BAKAN VE MÜDÜRE UNVANLARINI SÖYLEMEYİNCE

16.11.2021 22:13

1980 yılının sonuydu sanırım. Öğretmenlik mesleğinde yeni sayılırım.  Meslekte birinci yılımı yeni tamamlamışım. Okulumuzda toplam altı öğretmeniz. Bu altı kişiden biri müdür ve din dersi öğretmeni. Bir diğeri ise müdür yardımcısı ve dalı sosyal bilgiler… Ben Türkçeciyim, bayan arkadaşlardan ikisi matematikçi, diğeri de fenci. Ayrıca yazmanımızla bir de işgörenimiz var. Yazmanla işgörenimiz çalıştığımız köyün yerlisi.

Okul önce ahırmış, sonrasında değirmen (halkın deyişiyle Özdemir’in değirmeni) olmuş derme çatma bir yapı. Üç yolun birleştiği bir yerde. Yol, asfaltlanmamıştı o zamanlarda. Yol, kışın çamur, yazın toz olurdu. Halkın özverisiyle onarıldı yapı. Kontrplaklarla tavan yapıldı. İç kısım bölündü. Üç sınıf, bir yönetim odası, bir de öğretmen odası. Yazman ve işgören arkadaşlarımız da bizim odada. Soğuk havalarda ortadaki sobanın üstünde sürekli çay demlenir. Yapının tarlaya bakan yanına da sırt sırta iki ayakyolu kondurulmuş. Ayakyollarının girişleri ters yönlere bakmakta. Biri kızlar, diğeri erkekler için.

Müdürümüz zile basar, çay ister. Zile basar, birimizle görüşmek için. Zile basar, ertesi gün balık tutmaya gideceği arkadaşlarına haber verilmesini söyler işgörenimize. Zile basar, nöbetçi öğretmeni çağırtır. Zile basar, bir öğrenciyi çağırtır. Zile basar, cami imamını çay içmeye çağırır. Canı fasulye turşusu kavurması çeker, zile basıp bir öğrenciyi dersten aldırıp eve gönderir. Zile basar, işgörenimiz koşup gider abdest suyunu hazırlar. Zile basar, işgörenimiz oturduğu yerden sabırla kalkıp gider ve müdürümüz ona cenaze yıkamaya gideceğini söyler. Zile basar da basar… İster de ister… Her defasında işgörenimiz, sımsıcak öğretmen odasından çıkıp yağmur ya da kar varsa ıslanarak müdür odasına gidip isteği öğrenip geri döner. Yağış yoksa soğuk kuzey yellerine aldırış etmeden günde on beş yirmi kez gidip gelir durmadan. Bu gidiş gelişler, bir müdürcülük oyunu gibi gelirdi bana.

Müdürümüz cenaze yıkama, mevlit okuma işinden para alırdı. Bu nedenle okulu, dersleri bırakıp giderdi çoğu zaman. Bir bakarsın yok olmuş. İşgörenimize sorardık nerede olduğunu arkadaşlarıyla balık tutmaya gittiğini öğrenirdik. Boş geçen dersine de dersi olmayan bir arkadaşımız girerdi. Yoksa çocuklar ortalığı yıkardı gürültüden. Ertesi gün tuttuğu tatlısu balıklarından, genellikle kefal ve sazan olurdu, pişirtip getirirdi okula.

Önce köyde otururdum. Bir yıl sonra kente taşındım. Öğretmenlerin hepsi kentte kalıyor. Gidiş dönüşlerimiz belediye otobüsleriyle. Otobüs yoksa dolmuşlarla… Ben, çoğu zaman top oynama, eğitsel kol etkinlikleri nedeniyle akşam geç kalırdım. Trabzon-Samsun karayolunda taşıtların niteliğine bakmadan durdurmaya çalışırdım. Çoğu zaman yalnızlıktan canı sıkılan ve insanlığını yitirmemiş uzun yol kamyonları dururdu. Yaklaşık yirmi kilometrelik yolu söyleşerek giderdik.

