DOĞU ANADOLU GEZİSİ (lll) AĞRI

17.11.2022 14:37

Doğubeyazıt

Madem uzman değilsiniz ne demeye parmak atıyorsunuz sarayın orasına burasına. Yazıklar olsun. Yazıklar olsun o uzman kimlikli maymunlara. Yazıklar olsun o güzelim saraya tecavüz edilmesine göz yuman yetkililere. Binlerce kez yazıklar olsun. O sarayı aslına uygun olarak restore etmek bu kadar zor muydu bire gafiller?! Kaldırın başınızı da etrafınıza bir bakın, Avrupa’da bu işler nasıl yapılıyor bir göz atın-

 Sabah 08:00 de herkes otobüste yerlerini almış. Emel kızımız Kars Doğu Anadolu Bölgesi’nin en soğuk bölgesinde yer almaktadır. Kars'ta kışları uzun ve sert, yazları ılık hatta serin geçen bir iklim vardır. Kışın sıcaklıklar zaman zaman -39 °C'ye kadar düşer. Karla kaplı gün sayısı ortalama 120'den fazladır. Sık sık çığ düşer. Yol kenarlarında gördüğünüz şu çitler kar yağdığında yolun kapanmaması içindir.

Kars bozkırında 1250'ye yakın bitki çeşidi vardır. Bitkilerin en az 100 tane endemiktir, bu bitkiler dünyada sadece Kars bozkırında yetişir. İlkbaharın gelmesi ile birlikte yörede rengârenk çiçekler açar. Kardelenler ve düğün çiçeklerinin güzelliği bozkıra ayrı bir güzellik katar.

da sayımını yapmış, tekmilini de verdi. Herkes tamamdı. “Allah’ım bizleri kazasız belasız menzilimize ulaştır. Âmin.” Dualarımızı yaptık ve Yüce Mevla’mıza sığındık. Kaptan Sezgin aynı duyarlılıkla çevirdi kontağı. Celil beyi yine yoldan aldık. Onun otobüse girişini alkışlarla karşıladık. Bir gün öncesinden hepimizin sempatisini kazanmıştı zaten.

Hemen başladı anlatmaya: “Bu yolculuğumuzda rakım 2200 den 2600’e kadar ulaşacak. Zirveye ulaşınca otobüsümüzü sağa çekeceğiz ve tabelayı fotoğraflayacağız. Kars topraklarının büyük çoğunluğu bazaltik, kestane ve kahverengi topraklardan oluşmaktadır.

Akarsu vadileri boyunca sıralanan ovaların arasında yer alan Platolar*,  Sarıkamış'ın hemen güneyinden başlayarak, doğuda Arpaçay Vadisi’ne, kuzeyde Başgedikler Düzlüğü ’ne kadar uzanır. Sadece arpa ve buğday yetiştirilen ovalarda, son yıllarda sulamanın da ön plana çıkması ile şeker pancarı önemli ürünler arasına girmiştir.

Kars'ta en önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Çayır ve otlak alanlarının geniş yer kaplaması küçük ve büyük baş hayvancılığı geliştirmiştir. Kümes hayvancılığı da oldukça gelişmiştir. Kars kazı, Kars peyniri ve Kars balı sayabileceğim önemli gıdalardandır.

Kars Ermenistan’a sınırı olan bir ilimizdir. Ermenistan’ın Türkiye’ye 325 kilometrelik bir sınır hattı vardır.

Kars ikinci derece deprem bölgesidir.  Dünyanın en büyük fay hattı Etiyopya’dan Karsa kadar uzanır ve Amik Ovası’ndan Türkiye'ye giriş yapar. Ülkemizdeki kısmına Doğu Anadolu Fayı adı verilir.”

