LVM Fikret Odağ

BATI KARADENİZ GEZİSİ (V)

30.03.2020 22:55

-Amasra- Zonguldak-Devrek- Amasra’yı tepeden seyrediyoruz. Sultan Fatih’in seyrettiği gibi. Harika bir manzara. Allah sanki Amasra’yı özene bezene yaratmış. Denizle orman iç içe…

-Amasra- Zonguldak-Devrek-

Amasra’yı tepeden seyrediyoruz. Sultan Fatih’in seyrettiği gibi. Harika bir manzara. Allah sanki Amasra’yı özene bezene yaratmış. Denizle orman iç içe girmiş, sarmaş dolaş, dans ediyorlar. Adaların kimisi birbirine köprü ile bağlanarak elele vermiş, gelen gideni selamlıyorlar, bazı adalar da öylece seyrediyor, yerinden kımıldamadan olan biteni. Hallerinden oldukça memnun görünüyorlar. Deniz masmavi, zaman zaman adalara kadar gelip okşuyor onları hafif hafif, incitmeden, sessiz ve sakin. Fatih Sultan Mehmet’in ‘dünyanın gözü’ dediği yer, Amasra. “Lala Lala! Çeşm-i Cihan bu mu ola?”

1453 yılında mutlaka bugünden daha güzeldi Amasra, bakirdi. Ancak insanlar İstanbul’u rahat bırakmadıkları gibi Amasra’yı da rahat bırakmamışlar. Her tarafına çomak sokmuşlar, delik deşik etmişler. Amasra feryat ediyor, Fatih’e duyurmaya çalışıyor sesini, Fatih duymasa da belki torunları duyar ümidiyle yaşıyor tâ o günden beri.

Denizin sıfır noktasına geldiğimizde rutubet ve küf kokusu karşıladı bizi. Denizin iyodundan içimize bir nefes çekmek için heveslenmiştik, ne mümkün. Amasra, ey Amasra, seni bu hale getirenlere yazıklar olsun…

Derinlerden gelen bir ses fısıldadı bize; Amasra aslında bizi karşılamak için hazırlanmak, Fatih’in torunları geliyor diye giyinip dökünmek istemiş. Ama o çöplerin, etrafın, sokakların, denizin pisliğinden ar etmiş, torunlarının karşısına perperişan çıkmayı gururuna yedirememiş. Bu vefasızlığı, gaddarlığı, vurdum duymazlığı görünce, Amasra’ya yapılan zulmün acısı içimizi sızlattı.

Doğru Fatih’in yanına koştuk. Orada hemen girişteymiş. O da bizi bekliyormuş yıllardan beri. “Biz geldik Sultanım” dedik, yüzümüze bile bakmadı. Sessiz, sakin bir şekilde geleceğe dikmiş gözlerini öylece bakıyor. Bir ara bize döndü ve “Ben sizlere emanet ettim bu toprakları, sizler ne yaptınız, benim karşımda kılıç sallayan düşmanlarımla birlikte iş tutunuz ve güzelim Amasra’yı bu hale getirdiniz, yazıklar olsun size” diye celallendi. Yer yarılsaydı da içine gireydik… Sultanım İstanbul Amasra’dan farklı değil…diyesimiz geldi dilimizin ucuna ama diyemedik…Sadece Amasra ve İstanbul değil ki, Osmanlı coğrafyası paramparça edilmiş.

Amasya’da şehzadeler, Kastamonu’da Şerife Bacı, Sinop’ta Abdülmecid Han, şimdi de Fatih Sultan Mehmet Han; hepsi şekvacı, hiçbirine hak ettiği değer verilmiyor… Daha fazlasını söylemeye utandık, başımızı yere eğdik. Ama o, büyüklüğünü gösterdi ve birlikte hatıra fotoğrafı çekilmemize yine de müsaade etti. Sonra da bütün gücümüzle Anadolu’yu, kendisinin düşmanlarından ve düşmanlarıyla iş tutan işbirlikçilerinden kurtarmak için mücadele edeceğimize söz verdik ve huzurdan ayrıldık…

Rehberimiz Amasra Müzesi’nin önünde önce Amasra’nın tarihinden bahsetti sonra da müze hakkında bilgi verdi:

 Amasra

“Amasra Osmanlı topraklarına 1460 yılında katılmıştır. Amasra’ya ilk görüşte vurulan Fatih Sultan Mehmet, Lala’sına, “Lala Lala! Çeşm-i Cihan bu mu ola?” diye sorar. Ve ferman buyurur. “Bu kadar güzel bir yeri zarar vererek almak istemem, tiz bana kalenin anahtarlarını getiresüz!” Anahtarlar gelir ve savaşmadan şehre girilir.

Sonrasında Fatih, Karabük ve Eflani yöresinde yaşamakta olan Kıpçak Türkleri’ni buraya yerleştirir. Ardından yörede yaşayan Rumların büyük bir kısmını da İstanbul’a yerleştirir.

Şehrin antik çağdaki adı “susam diyarı” manasına gelen Sesamos’tur. M.Ö. 3. yüzyılda kente o dönem Amasra’yı yöneten kadın lider Amastris’in adı verilmiştir. Osmanlı zamanında şehir Amasra olarak anılmaya başlanmıştır.”

 Amasra Müzesi

Sonrasında serbest kaldık ve ikişerli üçerli gruplar halinde incelemelerimizi sürdürdük. Verilen zaman 30 dakika.

Amasra’daki ilk ve tek müze olan Amasra Müzesi, şehrin merkezinde misafirlerini ağırlamak için bekliyor. O kadar ahım şahım bir müze değil ama Amasra için yeterli denebilir. Amasra’nın 3000 yılı aşan tarihinin kanıtları var o müzede. Binlerce tarihi eser sergilenmiş. Müze, 1982 yılında Amasra Müzesi olarak faaliyete geçmiş. Amasra Müzesi’nde 2 etnografik, 2 adet arkeolojik olmak üzere toplamda 4 adet sergi salonu var. Ayrıca müzenin bahçesinde tıpkı içerideki salonlarda olduğu gibi Helenistik, Roma, Bizans, Ceneviz ve Osmanlı dönemine ait eserler var.

 Balık lokantası

 Fatih’le yüzleştik, Amasra Müzesi’ni de rehberimizin anlatımıyla tanıdık, fotoğraflarımızı da çektik. Sıra şehir turuna geldi. Ama Emin “Önce yemek yiyeceğiz, sonra şehir turu yapacağız.” dedi. Emin restorandan önceden randevu almış. Otobüsün lastiğinin patlamasıyla kaybettiğimiz zaman randevuyu sıkıntıya soktuğu için şehir gezisini yemekten sonraya yapmalıymışız. Makuldür dedik. Yaya olarak gitmemiz gerekiyor. Çeşm-i Cihan’ın içindeyiz. Manzara harika.

Balık restoranı ikinci katta. Garsonlardan “Ne arzu edersiniz efendim?” sorusunun sorulmasını beklerken servis geldi bile. Emin önceden siparişleri vermiş. Neredeyse bütün balık çeşitleri var tepsinin üzerinde. Hangisinden istersen ondan yiyeceksin. Üstelik yiyebildiğin kadar yiyeceksin. Tekrar isteyebilirsin de. Yanında turşusundan salatasına kadar zengin bir menü. Sonunda ödeyeceğin para aynı. İlavelere ek ücret yok… Bundan iyisi Şam’da kayısı.

Yemekten sonra Türk kahvesi de geldi. Amasra az da olsa kendisini affettirmesini bildi…Siz olsanız böyle bir mekândan kalkmak ister miydiniz? Evet biz de öyle düşündük, kalkmak istemedik…. Ama, ah şu ‘Eminin düdüğü’ olmasaydı…Restoran sahibine şükranlarımızı sunduk ve ayrıldık mekândan.

Hemen restoranın yanında cami var. Orada cem ederek namazımızı kıldık. Yanında park var. Biraz soluklandık parkta. Amasralı orta yaşlı iki kişi oturuyor bankta. Ben de hemen yanlarına oturdum selam verdim. Başladık Amasra üzerine sohbete. Amasra’da yaşamaktan hepsi memnun. Laf döndü dolaştı siyasete geldi. “Biz Karaoğlan’ cıyız” dediler. Karaoğlan çok oldu öleli dedim. “CHP var ya” dediler. ”Amasra’nın belediyesi de CHP’lidir” dediler. “Belediye hizmetlerinden memnunuz” dediler. Şehrin pisliğinden, bakımsızlığından söz açtım. “Belediye CHP’li olduğu için hükümet ödenek vermiyor” dediler. Ona da bahaneleri hazır. Sohbet hararetlenince etrafımız kalabalıklaştı. Espriler, kahkahalar gırla gitti, oldukça keyifli bir sohbet oldu. Sonunda kucaklaşarak ayrıldık oradan. Düştük yine Emin’in peşine. Daracık sokaklardan geçiyoruz. Her taraf tarih kokuyor. Kale kapısından geçerek Kemere Köprüsü’ne ulaştık. Köprünün üzerine oturarak manzarayı seyre daldık.

Kemere Köprüsü

“Üzerinde durduğumuz bu köprünün adı Kemere Köprüsü’dür. Amasra Kemere Köprüsü, ilçenin simgelerinden biri haline gelmiştir. Sağında ve solunda muhteşem bir deniz manzarasına sahip olan bu köprü Sormagir Mahallesi ile Boztepe-Zindan Mahallesi’ni birbirine bağlamaktadır. Önceleri tekneleri zarar gören balıkçıların tekne onarımlarının yapıldığı bu alan, daha sonra tekne turlarına açılarak turizmin canlanmasına büyük katkı sağlamıştır.

Roma döneminde inşa edilmiş olan Amasra Kemere Köprüsü tarih boyunca Cenevizlilerin, Bizans ve Osmanlı’nın hakimiyetine geçmiştir. Köprüde yakın zamanda büyük bir restorasyon çalışması yapılmıştır.”

Tarihi dokusunu korumayı başarmış olan köprüden uzun uzun manzarayı seyrettik. Bol bol fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedik. Köprüyü geçip yukarıya doğru tırmanınca, tepede Tavşan Adası ve Ağlayan Ağaç varmış. Fazla ilgimizi çekmediler. Daha ileri gitmek istemedik. Hava da biraz serin idi. Köprünün üzerinden geriye döndük. Biraz sonra sola dönerek yokuş yukarı tırmanmaya başladık. Fetihten sonra Fatih’in kılıcını bıraktığı Fatih Camii var orada.

Fatih Camii

Cami, 9. yüzyılda Amasra Kalesi içinde bir Bizans kilisesi olarak inşa edilmiş. “Amasra’nın 1460 yılında, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesiyle camiye çevrilmiş.

Âşık Paşazâde bu durumu şöyle ifade eder; “Bir eyi kiliseyi cami etti, hutbe-i İslâm anda dahi okuttu.”

Necdet Sakaoğlu’nun tespitine göre vakfiyesinde üç köyün aşarı ile Amasra’da çocuksuz ölenlerin mal ve servetleri camiye bırakılmıştır. Döneminin tüm mimari karakteristiğini yansıtan yapı, 1887 yılında onarım görmüş.

Cuma hutbesinin kılıç çekilerek okunması geleneği, günümüzde hâlâ Fatih Camii’nde yaşatılmaktaymış. “Kılıçla hutbe okuma geleneği Osmanlı döneminde başlatılan bir gelenektir. Bu gelenek Anadolu’daki bazı camilerde hâlâ devam etmektedir. Amasra’yı savaşmadan kan dökmeden teslim alan Fatih Sultan Mehmet, savaşın kazanılmasının bir simgesi olarak kiliseden camiye dönüştürülen Fatih Camii’ne kılıç bırakmıştır. Fatih Camii’nin de o tarihten bugüne kadar Cuma namazları ve Bayram namazlarında imam hutbeye çıktığında Fatih Sultan Mehmet’in bıraktığı o kılıcı eline alarak hutbeyi bu şekilde okumaya devam ediyor.” Rehberimizin Mehmet Doğan Öz’ün açıklaması böyle.

Anladığımız odur ki; kılıca veya asaya dayanarak hutbe okumanın amacı hutbede telkin edilen düşüncelerin etkisini artırmak olmalıdır. Siyasî ve sosyal her türlü güce sahip olunduğunu gösteren bu uygulama, hutbede istenilenin rahatça söylenebileceği anlamına da gelmektedir. Kılıç bu anlamda hürriyet, istiklal ve güç sahibi olmanın sembolü olarak görülebilir.
Amasra’nın görülmesi gereken yerlerini gördük. Şimdi geldi sıra alışverişe. İstikamet Çekiciler Çarşısı. 1 saat zaman verildi. 1 saat sonra otobüsün yanında olmamız gerekiyor. Batı Karadeniz gezimizde Hüseyin Bozkurt ve eşi yok. Hüseyin hastanede kaldı. Eşi ve oğlu Beyhan da onunla kaldı. Dolayısıyla Fatma Mıdık gecikenlere ceza verme konusunda fazla mahir değil. Çay keyfi için henüz bir bütçe oluşmamış.

 Çekiciler Çarşısı

‘Çekiciler Çarşısı’, Amasra’nın merkezinde bulunmaktadır. Bu yöreye özgü el emeği, göz nuru hediyelik ürünlerin satıldığı küçük bir çarşı burası. Bu çarşıda ahşap işçiliğinin nadide ürünleri görülmeye değer.

“Çarşıya adını veren çekicilik, ahşap oymacılığı ve süsleme sanatıdır. 17.yy’a dayanan ağaç oymacılığı, bugün Amasra ve köylerinde sürdürülmektedir. Özellikle Amasra’da, bulunduğu bölgenin doğal yapısının da etkisi ile bu el sanatları oldukça gelişmiştir.

Tarihi Amasra Çekiciler Çarşısı’nda; ıhlamur, şimşir, dişbudak, ceviz, kiraz ve kızılağaç gibi ağaçlar kullanılarak yapılan ayetler ve güzel sözler yazılı levhalar, resim ve resimlikler, çerez takımları, isimlik, anahtarlık, kuş ve hayvan figürleri, baharatlık, tuzluk, nihale, tepsi, peçetelik, kalem, şimşir kaşık, masaj aletleri, şimşirden yapılmış bal kaşığı, salata kasesi vb. hediyelik eşyalar Amasra’nın kendi üretimi olarak satılmaktadır. El emeği göz nuru olan bu ürünler hem yerel ekonomiyi güçlendirmekte hem de bölgenin kültürel el işi mirasının korumasına yardımcı olmaktadır.” Kendisinden aşure kepçesi, oklava ve nihale aldığımız esnaf anlattı bunları.

Amasra Kalesi

“Amasra’nın şehir merkezinde, sahil kenarında bulunan Amasra Kalesi, Zindan ve Sormagir Kalesi olarak iki ana yapıdan oluşuyor. Kale, stratejik konumu ve şehri koruması amacıyla Roma döneminde inşa edilmiş. Bizans, Ceneviz ve Osmanlılar dönemlerinde çeşitli onarımlardan geçirilerek kullanılmış.”

Barış Akarsu

 Barış Akarsu Amasralı bir şarkıcı. 28 yaşında trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Amasra’da bir parkta heykeli var. Biz Barış’ın mezarını da ziyaret ettik. Gelmişken mezarına gidip bir Fatiha okumayı ihmal etmedik. Mezarlıktan sonra Zonguldak’a doğru yola çıktık. Akşam Zonguldak’ta kalacağız. Zonguldak ile ilgili genel malumat yine otobüste verildi. Zonguldak’a gelmeden Zonguldak’ı tanımış olduk.

Zonguldak

 “Zonguldak ve çevresinin tarihi Hititlerle başlar. Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran Hitit İmparatorluğu bu bölgeyi de sınırları içine dâhil etti. Bu devirde bu bölgeye verilen isim “Palla”dır. Hititlerden sonra bu bölgeye Firigyalılar, Lidyalılar, Persler ve Makedonya Kralı İskender hâkim oldu.

Yıldırım Bâyezîd Han 1402 Ankara Savaşı’nda Timûr Han’a yenilince, Osmanlı Devleti “Fetret Devri” denilen bir devre içinde sıkıntılı günler geçirdi. Osmanlı Devleti taht kavgaları yüzünden neredeyse parçalanma durumuna geldi. Osmanlı Devleti’nde birliği sağlayan Çelebi Sultan Mehmed Han bu bölgeye hâkim oldu. Fetret Devri’nden sonra Osmanlı Devleti yeniden eski gücüne ulaştı, seferler ve genişleme başladı.

Bölge insanı Osmanlı Devri’nde her türlü istilâ ve savaştan uzak kalmıştır. Bölge târihî, hiçbir mühim vakaya sahne olmamıştır. On dokuzuncu asır başlarında gemilerde buhar gücü kullanıldığı için kömür büyük önem kazandı. Ticaret gemileri gibi savaş gemileri de buharla çalışıyor ve buhar da kömürle temin ediliyordu. Henüz Osmanlı topraklarında kömür bulunamamıştı. Sultan İkinci Mahmud Han, Osmanlı toprakları içinde mâden kömürü bulacaklara mükâfat vereceğini bir fermanla ilan etti. Orduda da askerlere mâden kömürü tanıtılarak terhislerinde memleketlerinde bu mâdeni aramaları ders olarak anlatıldı.

Kara elmas (Kömür)

 1829 senesinde Ereğli ilçesinin Kestanelik Köyünde oturan Uzun Mehmed, bir gün deniz kenarına inmişti. Bir fırtına sebebiyle “limancık” isimli kuytu bir köşeye sığındı. Isınmak için ateş yaktı. Az sonra ateş etrafındaki siyah taşların yanarak kor hâline geldiğini görünce “Buldum, kömürü buldum” diye bağırdı. Çünkü askerde öğretilenlere çok benziyordu. Bu yerden bir küfe dolusu kömürü sırtına yükleyip “Alaplı” yolundan İstanbul’a geldi. İstanbul’daki ilgililere başvurdu. Yapılan incelemelerde bunun kömür olduğu anlaşılarak Padişah’ın fermanı ile Uzun Mehmed’e 30 altın mükâfat ve ölünceye kadar 6 altın maaş bağlandı.

Kömür mâdeni sebebiyle Zonguldak gittikçe gelişti. Cumhûriyet devrinde en çok gelişen birkaç şehirden biridir. Ereğli Demir ve Çelik Tesisleri ile Zonguldak daha büyük hızla kalkınmıştır. Cumhûriyet devrinde il olan Zonguldak, demiryolu ile Ankara’ya bağlanmış ve liman tesisleri yapılmıştır.

Kömür yıkama tesisi

Zonguldak’ta harabe haldeki eski kömür yıkama tesisi, ‘tarihî eser’ olduğu gerekçesiyle koruma altına alındı. Fransızlar tarafından inşa edilerek 1957 yılında işletmeye açılan bina ‘dokunulmazlık’ zırhına büründü. Lavvarlar 200 dönümlük arazi üzerine inşa edilmiştir.”

Zonguldak’ı grupla birlikte gezmek mümkün olmadı. Hem rehberimiz hem de sorduğumuz Zonguldaklılar, Zonguldak’ta gezilip görülecek bir yerin olmadığını söylediler. Recai’nin bir arkadaşı varmış Zonguldak’ ta. Aradı arkadaşını. Aldı bizi ve onun arabasıyla şehir turu yaptık. Tepelerin üzerine kurulmuş bir şehir Zonguldak. Döne döne çıkıyoruz. Önce Bülent Ecevit Üniversitesi. Denize nazır bir tepede kurulmuş Üniversite. İçeriye girip gezemedik. Üniversitenin etrafında düzensiz bir yapılaşma olmuş. Daracık daracık sokaklar. Akşam üstü olmasına rağmen sokaklar çok kalabalık, yürümekte zorlanıyoruz. Recai’nin arkadaşı üniversite öğrencilerinin dolaştığı bu sokaklarla ilgili içimizi açan bilgiler vermedi. Zonguldaklılar da durumdan memnun değillermiş.
Bazı binalar var, temellerinde çöküntü olmuş. Aslında Zonguldak’taki bütün binalarda üçer beşer santimlik çökmeler varmış. Çünkü o gördüğümüz tepelerin altında kömür ocakları varmış.

Fener

Fener diye bir mevki var. Deniz feneri. Oraya kadar tırmandık. Çok güzel çay yapıyorlar fener lokalinde. İçtik. Atmosfer güzel. Sonra fenerden Zonguldak’a tepeden baktık. Işıl ışıl bir şehir. Çok güzel görünüyor ama canlı değil. Sahil kenarında oturacağımız bir mekânı bile yok. Biz Nisan ayında oradaydık. “Yazın biraz canlanır” dediler.

 Lavvar

Kapatılmış maden ocaklarını gördük dışardan. O haliyle bile ürküntü veriyor. Ocağın çökmesi durumunda insanların ölümlerini hatırlamamız bu korkumuzun sebebi olabilir. Kömür yıkama kuleleri var ana cadde üzerinde. Onlara lavvar deniyor. Öylece ucube gibi duruyorlar ortada. ‘Tarihî eser’ diye koruma altına alınmışlar. Doğru yapmışlar. Bize göre de tarihi eser. Zonguldak’ın kaderini değiştiren lavvarlar onlar. Tarihi eser olması için ev, bina, cami, köprü, kervansaray olması gerekmiyor. Evet, tarihi eser olmasına tarihi eser de öyle terkedilmiş halde ortalık yerde durması da şehrin güzelliğini bozuyor. Oysa lavvarlar çok güzel birer restoran olarak düzenlenebilirler. Kahve olarak düzenlenebilirler. Okuma salonu olarak düzenlenebilirler. Bilinçli bir restorasyon ile şehrin güzelliğine güzellik katar o aman bu lavvarlar. İstenilirse olmayacak şeyler değil bunlar. Anladığımız kadarıyla siyaset Zonguldak için iyi şeylerin yapılmasına mâni oluyor. Amasra’da da aynı anlayış vardı.

Oteldeyiz. Teşekkür ederek ayrıldık Recai’nin arkadaşından. Mocca Dergisi’nden de verdik kendisine…

Gökgöl Mağarası

Sabah kendi saatimizde kalktık ve kahvaltımızı yaptık. Hedefimizde Bolu var, önce Devrek. Yol üzerinde Gökgöl Mağarası varmış. Zonguldak-Ankara karayolu üzerinde, hemen şehrin çıkışında.

Recai’nin arkadaşı tavsiye etmişti. Tur sorumlusu Emin Oruç itiraz etmedi teklifimize. Çünkü programımızda yoktu. Açılış saatinden 30 dakika önce gelmişiz mağaraya. Bekledik. Görevli açılış saatinden oldukça geç geldi. Özür diledi, kabul ettik. İnsanlık halidir dedik. Türkiye’de alıştık bu tür mazeretlere. Aynı durum Afyonda da başımıza gelmişti. Sorumluluk duygusu fazla yok gibi görevlilerde. Belki denetleme de olmuyordur. Veya denetleyen kişi de aynı mantıkla hareket ediyordur. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz…” derler ya. Özel şirket tarafından işletiliyor olsaydı bu mağara veya Afyon’daki cami, yine de geç gelebilirler miydi çalışanlar acep…

Mağara girişi geniş ve yüksek, içeriye büyük bir fosil ağızla kaya bloklar arasından girilmekte. Sel sularının getirdiği sarı bir çamurla kaplı olan zeminde yer yer su birikintileri bulunmakta. Buradan sonra mağara son derece zengin ve güzel oluşumlar arasından suyun gelişi yönünde 2 kol halinde devam ediyor. 3200 m. uzunluğundaki mağara kavisler çizerek ilerliyor.

Mağaranın içi damlataş birikimi yönünden son derece zengin, sarkıtlar muhteşem. Gelişim halinde olan bu damlataşlar, mağaradaki oluşumun hala devam ettiğini gösteriyor.

Gökgöl Mağarası’nın ilk 875 metresi turizm amaçlı kullanıma açılmış. Aydınlatması yapılan bu alanda yürüyüş parkuru, köprüler ve seyir terasları bulunmakta. İçerisi soğuk. Fazla vakit geçirmeden çıktık mağaradan. Hedefimizde Devrek var. Şu bastonuyla ünlü Devrek.

 Devrek ve baston

Devrek küçük bir ilçe ama bastonuyla dünya çapında ün yapmış bir ilçe. Devrek bastonları… “Devrek’in eski adı ‘Hamidiye’dir.’ Yörede yaşayan en eski topluluk Etilerdir. Devrek, sırasıyla Pontus İmparatorluğu, Roma ve Bizans İmparatorluğu’nun egemenliğine girmiştir. 1079’da Anadolu Selçukluları’nın egemenliğine giren Devrek, 1348 yılında Orhan Bey tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Toplam nüfus 58 bin civarında. Yöreye has bir ürün olan baston, ilçenin ilk akla gelen gelir kaynağıdır.” Devrek’e bir organize sanayi yapılmamış olması büyük bir eksikliktir. Belediye ne iş yapar Devrek’te? sorusuna doyurucu bir cevap alamadık.

“Devrek bastonculuğunun tarihi 1892 yılına kadar gider. Sanatsal boyutu ile dikkat çeken Devrek bastonu 7 Temmuz 1984 tarihinde düzenlenen Baston Festivali ile halka tanıtılmış ve bu festival Devrek baston sanatının günümüze kadar gelmesine katkıda bulunmuştur. Devrek bastonu için slogan cümle şudur: ‘Sanatı ve kültürü içermeyen bir baston kadar, bastonsuz bir kültür de yaşatılamaz.’ Devrek bastonu sanat ve kültürün yoğunlaştığı bir sanat eseridir. ‘Sanat nedir’ sorusuna Devrek bastonuna bakarak cevap bulmak mümkündür. Devrek bastonu kullananlar için, dünyada benzeri olmayan nitelikte sanatsal ve Yerel Kültür birikimini üzerinde taşıyan zarif, şık bir destektir.”

Bastonculuk mesleğinin gelecek nesillere düzgün, kurallarına uygun şekilde aktarılması gerekir. Bunun yolu da bastonculuk mesleğine yeni çırak ve ustalar kazandırmaya devam etmektir. Meslek okulları açmaktır. Ancak, baston esnafını desteklemek ve meslek okulları açmak da devletin görevidir.

Elveda Devrek. Bekle bizi Bolu…

Devam edecek

Rüştü Kam

#

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Haberler