Bir sabah belediye otobüsüne bindim. Bu arada ilk binen benim. Değişik duraklardan arkadaşlarımız binmekte otobüse. Binenlerle otobüsün bir yanında birikip söyleşmekteyiz. En son binen müdürümüz. Müdürümüzün adı, Mehmet…

Arkadaşlarımızla günaydınlaşmaktayız neşeyle. Müdürümüz binince ona da “Günaydın!” diyoruz. Ben, çok da dikkat etmeden “Günaydın Mehmet Bey!” demişim. Söyleşerek okula gelip dersimize girdik. Birinci dinlencede müdürün zili çaldı, işgörenimiz yeni yaktığı sigarayı pencerenin çıkıntısına koyarak biraz da oflayıp puflayarak gitti. Az sonra da geri döndü. Bana: “Müdür Bey, sizi çağırıyor.” dedi. Ben de çay içmeyi bırakıp gittim yönetim odasına. Büyük masanın üstünde bir defter. Defterin üstünde bir sarı zarf... Müdürün yüzü asık. Parmağını defterde bir yere koydu ve “Burayı imzala!” dedi bana. Zaten adımı, soyadımı yazmış önceden. Ben de imzalayıp sarı zarfı alıp çıktım.

Öğretmen odasına gelince zarfı açıp seslice okudum. Okuyunca arkadaşlar gülümsedi bu duruma. Konu mu ne? Sabahleyin “Müdür Bey” demem gerekirken neden “Mehmet Bey” demişim. Bu sesleniş hem saygısızlık hem disiplinsizlik hem de müdürlük orununu tanımamazlıkmış.

Yedi gün içinde yanıtlamam gerekirmiş sarı zarftaki soruları. Yedi gün bekler miyim? O akşam oturdum evde, önce karalamasını yazdım sayfalarca. Ertesi gün okul çıkışında yakınımızda bulunan ilkokula gidip yanıtımı temize çektim. Üç sayfalık bir yanıt çıktı ortaya.

Müdürümüz din dersi öğretmeni ya… Ben de buradan yaklaştım konuya. “Babanızın size uygun gördüğü Peygamberimizin adından utanıyor musunuz? Bu ad, dünyanın en büyük orununa değişilir mi? Üstelik bu ad, kulağınıza ezanla söylendi. Bu ezanın namazı da öldüğünüzde kılınacak. Ezanla kulağınıza söylenen bir adınızla size seslenmemin neresinde saygısızlık var…” diyerek sürüp gitmekte yanıtım. Tam beş kopya çıkardım yanıtımı. Bir gün sonra okula gidip müdürümüze imza karşılığında teslim ettim anlatımımı.

Dersime girdim. Dinlence zili çaldı. Bu kez müdürümüz, beni sınıfın kapısında karşılayıp buyur etti odasına. Ben de gittim. Masada yiyecekler var. “Buyurun!” deyince “Sağolun! Yanıtını verip bir yana çekildim. Sarı zarftaki sorusuna verdiğim yanıtı beğenmemiş. Böyle yanıt olmazmış. Ben, böyle yaparak ne yapmaya çalışıyormuşum.

“Siz sordunuz, ben de yanıtladım. Yanıtımı yerel gazete çıkaran bir arkadaşıma okuttum. Çok beğendi, yayımlayacakmış gazetesinde.” deyince yüzü değişti. Kızarıp bozarmaya başladı. Bana öğüt vermeye başladı. Beni çok severmiş de bu tür yanıtlar arkadaşlığımıza leke düşürürmüş de işi çok büyütüyormuşum da…

“Belki dil sürçmesi olmuştur belki de bilmezlikten orununuz yerine adınızı söyledim. Bu kadarcık küçük bir konuyu büyüterek bana soru açan siz değil misiniz? Üstelik habbeyi kubbe yaparak birkaç gündür moralimi bozdunuz ve derslerdeki verimimin düşmesine neden oldunuz. Aslında bunu da İl Milli Eğitim Müdürlüğüne ( O tarihte ilçe milli eğitim müdürlükleri henüz yoktu.) yazmam gerekir. Böyle eften püften konular için öğretmenin zamanı çalınır mı?” Neyse sözü uzatmayayım. Benzer konuşmalardan sonra konu kapandı, ancak ben ona orada çalıştığım sürece hep “Mehmet Bey” dedim.