Yol boyunca sık sık polis çevirmesine takılıyoruz. Sezgin Kaptan bu çevirmelerden bizlerin hasar almadan geçmelerini sağlıyor. “Komutanım bu dördüncü çevirme, biz de bir yanlışlık olsaydı zaten sizleri haberdar ederlerdi.“ Diyor çevirme noktalarına gelince. Diyor demesine de jandarma yine de otobüsün içine girip bir göz atıyordu. Hayırlı yolculuklar dilemeyi de ihmal etmiyordu. Doğu ve Güneydoğu deyice akan sular duruyordu. 50 yıldır terörle mücadele eden bir ülke Türkiye. Düzeni sağlamak kolay olmasa gerek. Bu kadar can gitti. İşin ekonomisi terörün kökünü kazımak için harcandı. Terörle mücadelede sona gelinmiş olmalı ki; bugün biz Doğu Anadolu gezisi yapabiliyoruz. Elhamdülillah.

Rehberimiz eliyle işaret ederek, “orada, solda, ilerde kubbesi görünen bir kilise var. Ortodoks kilisesinin en büyük haç’ı oradadır.” Dedi.

“Büyük Selçuklu Alpaslan“ dizisinden hatırladım o haçı. Törenle göndermişlerdi ait olduğu yere. O yer bu yer olmalı. Arkadaşlara sordum hatırlayan var mı? yok. Seyretmiyorlarmış o diziyi. Gerekçe; kılıçlarla insanları kesiyorlarmış. Mazeretleri kabahatlerinden daha büyük. Amerikan filmlerinde kan gövdeyi götürüyor, çocuklarımızın elindeki bilgisayar oyunlarında aynı sahneler yer alıyor, bir şey olmuyor. Türk dizisi olunca “ o dizlerde kan var biz dayanamıyoruz o sahnelere“ deniyor. Bu ne yaman çelişkidir Allah’ım böyle.

Platonun ortasından etrafımıza baka hızla ilerliyoruz. Arazinin oldukça taşlı olan yerleri de var. Siyah siyah taşlar. O taşları öbek öbek oluşturarak tarıma elverişli hale getirmeye çalışmışlar. Farklı bir toprak yapısına sahip Kars. Zaman zaman da yer kabuğunun altına giriyoruz. Yollar çok sakin, sanki sadece bizim geçmemiz için yapılmış. 

Digor

Celil Hocanın anlatımları o kadar akıcı ki, yolculuğun nasıl geçtiğini bile anlayamadık. Bir ara “şurası Digor” dedi. Vadinin içinde bir ilçe. Rakım 1450. Güneyinde volkanik yağlıca dağı varmış. Yer kabuğunun altından gidişimizin sebebini şimdi daha iyi anlıyoruz. Önceleri Digor’da 8 kilise varken şimdi bir kilise kalmış. Kars merkezine uzaklığı 40 km. Nüfus 3.000 civarındaymış. Anlatılanlara göre, depremler ve PKK, Digor’u fena vurmuş. Yakın geçmişte PKK oradaki askeri birliğe füze bile fırlatmış. Ancak patlamamış. Yeni yeni toparlanmaya başlamış Digor. Digor’a kuşbakışı bakıyoruz. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerleşim merkezi gibi görünüyor. Kars’la birlikte 40 yıl Rus işgalinde kalan Digor; 22 Ekim 1920 tarihinde Rus işgalinden kurtarılmış.

Halıkışla köyü

Halıkışla Köyü Digor’a bağlıymış. Köyün yarısı Ermenistan tarafında yarısı Türkiye tarafındaymış. Çayın öbür tarafındaki Ermeni köyünün adı Bagaran. Arpaçay, köyü ikiye ayırıyor. Yol kenarında sağda sandıklar görüyoruz. Elma sandıkları, kırmızı kırmızı elmalar. Alt alta üst üste dizilmişler. Kendilerini göstermek için mücadele veriyorlar.  “Bizleri almadan geçmeyin” mücadelesi bu. Bizler de gördük olup bitenleri. Kaptan Sezgin otobüsü sağa yanaştırdı. Hep birlikte indik otobüsten. Güneş bütün cömertliğiyle yüzünü gösteriyor, ne güzel. Rüzgâr da püfül püfül esiyor.  Başında kimse yok elmaların. Derken bir bayan geldi. Hoş geldiniz dedi. Belli ki elmaların sahibesi. Evi 100 metre ileride. Bahçenin içinde bir ev. Ünal iki sandık elmanın hepsini satın aldı ve arkadaşlara elma ziyafeti çekti. Zaman zaman arkadaşlar böyle cömertlikler yapıyorlar. Elmalar sulu ve oldukça lezzetli. Uzun zamandır böyle elma yememiştim.

Aile hayvancılıkla uğraşıyor olmalı. Koyunlar ve ineklerin peşinde bir kız çocuğu gördüm. Başı yarım örtülmüş, basmadan fistanı var. Elinde de değneği. Kendisiyle konuşmak istedim, yaklaştım, kaçtı benden. Hem de koşarak. 15 yaşlarında olmalı. Ya biz ona güven veremedik, ya da o bölgelerde insanlar hâlâ tedirgin yaşıyorlar. Köyün içine girmek köylülerle konuşmak iyi olurdu ama vaktimiz yoktu.

Tuz Mağarası

Rehberimiz bundan sonraki durağımızın tuz mağarası olduğunu anons etti. “Oradaki sosyal tesislerin ihtiyaç molası için uygundur” dedi. Yüksekçe bir dağ. Görkemli bir girişi var mağaranın. Uzun yıllar Doğu Anadolu bölgesinin sofralık, sanayi ve karla mücadelede kullanılan tuzu buradan çıkarılmış. İçeriye girdik. Yol kenarlarında irili ufaklı mağaralar görüyoruz. Tuz çıkarmak için kazılmış buralar, adeta örümcek ağı gibi.  Mağara ışıklandırılmış, pırıl pırıl. Sonuna kadar yürüdük. En sonda biraz yukarıda merdivenle çıkılan bir yer var. Orada sunum yapılıyor belli ki. Oturmak için özel yerler yapılmış. Rehberimize sorduk bu neyin nesidir, burada sunum da mı yapılıyor?

“Üniversite öğrencileri ve özel konuklar olduğu zaman veya nefes darlığı çeken hastaları bilgilendirmek, mağarayı ve tuzu tanıtmak için yapılmış. Ancak ben bugüne kadar burada sunum yapıldığına şahit olmadım. Daha ziyade birilerinin para kazanması için yapılmış gibi duruyor.”

Tuz mağarası, terapi merkezi olarak kullanılıyormuş. Daha da geliştirmeyi düşünüyorlarmış.  Bilhassa solunum yolu hastaları için önemli bir merkez olacakmış. Dışarıya yapılan sosyal tesisler de aynı amaç için yapılmış. Terör belasından yeni yeni kurtulmaya başlayan bölge, kendine gelmeye başlamış. Bölge turizm açısından çok fakirmiş. Oysa turist çekecek zenginlikler oldukça fazlaymış. Bizim de gözlemlemelerimiz o yönde.

Mesela tuz mağarasının önünde yapılan tesisler yeni yapılmış. Yeni yapılmış yapılmasına da,  sadece tesis yapmak için yapılmış. Düşünülerek planlanarak yapılmamış. Engelliler ve yaşlılar için bir imkân düşünülmemiş. Türkiye’de engelliler ve yaşlılar yok farz ediliyor galiba. Gittiğimiz her yerde aynı sıkıntı. Tuvaletler uygun değil ve pis. Alaturka tuvaletler yapılmış. Bir iki adet de alafranga tuvalet bir de engelli tuvaleti yapılsa kıyamet mi kopardı? Tuvalet kâğıdı da yok. Parayla peçete satın alabiliyorsun. Tesisler yeni de yapılsa, kafa eski olunca işe yaramıyor. İsteyen arkadaşlarımız orada satılan tuzlardan aldı ve yolumuza devam ettik.

Doğu Beyazıt 

Doğubayazıt Ağrı iline bağlı bir ilçe. İran’a otuz beş kilometre uzaklıkta. İshak Paşa Sarayı bu ilçede yapılmış. Osmanlı mimarisinin, Anadolu’da günümüze ulaşabilen tek sarayıymış.

Dağın eteğine, ovaya hâkim bir yere yapılmış. Ova ayağının altında. Üç tarafı sarp dik bir tepe üzerinde inşa edilmiş. Tepenin üzerine konmuş bir kartal edasıyla seyrediyor ovayı. Tüm heybetiyle görenleri kendisine hayran bırakıyor.

Sarayın temeli 1685 senesinde atılmış, 99 sene sonra 1784 tarihinde tamamlanmış. Saray 7600 metre kare alana kurulmuş. İshak Paşa Sarayı bir sarayda bulunması gereken; harem, hamam, toplantı ve eğlence salonları, cami, muhafız koğuşları gibi tüm bölümlere sahip olarak inşa edilmiş. Her bir odada ocak ve dolap yerleri var. Sarayın dikkat çekici özelliklerinden biri de saraydaki ısıtma yöntemiymiş. Dünyanın ilk kalorifer tesisatı bu sarayda yapılmış. Şöyle ki; ocaklarda ısıtılan sıcak suyun, toprak künkler vasıtasıyla yapı içerisinde dolaştırılmasıyla bir nevi kalorifer sistemi oluşturularak iç mekânların ısıtılması sağlanmış. Özellikle bölgenin iklim koşulları da göze alındığında, o dönem itibarıyla ne kadar ileri bir ısıtma sistemi olduğu bugünün ilim adamları tarafından hâlâ şaşkınlık ve hayranlıkla karşılanıyormuş.

Sarayın, bazı bölümleri tek, bazı bölümleri iki, bazı bölümleri ise üç katlı. Zemininden kaynaklanan bir durum olmalı. Sarayın 366 odası varmış. Odaların kendilerine açıldığı iki büyük avlusu var.  Saray öylesine büyük ki, içinde barındırdığı cami, divan odası, fırın, mutfak, ahırları ve hamamıyla sanki küçük bir şehir... Topkapı sarayına benzetenler de varmış İshak Paşa sarayını. Konumu, görkemli mimarisi, anıtsal taç kapıları, taşa hayat veren motifleriyle tam bir sanat abidesi. Bu taş yapının her karesinde Selçuklu sanatının karakteristik özelliklerini görmek mümkün.

Birinci avludan ikinci avluya anıtsal taç kapıdan geçiliyor. Taç kapı başta olmak üzere, sarayın birçok bölümünde ve mezarlığında servi ağacı motifi var. Uzun ömrü temsil edermiş. Başka kabartma tekniği ile yapılan değişik figürler, geleneksel Türk - İslam sanatının güzel örnekleri de var. Sarayda bir de türbe var. Türbenin İshak Paşa’ya ait olduğu düşünülüyormuş. Sekizgen planlı türbe, hareketli cephesiyle dikkat çekiyor. Ayrıca avluda, bölge halkı arasında 'süt çeşmesi' olarak bilinen, bir musluğundan süt, bir musluğundan su aktığı söylenen bir de çeşme bulunuyor.

Attığımız her adımda tarih, baktığımız her bir köşede sanat, incelediğimiz her bir motifte Türk - İslam kültürüyle yoğrulmuş Selçuklu sanatının geleneksel örnekleri karşısında hayran kalıyor ve büyüleniyoruz.

Zülfikar’ın saraya inmesi oldukça zor olduğundan onu yukarıda dinlenme tesislerinin yanında bırakmıştık Kadir ile birlikte. Sarayın içine girince mutlaka bu muhteşem eseri Zülfikar’ın da yakından görmesi gerektiğini düşündüm. Emin kardeşimle bu düşüncemi paylaştım.  Biraz sonra baktım, Zülfikar gruba dâhil olmuş. Fevkalade duygulandım. İyi ki varsın Emin kardeşim. Çok teşekkür ediyorum. Bu vesileyle bütün grup arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Zülfikar ile yakından ilgilendiler. Hatta Kars’ta otelin salonunda Funda Hanımla uzun uzun sohbet ettiklerine şahit oldum, çay eşliğinde…

Sarayı gezmek bizim 3 saatimizi aldı. Müthiş bir yapı, eşsiz bir işçilik, sanat abidesi gibi orada öylece duruyor ve yıllara meydan okuyor. Okuyor okumasına da tabi ki zamanla yorulmuş. 350 seneden beri ayakta duruyor. Kolay değil. Yorgunluğunu giderecek bir dost da bulamamış. Birileri gelmiş, senin biraz yükünü alalım, ağrıyan yerlerine ilaç olalım demiş. İnanmış ona ve kendini teslim etmiş. O da ağrıyan tüm azalarını, kolunu, bacağını, kaburgalarını kırmış. Şimdilerde inim inim inliyor, zor nefes alıyor, gözyaşı döküyor. Kurtarın beni bunların elinden diye her gelene dert yanıyor, yardım istiyor onlardan. Derken, birileri de bu sesi duymuş, tamam ben uzmanım senin yaralarını sararım demiş. Kuyuya düşen yılana sarılır derler ya, o da sarılmış. İnandırmış onu. Oysa onun asıl maksadı para tırtıklamakmış.  O da yaralarını tedavi etmek yerine pansuman yapmış ve iyice kötürümleştirmişler o güzelim sarayı.

Maalesef ilklerin altına imza atan o muhteşem eseri tanınmaz hale getirmişler. Sarayın restorasyonundan bahsediyorum. Bire gafiller, hiç mi vicdanınız yok sizin, madem uzman değilsiniz ne demeye parmak atıyorsunuz sarayın orasına burasına? Yazıklar olsun. Yazıklar olsun sizin gibi uzman kimlikli maymunlara ve o maymunların o güzelim saraya tecavüz edilmesine göz yuman yetkililere. Binlerce kez yazıklar olsun.

O sarayı aslına uygun olarak restore etmek o kadar mı zor bire gafiller? Kaldırın başınızı da etrafınıza bir bakın, Avrupa da bu işler nasıl yapılıyor bir göz atın.

Ahmed-i Hani 

Sarayın biraz yukarısında yaklaşık 500 metre uzakta Şeyh Ahmed-i Hani’nin türbesi var. Yanı başında bir de cami. Ahmed-i Hani 1651 yılında Hakkâri yakınlarında Han köyünde doğmuş. Hâni, Doğu Anadolu’nun birçok yerini dolaşarak Arapça, belâgat ve dinî ilimleri okumuş; ayrıca astronomiyle ilgilenmiş. Bilhassa Suriye medreselerinde antik Yunan Felsefesini, Mezopotamya ve İran medreselerinde tasavvufu, astronomi, şiir ve sanat tekniğini okumuş. Ahmed-i Hâni Arapça, Farsça ve Kürtçe‘ye hâkim bir ilim adamıymış. Mem-û Zîn adlı mesnevisini Cizre‘de yazmış. Ahmed-i Hâni 1707'de Doğubayazıt'ta Hakka yürümüş.

Eminin düdüğü acı acı çalmaya başladı, gitme zamanı. Allah rahmetiyle muamele etsin. Bu bölümü Ahmed-i Hâni’nin şiirlerinden örneklerle bitirelim:

 

“Fakat sıradan insanların çoğunluğu bilgisizdir,
Kendi nefislerini bilmez, tanımazlar.
Olgun değil, ahmak ve akılsızdırlar,
Ya da zahit, sofu ve din bilginleridirler,
Onlar cahil, kara cahil ve sefildirler,
Mürşitsiz, öncüsüz ve kılavuzsuzdurlar.”

 

******

 

“Meclisin emiri gülmüyorsa, mutripler ne yapsın?
Gülümseyen bir gonca yoksa sevdalı bülbüller ne yapsın?
Öğrencinin öğrenmekte, yetişmekte gözü yoksa
Bilgenin dağarcığındaki bilgiler ne yapsın?
Hâni’nin şiirleri birer incidir, birer uyarıdır ama
Memlekette okuyucu yoksa şairler ne yapsın?”

 

*- Plato; rakım açısından yüksek yerlerde, akarsuların yıllar boyu akması sonucunda oluşturduğu hafif engebeli veya düz olan yeryüzü şekilleridir. Akarsular yıllar boyu akarak yeryüzünde derin yarıklar meydana getirir. Bu oluşan yarıkların içerisine girmeyen bölgeler ise yüksekte kalır. Bu şekilde yüksekte kalan yeryüzü şekillerine plato adı verilmektedir.-

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları