade eziyet olacağına karar veriyoruz… Kıyıda; motel odası gibi bitişik nizam yapılmış yapılar, arkalarda villalar göze çarpıyor. Balıkçı barınağının arkasında çok fazla sayıda yeni inşaat var.  Su sıkıntısı çekilmesi doğal.  Her kes deposunu dolu tutmak zorunda.

Kıyı kumsal. Ancak teknesi olanların karaya çekmesi şart. Ya da balıkçı barınağında bir yer bulmak zorunda.  Balık severler için ideal yer. Ege’nin Marmara’ya göre temiz sularında deniz banyosu almak ve güneşlenmek mümkün.

Ancak yaz güneşinde altına sığınacağınız bir tek ağaç yok. Diğer yörelerde görmeye alıştığımız Sahil bandı çalışmaları henüz burada yapılmamış.

Gülçavuş köyü ve kıyılarına sadece Keşan’dan ulaşmak mümkün. Neden böylesine ihmal edildiğinin sorusu malum. Tekrar etmeye gerek yok.

Ne demişler? “Edirne Keşan, Hoppala Paşam…”

Çanakkale yoluna çıkınca medeniyete geri dönmüş olmanın mutluluğunu yaşadığımızı söylemeliyim.

Ezine’de ki eziyet radarlarını ve hız sınırlamalarını saymaz isek, kaz dağlarını tırmanıp; Edremit yolunu gece yasağına yakalanmadan kılı/kılına tamamlıyoruz.

İnsan rahata ne kadar çabuk alışıyormuş meğerse…

Yurdumdan manzaralar şimdilik bu kadar…

 

Taner Tümerdirim

[email protected]

#

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Haberler