Yıllar geçti. 1999 yerel seçimlerinde Bakırköy’de belediye meclis üyesi seçildim. O dönemde üyesi olduğum parti 2001’de ABD maşalarınca kundaklandı. Nedeni mi? Ecevit’in Irak’a, ABD müdahalesine karşı çıkması. Kundaklanmadan önce ekonomik bunalım çıkarıldı. Önce işbaşındaki hükümet iyice yıpratıldı. Partimizin vekillerinin yarısı istifa ederek yeni parti kurdular. Biz de partideki ayrılmaları önlemeye çalışmaktayız kendimizce. Dağılma süreçleri zor dönemdir. Freni patlak bir kamyonun dik bir yokuştan inmesine benzer bu durum.

Partiden ayrılanların çoğu bakan. Ayrılan bakanların yerine yenileri geliyor. Neredeyse partide kalan vekillerin çoğu bakan oluverdiler. İl merkezimizde geniş bir toplantı düzenlendi. İl, ilçe yöneticileri, il genel ve belediye meclisi üyeleriyle İstanbul’da partiden ayrılmayan vekiller var. Partinin kötü gidişini, dağılmasını önlemek amaç. Bu toplantıda buna çözüm arayacağız. Yani siyasal yaşamımızda bir ilk olacak ve ortak aklı kullanacağız. İl başkanımız toplantıyı açtı. Ayrılmalardan sonra bakan olan bir vekil, toplantının amacını açıkladı. Ancak günden önceden belli olmadığı için kimse ne diyeceğini bilmiyor. Kafalar çok karışık… Birkaç kişi çıkıp konuştu benzer üç beş tümceyle.

Ben, daha önceden toplantını gündemini tahmin etmiştim ve yolda söyleyeceklerimi düşünüp kafamda sıraladım söyleyeceklerimi. Arkadaşlarım da ısrar edince söz istedim. Söz verilince konuştum. Ben konuştukça salon yıkılmakta alkışla. Alkış çok olunca coştukça coştum. Konuşmam ve alkışlar bitti. Benden sonra konuşanların neredeyse hepsi, söylediklerimi açarak ve bana atıfta bulunarak açıklamalarda bulundular. İş rayına girdi. Çözüm, üç aşağı beş yukarı ortaya çıktı sayılır.

Ah, huyum kurusun. Bakan beye seslenirken “Bakanım!” dememişim, “… Bey” demişim. Ben o heyecanla farkında değilim. Toplantı bitiminde bazı vekiller, bakan, kimi yönetici arkadaşlar yemeğe gitmişler. Herkes, benim konuşmamdan söz etmiş ve bu nedenle kulaklarım çok çınladı. Bu arada bakan bey, benim ona “Bakanım!” demeyişimi çok yadırgamış. Güzel ve Türkçe adı var bakanın. Artık yirmi bir yaşında değilim, böylesi küçük işlerle uğraşamam. Konu, bana söylenince gülümseyerek “Bu kişi, anasından bakan mı doğmuş?” dedim kısaca ve konuyu uzatmadım.

Ne yazık ki toplumumuzda birçok kişi unvanlar için yaşamakta. Adıyla iyi şeyler yapıp ölümsüz olmayı düşünen çok az. Koltuğa oturunca yapışıp kalmaktalar. Ölünceye dek koltuk bir yerlerine yapışık dolaşmaktalar. Kimileri koltuğa oturunca değerli olduğunu sanır, kimileri de oturdukları koltuğa değer katar. En büyük sorun, halk gibi olamamakta. Bu da özgüvensizlik ve niteliksizlikten kaynaklanmakta.

Atalarımız “Boş fıçı langırdar.” Sözünü ne iyi söylemişler. Boş fıçıları oturttuk mu koltuğa langırtı çıkarmaktalar. Bir dolu başak gibi başını eğerek yüce gönüllü olmayı beceremiyorlar. Halkçı olmayı becerebilmek de başka bir beceri sanırım

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları