BERLİN-DENİZLİ HATTI (4)

27.08.2021 22:54

Osman Gazi Köprüsü ile girdiğimiz otoyol, bizi Aydın’a kadar ulaştırdı. Yol kaymak gibi. Size kalan sadece direksiyon hâkimiyeti. Arabanız hedefinize doğru kayıp gidiyor zaten. Aydın -Denizli arası bölünmüş yol. Otoyol çalışmaları devam ediyor.

Aydın Denizli arasında, yol kenarlarına tezgâhlar kurmuşlar; incir tezgâhları, ağacından yeni koparılmış taze incirler bunlar. Tam mevsimi. İncirlerle ilgilenmesek saygısızlık olacaktı. Ağacın dalından inmişler, yol kenarına kadar gelerek bizlere tebessüm ediyorlar, boyunlarını da bükmüşler, al beni-götür der gibi… Bu kadar cilveye can mı dayanır, indik arabamızdan önce pazarlık yaptık sonra da taktık kolumuza doğru eve. Güzel bir banyodan sonra koyduk sofraya. Koyduk koymasına da herhalde biraz fazla ilgilendik incirlerle, nerede duracağımızı kestiremedik, sonrasında olanlar oldu…

Saat 19:00’da kız kardeşimin evinin önündeydik. Balkonda oturuyorlarmış. Onlar bizi bir gün sonra gelecek sanıyorlardı. Sürpriz yaptık. Pür telaş aşağıya indiler. Kucaklaşma faslı sokakta başladı. Annem balkondan bağırıyor. O yürümekte zorluk çekiyor. Bagaj bir anda boşaldı.

Yolculuk üzerine sorular soruldu. Cevapladık. Ee anlatın hele, Stuttgart’ta ne işiniz vardı. Oldu mu o iş… Anlaşılan merak edilen biz değiliz, Stuttgart’ın hikâyesi. Bu arada yemekler hazırlandı. Yol yorgunu olduğumuz için, sohbeti ertesi güne bırakarak odalarımıza çekildik.

Ertesi gün hoş geldiniz demeye gelen misafirlerimiz vardı. Hal hatır sorma faslı bitince günlük siyasete hızlı bir şekilde dalış yaptık. “Almanya’dan Türkiye nasıl görünüyor?” şeklinde bir soru ile açıldı perde. Bu soru, takip eden günlerde başka mekânlarda da soruldu.

“Özellikle Avrupa ülkelerinden Türkiye; bir diktatör tarafından halkı esir alınmış bir ülke olarak görülüyor. Halkı açlık sınırında olan bir ülke. İşsizlik almış başını gitmiş. Ekonomisi çökmüş. Komşularıyla da arası iyi değil… Böyle bir ülke Türkiye.” dedim.

“Burada yaşayan sizler nasıl görüyorsunuz, gerçekten yurt dışından görüldüğü gibi midir Türkiye? “

“Fazlası var azı yok” dediler.

Kafalar oldukça karışık ve öfkeliler. İktidarın Suriyeli ve Afganistanlı mültecilere yaklaşımı ilk sırada hemen masaya konuverdi.

Afganistanlılar şu anda kurtuluş savaşını veriyorlar. Türk Halkı onların yanında olmalıdır. Onlar biz kurtuluş savaşı verirken, bileziklerini, küpelerini, ceplerindeki son kuruşlarını bize gönderdiler. Biz de o paralarla İş Bankası’nı kurduk. Taliban terörist değildir. Onlar vatanının bütünlüğü için mücadele eden vatansever yiğitlerdir. Onların din anlayışlarını sonra tartışacağız. Şimdi değil. Taliban’ın din anlayışının Cübbeli’nin, Diyanet İşleri başkanlığının, tarikatların, Nihat Hatipoğlu’nun, Cevat Akşit’in din anlayışından farkı yoktur. Taliban’ın din anlayışı üzerinden Afgan halkı mahkûm edilemez.” dedim. Demesine dedim de, hepsi beraber, kuyruğuna basılmış kedi gibiler, hemen başladılar oturdukları yerde kıpırdanmaya. Bir sağa bir sola devriliyorlar. Ellerini nereye koyacaklarını bilemiyorlar,  bazen de işaret parmaklarını sallayarak konuşmalarını güçlü hale getirmeye çalışıyorlar. “Mülteciler ekmeklerini bölüyormuş, onlar yüzünden işsizlik artıyormuş, tecavüzler artıyormuş, hırsızlık artıyormuş… İktidar partisi mülteci politikası yüzünden, 2023 seçimlerinde kaybedecekmiş, gitse de kurtulsak bu diktatörden…”

Konuştuğum kişiler, adına Süleymancı denilen cemaate, Saadet Partisi’ne, İyi Parti’ye ve de Fetö terör örgütüne mensup kişiler veya onların yakınları. Benim akrabalarım bunlar.

-“Şurada bir seneniz kalmış, Erdoğan gitti diyelim, yerine kimi koyacaksınız?”-

-“Ondan sonrasına bakarız. Önce Erdoğan gitsin de sonrası kolay...”

-“2000 yılında gayrisafi Milli gelir ne kadardı Türkiye’de?

-“2.000 Dolar.”

-“Şimdi ne kadar, yani 18 sene sonra?”

-“8.000 Dolar.”

-“2.000 yılında iflas etmiş bir Türkiye vardı değil mi? Hastaların, hastane masraflarını ödeyemediği için hastanelerde rehin kaldığı bir Türkiye. SSK iflas etmişti, başında Kemal Kılıçdaroğlu vardı. İlaç paralarını ödeyemiyordu hastalarına?

Doğru mu?”

-“Doğru.”

“Aradan 18 sene geçti. Şimdi isteyen istediği hastanede ücretsiz muayene olabiliyor ve ilaçlarını alabiliyor, doğru mu?”

“Doğru”

-“İhtiyacı olan herkese emekli maaşı bağlanmış, işsizlik maaşı bağlanmış, eğitim üniversite dâhil olmak üzere parasız, askeri vesayet kalkmış öyle zırt-pırt aklına gelen darbe yapamıyor, savunma sanayi gelişmiş, iyi kötü isteyen herkesin altında bir arabası da var vb.

Doğru mu?”

“Doğru.”

-“Ben anlamakta güçlük çekiyorum, siz bu Erdoğan’dan tam olarak ne istiyorsunuz?

“Erdoğan’ın gitmesini istiyoruz?”

Erdoğan gitti diyelim, yerine kimi getireceksiniz?

“Kılıçdaroğlu var, Ekrem İmamoğlu var, Mansur yavaş var, Mehmet Şimşek var…” Bunlar önemli de değil, birisi bulunur mutlaka, ama önce Erdoğan gitsin.

Neden iktidar demiyorsunuz da sadece Erdoğan diyorsunuz?”

“Yolsuzluklar var, zinayı yasaklayamamış, içkiyi yasaklayamamış, ihtiyaç olsun olmasın durmadan cami açıyor. Her tarafa İmam-Hatip Lisesi açıyor, Fetö damgası vurularak haksız yere insanlar işlerinden atılmış, hapislere atılmış. Suçlu mu suçsuz mu ona bakılmıyor. Banka Asya’ya para yatırdı, Fetö’nün yurtlarında kaldı, üniversitelerinde okudu diye insanlar içeriye alınıyor. Bu insanlar suçsuz. Bundan sonra sıra Süleymancılara gelecek, ondan sonra da Adıyamanlılara. Bu adam tarikat düşmanı, din düşmanı…

Anlaşılan o ki, Erdoğan düşmanlığı Erdoğan’ın Müslümanlığından kaynaklanıyor. Bir kısım insanlar Erdoğan’ın şeriat getireceğini düşünüyor bir kısım insanlar da “Erdoğan içkiyi niçin yasaklamıyor, niçin zinayı serbest bırakıyor” diyor. Velhasıl Erdoğan ne İsa’ya yaranabiliyor ne de Musa’ya.

İnsanlar tamamen algıdan besleniyorlar. Yolsuzluk yapıyor şeklindeki sözler işin bahanesi, yolsuzluk konusu kendilerinin de özelliği. Türkiye’nin iflası onların yaptıkları yolsuzluklar yüzünden değil midir?

Ve ben bu insanları saygı ile dinledim, sonra da onlara saygı duydum. İşlerini iyi yapan bu ‘algı üreticilerine’ saygı duydum. Çünkü çalışıyorlar, bir şeyler üreterek insanları manipüle etmesini çok iyi biliyorlar. Bu işi çok iyi yapıyorlar.

Bu kadar dezenformasyona rağmen, AK Partililer ne yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, bu algıların hafızalardan silinmesi için neler yapıyorlar diye biraz araştırdım; benim gördüğüm kadarıyla hiçbir şey yapmıyorlar, sadece algı değirmenine su taşıyorlar.  Onlar şımarmışlar. Hak etmedikleri makam ve mevkileri onları sarhoş etmiş. Belediye başkanları bilbordlara resimlerini asmakla meşguller. Bu resimleri bizler üçüncü dünya ülkelerinde görürdük.

Allah şımarık insanları sevmez. Zalimleri sevmez, egoistleri sevmez, paraya-pula, makama köle olanları hiç sevmez. Nankörleri sevmez. Allah sevmediği insanlara yardım da etmez. Müslümanı Peygamberimiz şöyle tarif eder;

”Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir.”

“Kendin için istediğini başkası için istemedikçe mümin olamazsın.”

 

Peygamber böyle tanımlıyor Müslümanı. Müslüman olan bu buyrukların çerçevesinden dışarıya çıkamaz, hatta burnunu bile çıkaramaz, bırakın çıkmayı çerçeveyi bile zorlayamaz.

Hem Müslümanım diyeceksin hem de Peygamberimiz’in tanımının dışında kalacaksın…

Önemli bir örnek; iki sene önce de yazmıştım bugün yine yazmak durumundayım. Ben bizzat gördüğümü yazıyorum. Çöp bidonlarının ağızları 39 derece sıcaklıkta hâ açık duruyor. Bu bidonlar ülkeye mikrop pompalıyorlar. Sokaklar pislik içinde. Edirne’den Denizli’ye kadar hep böyle. Ülkenin başka yerlerindeki belediyelerin de bunlardan farklı olduğunu sanmıyorum.

Can dostum Faruk Kâhya Hoca’nın babasının vefatı münasebetiyle Denizli’den Fethiye’ye gittim. Bu hüzünlü gününde yanında olmak istedim. Ona sabırlar diledim. Bir gün de misafiri oldum.  Sağ olsun acılı gününe rağmen bizimle ilgilendi. Fethiye’de gezdirdi.

Sahil kenarına indik, Babadağ Paragliding Merkezine çıktık. Kaya Mezarlarını gördük, fotoğraflarını çektik, âşıklar tepesine çıktık. Yanımızda mâşukumuz yoktu ama onları hayalimizde canlandırmak bile iyi geldi. Ben kendi adıma söylüyorum… Faruk Hocamın kendi elleriyle pişirdiği ve fesleğenle tatlandırdığı Kefal balığını yedik ve Berlin’de görüşmek üzere vedalaştık. Eşi Medine Hanıma ve oğlu Ramazan’a da çok teşekkür ederim.

Fethiye’de de aynı manzara var, çöp bidonlarının ağzı orada da açık. Hava o gün 42 derece idi. Fethiye herkesin gözü ününde bir şehir. Ama o şehir, gelenleri güzellikleriyle değil, mikroplarıyla tanıştırıyor. Olmaz böyle bir anlayış. Ben dinin buyruklarından vazgeçtim. Onları takan falan yok zaten. Be mübarek insanlar 21. Asırdayız. Hiç mi hijyen kurallarından haberiniz yok.

Bu yazımı bir ayet ve bir hadisle sonlandırayım. Tövbe Suresinin 24. Ayeti:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz/menfaat çevreniz, elde ettiğiniz mallar, kesadından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden konutlar sizin için Allah'tan, resulünden ve Allah yolunda cihattan daha sevimli ise artık Allah, emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, yoldan ayrılmış bir topluluğu doğruya ve güzele kılavuzlamaz."

Hadis, “Öküzün kuyruğuna yapışır da cihadı ter kederseniz, Allah sizi zelil eder, ta ki tekrar cihada (iyiliği hâkim kılmak için yapılan mücadele)  dönünceye kadar.“

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları