DÜNYA İKLİM GÜNÜ DENİLİNCE

15.05.2022 23:43

Şunu tüm dünya kabul etmiş durumda:

-“Çağımızın en belirleyici sorunu iklim değişikliğidir.

Doğrudan yaşamımıza yönelik bir tehditle karşı karşıyayız.

İklim değişikliği bizden daha hızlı ilerliyor.

Gerekli önlemleri hemen almazsak, geri dönüşü olmayan bir yola gireriz.

Bunun sonuçları da hem doğa, hem de insanlık için yıkıcı olacaktır.”

Peki, tamam da iklim değişikliğinin, küresel ısınmanın suçlusu ben miyim?

Dünyanın doğal dengesinin ve iklim düzeninin son 100 yıldır gittikçe artan bir biçimde insan eliyle bozuluyor olduğunu artık herkes biliyor.

Yaklaşık yüz elli yıldır “ortalama hava sıcaklığı” sürekli artıyor (~1,5 derece).

Deniz düzeyleri sürekli yükseliyor (~25 cm).

Çevre konusundaki verilen mesajlar insanların “kişisel” davranışlarını değiştirmesini söylüyor.

Bu istem tam doğru değil ve de tam bir kandırmacadır.

İklim değişikliğine esas “küçük” ama çok, çok güçlü bir “kesim” neden oluyor.

Dünya üzerinde CO2 salımının çok büyük bir bölümüne zenginler neden oluyor.

İklim değişikliği ile ilgili sorunlardan bu söz konusu “küçücük bölüm” hem “yalıtılmış” durumda hem de bunlara karşı son derece “kayıtsız”.

%1 ila %99 arasındaki fark %0,1 ile %1 arasındaki boşluktan çok daha küçük.

Örneğin Afrika, dünyadaki 195 ülkenin dörtte birinden fazlası olan 54 ülkeye sahiptir.

Dünya insan nüfusunun altıda birinden çoğu olan1,3 milyar insanın ev sahibi.

Dünya insan nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturmasına rağmen, dünyanın sera gazı salımının yüzde dördünden daha azından sorumlu olan Afrika’dır.

İnsan yapımı küresel ısınmanın sonuçları Afrika’lıları adaletsiz bir yaşamda acı çekmekten kurtarmıyor.

bir sonucu olarak.

İklim değişikliği nedeniyle Afrika’nın başına gelecek en kötü şey kıtadaki yegâne buzullar olan, Tanzanya’daki Kilimanjaro Dağı, Uganda’daki Rwenzori Dağları ve Kenya’daki Kenya Sıradağlarının buzullarını kaybedeceği değil, daha da fazlası olacakmış:

-“Aşırı hava olayları, yükselen deniz seviyeleri, iktisadî yıkım ve daha da çoğu” olacak.

Kapitalist bir dünyada yaşadığımız için çekilen acılar, ıstırap orantısız bir şekilde yoksullara düşmekte...

Bu noktada çeşitli alanlardaki bilim insanları büyük ölçüde ayni görüşte.

İnsanlığın tükenişini önlemek için bazı şeylerin değişmesi gerektiğini her yerde söylüyorlar.

Siz ne derseniz deyin, “Kapitalist” güçler, en düşük maliyetle üretimi hedefliyor.

Tüketimlerini özendirmek için ise israf ve yıkıma doğru bir eğilim gösteriyor.

En “düşük maliyetle” en “yüksek verim” elde etmekl için ise “enerji” gerekir.

Eğer kısıtlamalar ve engeller getirilmez ise çoğu zaman doğayı kirleten ve iklim değişikliğini olumsuz etkileyen  kömür gibi ‘kirli’ enerji türlerini kullanırlar.

Sorun aslında “yapısal ve sistematiktir”.

İklim bozukluklarının arkasında “suçlu” diye tanımlanabilecek hiçbir birey ya da birey grubu yoktur.

Neoliberal sistemde var olan “teşvik” sisteminde herkes kendi çıkarına göre davranıyor.

Zaman içerisinde “birikimsel” olarak iklim değişikliğini olumsuz “şiddetlendiren” toplumsal davranışlar ortaya çıkıyor.

Bir işletme çevresel olumsuzlukları azaltmak için daha pahalı bir enerji türü kullanmaya kalksa üretim maliyetleri yükselecek, satışları düşecek.

Bu nedenle bu yola girmeden, çevreyi “koruyucu önlemleri” ve “yatırımları” yapmadan üretimine devam etmek istiyor.

Bir anlamda bir kısır döngü gözlemlenir.

Örneğin:

-Sıcak havalarda klimayı satın alabilen ve onu istediği gibi kullanabilen insan gezegenin iklimine olumsuz etkide bulunuyor.

Hepimiz hem suçluyuz, hem de değiliz.

Çoğu insanın günlük yaşamda küçük değişiklikler yaparak iklimi düzeltmesinin olasılığı ise kesinlikle yok.

Belki insan kendi yaşam tarzında daha olumlu değişikliklere gidilebilirse vicdanını rahatlatabilir; ama bunun genelde “toplama etkisi” çok, çok az olacaktır.

Kapitalizmin, endüstrinin getirdiği olumsuz etkiler ise başlıca kategorileri oluşturur.

İnsanın gücünü arttırmak için su ve hayvan gücünü kullanan on sekizinci yüzyıl tarımı çok az “sera gazı” yayıyordu.

İnsanlık zamanla fosil yakıt yakan teknolojileri bulup, geliştirip ona bağımlı olduğunda yeryüzünden taşküreden atmosfere doğru daha önce görülmemiş karbon transferi gerçekleşmeye başlamış.

Kömür, petrol ve gaz gibi hidrokarbon enerji depolanmalarının oluşması “iki yüz milyon” yıl sürdü.

Ama son dönem uygarlığını besleyen ve küresel GSYH (gayri safi yurt içi hasıla) büyümesini besleyen madencilik ve petrol pompalama oranlarını birkaç yüz yıl içinde tüketmiş olacağız.

Şu an insanlık fosil yakıtlarını doğanın onları ürettiğinden milyon kat daha hızlı bir biçimde kullanıyor.

Küresel ısınma, endüstrileşmiş devletlerin kapitalist bir sistemde insanlığı felakete doğru nasıl getirdiğini göstermektedir.

En gelişmiş ülkeler işte bu yüzden oraya ilk ulaşanlar oluyor.

Dünyadaki toplam “sera gazı salımı”nın çoğu, dünyanın “zengin ülkeleri”nden, temel olarak da OECD üyelerinden geliyor.

En fazla ekonomik etkinlik sahibi ülkeler iklim değişikliğinden “en çok sorumlu” olan ülkeler oluyor.

Sorun ekonomik etkinliklerin ürettiği “sera gaz”larından kaynaklanıyor.

Bu da Japonya’yı, Fransa’yı, Amerika Birleşik Devletleri’ni, Almanya ve Birleşik Krallık gibi sanayileşmiş Avrupa ülkelerini içeriyor.

Son dönemde ekonomik patlama yaşayan Çin, dünyanın en çok yıllık salım yapan ülkesi oldu. Çünkü iklimi, salımın ne zaman gerçekleştiğini pek umursamıyor.

Ülkelere göre kişi başına “karbon ayak izleri”ne bakıldığında ülkedeki ortalama bir bireyin ne kadar “karbon” saldığını tespit edebiliyorlar.

Bu durumda “varlıklı devletler” düzenli olarak listenin “üst” sıralarında yer alıyor.

Örneğin 2011’de kişi başına salım açısından en üst sırada Lüksemburg, Birleşik Krallık, Amerika, Belçika ve Çek Cumhuriyeti imiş.

Ortalama bir Amerikalı’nın 1,3 Koreli, 7 Brezilyalı, 9 Pakistanlı, 35 Nijeryalı ve 52 Ugandalı ile oranda “karbon ayak izi”ne sahip olduğunu söyleyen bilim insanları var.

Zenginliği yansıtan ayni zamanda “tüketimi” yansıtıyor.

Hindistan’daki bir zengin insan, ortalama bir Amerikalı’ya benzer bir karbon ayak izine sahip olabiliyor.

Aslında sorunun temeli zengin insanlar...

Buna rağmen insanın kendini suçlu hissetmesi gerekmiyor.

Çünkü milyarderler sınıfının en küçük bir parçacığı dışında toplumsal-ekonomik düzende tek başına büyük değişiklikler yapma gücüne çok az kişi sahiptir.

1992’de “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi”ni imzalayıp iklim değişikliğini azaltmayı benimsemiş ve bunu yapmak zorunda olduklarını kabul etmiş olsalar bile henüz istenilen sonuça yaklaşılamadı.

Bunun nedeni ise yüksek kâr elde etmekten vaz geçemeyen endüstrilerin lobileri...

Gezegenin gidişini “fosil yakıt”lara “bağımlı” endüstri neden oluyor.

Petrol, kömür ve doğalgaz şirketleri de dahil olmak üzere fosil yakıt endüstrisinin gezegenin geleceğini “baltaladığını” söylüyorlar.

“Karbon salımını azaltma antlaşmaları”na imza atıyor ve bu konuda kararlılıklarını ilan ediyorlar, ama öte yandan lobicilik ve halkla ilişkiler kampanyaları yoluyla azaltma çabalarına sürekli olarak karşı çıkıyorlar.

Bu tür kampanyada, ABD Ticaret Odası ve Ulusal İmalatçılar Birliği’nden Amerikan Petrol Enstitüsü ve Ulusal Kömür Birliği... gibi endüstri gruplarına kadar bir dizi önemli kuruluş sayılabilir.

Karbon salımını azaltmanın kendilerine getireceği kısıtlamalardan çekinen gruplar “halk, politika üreticileri ve anaakım medya arasında” inkâr ve şüpheciliği teşvik etmeye yönelik eylemlerde bulunabilmektedir.

Tutucu gruplar, gezegenin ısındığını kanıtlayan “tartışılmaz bilime” karşı şüphe yaymanın yanı sıra, insanlara “bireysel” davranışların daha “önemli” olduğuna “ikna” etmeye çalışıyor.

Endüstrilerinin olumsuz sonuçlarını halkın bilmesini “engellemeye” çalışmaktalar.

İklim değişikliğine neden olan sistematik sorunları gizleyip kendi çıkar-kar-kazanç düzenlerine devam etmek istiyorlar.

Tüm bunları izlemek, araştırmak ve saptamak kendi başına büyük çabalar ve uğraşılar gerektiriyor.

Konu ve etki alanları o denli geniş ki birçok bilim insanı devamlı inceliyor ve görüşlerini yansıtıyor.

Ayrıca dünya basınının eleştirel bakan temsilcileri de bu konuda haberler yapıyorlar.

Sorunun kapitalizm olduğunu kabul etmek ve siyasi çözümlerin bulunmasının gereğini anlamak kaçınılmaz olmaktadır.

Bireylerin vicdanlarına “yüklenmek değil”dir esas çözüm.

Yükümlülükler sistematik olarak artırmak ve olumlu değişiklikleri sağlatmaktır.

Zor gibi gözükse de asıl yapılması gereken politik bir kararlılık almak ve bu bozulmaya izin veren güçlere ve yapılara karşı durabilmektir.

1960’larda ve 1970’lerde insanlık doğayı korumak ve çevre için adımlar atmaya başladı ise de sermaye çıkar grupları ve iktisadî korkuları ne yazık ki gezegeni koruma duyarlılıkları olanlara karşı üstün gelmektedir.

İnsanların, insanlığın geleceğini, doğayı tehdit eden güçlerin farkına varmaları gerekmektedir.

Seçkinler kitleleri manipüle etmekten sorumlu olsa bile, politik tercihleriyle milyonlarca sıradan insanın suç ortağı “olmadığı” anlamına gelmez.

Ülkenin ve dünyanın ana sorunlarının ayırtında olup kimlere, neden, hangi gerekçeler ile oy verdiğini yurttaşların çok iyi bilmesi gerekir.

Çok boyutlu ve üzerinde çok tartışılan bu konu gezegenizimi ve insanlığı en yakından ve temelden ilgilendirmektedir.

Bizler, sıradan yurttaşlar çok fazla bilimsel bilgilere sahip olamayız ama şunu çok iyi kavramış olmalıyız.

Bize bireysel olarak bazı önlemler alabileceğimiz ve böylelikle de küresel ısınmayı engelleyeceğimiz söylendiğinde bunun bir “aldatmaca” olduğunu hemen anlamalıyız.

15 mayıs “Dünya İklim Günü” nedeni ile söylenilen sözler, verilen öğütler sıradan yurttaşlara değil “endüstrinin hızla ilerlediği iş dallarına” ve onların arkasındaki “egemen güçlere” yönelik olmalıdır.

Sağlıklı bir gezegende ve sağlıklı bir ülkede yaşayabilmek için sağlıklı düşünebilmek ve “sağ duyulu” kararlar verebilmek gerekir.

Boş laflara, kandırmacalara, şirinliklere, partizanlıklara değil “sağlıklı politik çözümlere” yönelenlere taraf olmak ve onları desteklemek bize düşendir.

Üzerimize oynanılan algı-zihin yönetimlerine, programlarına karşı uyanık olarak “özgür irade”sini koruyabilen “bilinçli yurttaş”lar hem kendi toplumlarının, hem de gezegenin kurtulmasına katkılarda bulunacaktır.

Doğruyu bulmak ve doğru yoldan ayrılmamak dileklerimle...

Öğretmen Gönen ÇIBIKCI

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları