DOĞU ANADOLU GEZİSİ (ll)

09.11.2022 20:14

Ani Harabeleri

-İnsanların hem karnını doyuran hem de geleneklerini hatırlatan böylesine geleneğine düşkün o kişiyle, mekân sahibi ve aşçısı ile tanışmak istedim ve tanıştım. Meğer garson olarak bize hizmet edip hal-hatır soranlardan birisiymiş mekân sahibi. Beyefendi bir işadamı. Hemen aşçısını da çağırdı. Genç ve güzel bir bayan. Öğretmenlikten ayrılarak bu mekâna aşçı olarak gelmiş. Menüler onun onayından geçmeden sofraya gelmiyormuş-

 

İkinci gün. Saat 08, otobüste yerimizi aldık. Sezgin kaptan çekti besmeleyi ve bastı gaza. İlk durağımız Ani Harabeleri. Emin, Kars rehberimiz Celil Hoca’yı yoldan alacağımızı anons ederken, birden arkadan sesler yükselmeye başladı, “Fatma seçmen yok, Fatma seçmen yok!” Emel kızımız görevine alışamamış olmalı ki tam sayıyı almadan otobüse yol vermiş. Biraz ilerden geriye döndük. Fatma Seçmen, otelin önünde bize el sallıyor, otobüs öbür şeritte seyrettiği için de kaptan sezginin, “bekle, oraya geliyoruz” şeklindeki ikazlarına aldırmadan, gidiyor olduğumuzu düşünerek el sallayarak otobüse doğru koşuyor.

Biraz sonra olduğu yerde kalakaldı. Geriye döndüğümüzü anladığı için mi yoksa otobüsten ümit kestiği için mi, onu kestirmek zor.

Otobüse biner binmez bir alkış tufanı koptu, deme gitsin. “Seçmen, Seçmen” diye tempo tutuyordu arkadaşlar. Neredeyse sevinçten ağlayacaktı Fatma Hanım. Gezilerin güzel tarafları bunlar, şakalaşmak, birlikte gülmek, birlikte ağlamak.  Emel affetmedi Fatma seçmeni, ilk günün cezasını hemen kesti. Hem de 20 TL. İtiraz kabul edilmedi. Sayım yapmadan yola çıkmaya müsaade ettiği için 10 TL. da Emin’den Emel’e ceza geldi.

Berlin’den beri Fatma Seçmen rahatsızdı. Hastaneye götürelim teklifimizi reddetti. Dinlenirse iyileşirmiş. Öyle dedi. Söz de dinlemiyor. Gece rahatsızlanmış, oda arkadaşı Gülcan hanım Emin’i haberdar etmiş, birlikte hastaneye gitmişler. Serum takmışlar ve birkaç da hap v ermişler. Sabah geç kalmasının sebebi de hastalıkla ilgiliymiş. Kural kuraldır, bir kez delinirse herkes benzer mazeretler üretmeye başlayacağı için Emel geri adım atmadı, haklıydı.

Kars rehberimiz Celil Hoca. Evinin önünden aldık onu. Mocca Dergisi’nin birkaç sayısını da verdik. İki gün bizimle olacak. Güven veren bir duruşu var.  Hoş beşten sonra hemen aldı mikrofonu eline başladı anlatmaya. İki gün boyunca hiç nefes almadan anlattı.
Otobüste de anlattı tarihi eserlerin önünde de, her yerde anlattı. Mesleğine âşık dertli bir kişilik, yapılan yanlışlıkları kabullenemeyen bir duruşu da var. Tarihi eserlerin katlediliyor olması onu çok yaralamış. Yapılan yanlışlıkları gerekli mercilere de yazıyormuş, bildiriyormuş. Ancak olumlu ve olumsuz bir cevap, alamıyormuş, alamamış. Doğubeyazıt’ta ayrıldı bizden.

Ruslar Kars’ta 40 yıl kalmış. Bu süre içinde yaptıkları taş binalar iklim şartları göz önünde bulundurularak yapılmış. Hâlâ ayakta olanlar var. Anıt gibi öylece duruyorlar.  Ruslardan sonra yapılan binalar ise iklim şartları göz önünde bulundurularak yapılmamış. Estetik ve sağlık düşünülmemiş. Düzensiz bir yapılaşma var Kars’ta. Lenin TBMM ile bir antlaşma yaparak Kars’tan çekilince(1921), göç başlamış. Daha sonra da Kars’a bir çivi bile çakan olmamış, ne yapıldıysa son 20 yılda yapılmış(2022). Zaman içinde Ardahan ve Iğdır Kars’tan koparılıp kendi başlarına il yapılınca da Kars sanki karanlığa gömülmüş. Gelişme durmuş.

Bu gezide, oğlum Zülfikar, Hureyre ve onun nişanlısı Zelifa ile birlikte seyahat ediyoruz. Annelerinin yokluğunda benim teselli kaynaklarım. Zülfikar’ı kaptan yardımcısı Kadir’e emanet ettik. Kadir gezi sonuna kadar, hiç ayrılmadı Zülfikar’dan ona müteşekkirim.  Onlar faytonla gezdiler Ani’yi. Bizler ise yaya. Üç saatte tamamladık turu. Ani’ye görkemli bir kale kapısından giriliyor. Orijinal motiflerin bulunduğu kapıdan. Celil Hoca, grupta Türkçe bilmeyenler veya az bilenler için İngilizce de anlatıyor. Geçmişte Ani’de 200 bin insan yaşamış. Zamanla bir taraftan Moğol istilaları bir taraftan depremler Ani’nin yerle bir olmasına vesile olmuş. Ayakta kalan eserler bir elin parmağı kadar. Nakkaş kilisesi, Meryem Ana Kilisesi(Katedral), Dikran Honentz Kilisesi, Kızlar Kilisesi, Menuçehr Camii. Agora meydanı da belli belirsiz ayakta kalabilen eserlerden. Rusların, çekilirken yıktıkları caminin temellerini ve minaresinin merdivenlerini de görebiliyoruz.

1947 ye kadar halk mağaralarda yaşıyormuş Ani’de. Mağaraları görebiliyoruz, karşı tepenin eteğinde. Çoğu depremde toprağın altında kalmış. Arpa çayın öbür tarafı Ermenistan bu tarafı Türkiye. Tam Arpaçay’ın kenarında bir kilise ve bir de köprü var.

Katedralin önünde ‘Gaziantep Büyükşehir Yardım Gönüllüleri Derneği ile karşılaştık. Kızlardan oluşan bir grup. Onlarla kısa da olsa sohbet etme imkânımız oldu. Cana yakın kızlar. Gözleri pırıl pırıl. Yakalarında rozetleri var. Anlaşılan yaptıkları işleri severek yapıyorlar ve tanınmak istiyorlar. Anlamlı bir organizasyon. Şahinbey ilçesinde kurulmuşlar. Ancak profesyonel bir rehberleri yoktu. O kadar masraf ve o kadar da yol. Profesyonel rehberleri yok. Anlaşılabilir gibi değil.

Ani, 961-1045 yılları arasında Pakraduni Hanedanlığının başkenti olmuş. 11. ve 12. Yüzyılda Selçukluların hâkimiyeti altına girmiş.  Ani'deki ayakta kalan en önemli İslam eseri Ebu'l Menuçehr Camisiymiş ve 1072 yılında Şeddadî emiri Menuçehr tarafından yaptırılmış. Orada öylece duruyor. Anadolu’da yapılan ilk cami. Aslına uygun olarak yapılacağı günü bekliyor. Her gelen ziyaretçisine dert yanıyor, “Ben çok acı çekiyorum. Benim yaralarımı saracak, uzman hekimlere ihtiyacım var.” Oraya gidip te Menuçehr Camii’nin iniltisini duymamak mümkün mü?

Bugün itibariyle Ani ören yerinde, Bronz ve Demir Çağı’na ve Urartular dönemine ait eserler bulunmuş. Ayrıca Zerdüşt Ateşgedesi olabilecek bir yapı da mevcutmuş. 1001 kilise şehri veya 40 kapılı şehir diye de adlandırılan Ani'nin altında bir yeraltı şehri varmış. Oralar daha ziyarete açılmamış. Velhasıl Ani anlatmakla bitecek bir ören yerine benzemiyor, gezip görmek gerekiyor.

Han-ı Hanedan

 

Ani’den ayrıldık. Öğle yemeği için Kars’a doğru hareket ettik. Kars kazı yiyeceğiz. Yani tandırda kaz çekmesi. Kaz çekmesinin en iyi pişirildiği ve servisinin yapıldığı söylenilen Han-ı Hanedana gittik. Önce çorba geldi. Yöresel Evelik Aşı (çorba). Yayladan sofraya uzanan şifa olarak tanıtılıyor. Oldukça lezzetli bir çorba. Gezilerin önemi de işte burada yatıyor. Değişik tatlar ve lezzetlerle tanışıyorsunuz.  Arkasından ana yemeğimiz geldi. Tandırda kaz çekmesi. Ben yanına yoğurt istedim. Süzülmüş manda yoğurdu getirdiler.  Tatlı olarak Pargalı tatlısı. Pargalı İbrahim geldi hemen aklımıza. Görüntüsü fevkalade güzel. Çatalı ve bıçağı tabağa koymuşlar üzerine çikolata serpmişler sonra da çatal ve bıçağı tabaktan almışlar. İzleri tabakta öylece kalmış. Estetik. İştah açıcı. Hani ‘Yeme de yanında yat.’ derler ya o cinsten. Yemekten sonra sade Türk kahvesi ikram edildi. Yanında lokumu ve suyu ihmal edilmemiş.

İnsanların hem karnını doyuran hem de geleneklerini hatırlatan böylesine geleneğine düşkün o kişiyle, mekân sahibi ve aşçısı ile tanışmak istedim ve tanıştım. Meğer garson olarak bize hizmet edip hal-hatır soranlardan birisiymiş mekân sahibi. Beyefendi bir işadamı. Hemen aşçısını da çağırdı. Genç ve güzel bir bayan. Öğretmenlikten ayrılarak bu mekâna aşçı olarak gelmiş. Menüler onun onayından geçmeden sofraya gelmezmiş. Yaptıkları işin ne kadar anlamlı olduğunu duygularımı da katarak anlattım onlara…

Restoranlarda erkek aşçılara alışık olduğumuzdan, bir bayanın aşçı olarak bizi selamlaması da ezberimizi bozdu elbet.

Peynir Müzesi

Yemekten sonra Peynir Müzesi’ne gittik. Gravyer başta olmak üzere birçok çeşit peynirin üretildiği Kars'ta, Peynir Müzesi açılmış. Tarihi Süvari Tabyası’nda açılmış bu müze. Tabya restore edilerek müzeye dönüştürülmüş. Ne kadar da hoş olmuş. İstenirse neler oluyor neler.

Peynir Müzesinde ahır bölümü, içi süt dolu güğümler, yaylalardaki yaşam ve peynir yapımı ile peynirin imalatının serüveni anlatılmış ve canlandırılmış. Müzenin giriş bölümüne ise yine temsili olarak üst üste onlarca gravyer peynir yerleştirilmiş. Alışageldiğimiz müzelerden farklı bir müze. Türkiye’de bir şeylerin değiştiğini fark edebiliyoruz.

Sarıkamış

Kars’a gelip de Sarıkamış şehitlerine gözükmeden, onlarla selamlaşmadan gitmek olmazdı. Geç saatte de olsa vardık huzura ama şehitlerimiz yüzümüze bile bakmadılar. “Biz uğruna can verdiğimiz bu toprakları sizlere emanet ettik. Hayatımızın baharında canımızı vererek emanet ettik. Vatan sağ olsun dedik, şimdi sizler bu topraklara o insanları yeniden kendi elinizle davet ediyorsunuz, onlarla işbirliği yapıyorsunuz, yazıklar olsun sizlere!“ dediler. İster istemez boynumuzu büktük, elimizi önden bağlayarak 3.000 kilometre uzaktan geldiğimizi söyledik. Anlayışla karşıladılar. Türkiye’de olup da onlara hiç uğramayanlar da varmış. Yine de bizi bağırlarına bastılar. Kucaklaştık onlarla. Hatıra fotoğrafı çekilmeye müsaade ettiler ve gözyaşları içinde ayrıldık huzurdan. Aziz şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Sarıkamış, Horasan'da kurulan Selçuklu-Türk İmparatorluğu tarafından vatanlaştırılmış.  Selçuklunun gayesi İslam tefekkürünü dünyaya yaymak ve yaşatmaktır. 16 Ağustos 1064 tarihinde Alparslan'ın, Bizans Kalesi Ani şehrine, Kars kalesine, Allahü Ekber ve Soğanlı Dağlarına hâkimiyet kurmasıyla Sarıkamış da bir Türk vatanı olmuş. Ta ki, 3 Mart 1878 de Ayastafanos, 13 Temmuz 1878 tarihinde Berlin Antlaşmaları imzalanana kadar.  O tarihten sonra Kars, Batum ve Ardahan harp tazminatı olarak Ruslara bırakılmıştır. Bu hal tam 40 yıllık simsiyah günleri içine almıştır.  Bu bitmez tükenmez acı günlerde Sarıkamış yöresindeki halk çektiği ıstırapları yanık türkülerinde dile getirmişlerdir.

1914 yılında Enver Paşa komutasında meşhur Sarıkamış Harekâtı başlamıştır. Ağır kış şartları nedeniyle ordumuz kış şartlarında daha fazla ilerleyememiş ve yenilgiye uğramıştır. Bu sonuç tarihe korkunç bir facia ve acı bir hatıra olarak geçmiştir. 90.000 şehit. Tamamen donarak ölen 90.000 kınalı kuzu.

Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkan Vekili Dük Aleksandroviç Pietroviç Sarıkamış'ta gördüklerine anılarında şöyle yer vermiş:
"İlk sırada diz çökmüş 9 kahraman. Mavzerleriyle nişan almışlar, tetiğe asılmak üzereler ama asılamamışlar...

İkinci sırada cephane taşıyanlar var, sandıkları bir avuçlamışlar ki, kâinattan hırslarını almak istiyor gibiler. Öylesine kaskatı kesilmişler...

Ve sağ başta Binbaşı Nihat. Dimdik ayakta, başı açık, saçları beyaza boyanmış, gözlerini karşıya dikmiş...

Allahuekber dağlarındaki son Türk müfrezesini teslim alamadım. Bizden çok evvel, Allah'larına teslim olmuşlardı."

Aman Allah’ım; Yürek mi dayanır bu acıya.

Peynir almak için zaman

Emin kardeşimiz peynir alacak zamanımız olmadığı için geç saatte de olsa müessese sahibini bekletmiş. Sarıkamış dönüşü vakit kaybetmeden doğruca o müesseseye gittik. Saat 22:00 de dükkân açık. Önce bize kısaca peyniri tanıttı müessesenin sahibi. Genç bir delikanlı. Anlaşılan babadan oğula devredilmiş müessese.

Kars gravyer peyniri genellikle saf inek sütü veya inek ve keçi sütü karışımı ile yapılırmış. Kars gravyeri, 1878 yılında İsviçreli bir peynir üreticisi olan David Moser'in Kars, Boğatepe’yi ziyareti sırasında bölgeyi peynir yapımına uygun bulması ile ortaya çıkmış. Köyde küçük bir peynir fabrikası kurularak üretime başlanmış. Avrupa da ‘Dağ sütleri’, ‘dağ peynirleri’, ‘Alpin peynirleri’ isimli gruplarla yarışırmış Kars peyniri.  Kars’ta 2 bin 400 - 2 bin 800 rakım aralığında üretilen bu peynirler de bu değerli peynirler sınıfına giriyormuş. Genellikle kahvaltıda tüketilen gravyer, Kars gibi bazı bölge ve şehirlerde; hazma yardımcı olduğu gerekçesiyle yemek sonrası yeniliyormuş.

Alışveriş saat 24:00’e kadar sürdü. Sabah 08:00 de Doğubeyazıt’a hareket.

Devam edecek

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları