ALMANYA’DAKİ ÖN YARGI

06.01.2021 00:45

Siz Almanya’da yabancı, Türkiye’de Alamancı olanlardan mısınız? Cevabınız “evet” ise kesinlikle her iki ülkede de pek çok kez ön yargıya maruz kalmış kişilerdensiniz demektir.

Ön yargı denen illet, maalesef beyinlerdeki zekâ seviyesinin sıfır altına inmesiyle oluşan, daha doğrusu o beyin denen et parçasına sokuşturulan onulmaz bir hastalıktır. Bu hastalığa, bu illete kapılan kişiler iflah olmaz ve o yargıların etkisinden kendisini kurtaramaz. Aksini görse de, bizzat yanılgısına şahitlik etse de fark etmez, o yine zaman içerisinde bildiğini okuyacaktır.

Aslında bu tür yargıların oluşmasında maalesef bizim de suçumuz yok değil. Alt yapının oluşmasına biz zemin hazırlıyoruz. Onlar da açılan çanağı hemen dolduruveriyorlar. Dahasında kurtulabilirseniz kurtulun sizi tanımadan hakkınızda hüküm verenlerin yargılarından. Dolayısıyla kurunun yanında yanan yaş siz oluyorsunuz.

Bugün bu konuyla ilgili acılı bir yaşanmışlığımı aktarmak istiyorum.

Bu yılın sonunda tam beş yıl oldu, hastanelerden, iyileştirme (rehabilitasyon) merkezlerinden kurtulup evime döneli. O acılı, çaresizlik içinde geçen günleri unutmak mümkün değil. Her şeye rağmen, “Beterin beteri vardır.” diyerek şükredip hayata sarılmayı, hem de her şeye rağmen yılmadan, yıkılmadan devam etmeyi öğrendim ve sürdürüyorum. Zaman acımasız ve çok hızlı geçiyor. Bu süreç içerisinde eğer ki gönüller kazanıp, gönüllere girebiliyorsak ne mutlu bize.

İyileştirme merkezindeki son günlerimden biriydi. Artık evime dönme zamanı yaklaşmıştı. Yatalak vaziyetteydim. Aylar önce 10 gün içinde arka arkaya yapılan üç ameliyatın üçünde de yanlışlık yapılmış ve beni yatağa mahkûm etmişlerdi. İlk zamanlar epey isyanlardaydım. Hayat bitse daha iyi olacaktı sanki. Sonra sabrın verdiği metanetle daha mantıklı bir şekilde ileriye bakmaya çalıştım. Kendimi tartıya vuruyordum. Beynimde hasar yoktu. Düşüncelerim, izan ve mantık beni terk etmemişti. Bu da benim en önemli avuntumdu. Üstelik sağ kolum, elim hasarsız kurtulmuştu. İstediğim gibi yazabilir, kitabımı açabilirdim. Ben beden işçisi değildim. İşim belliydi. Masa başında oturmak, dersimi yapmak, öğrencilerime bir şeyler verebilmek. Bunun için de gereken o meziyetler çok şükür ki beni terk etmemişti. Evet, yatalak durumdaydım. Doktorlara kalsa bir daha ayağa da kalkamaz ve çalışamazdım. Bundan sonra onların dediği şekilde yaşamalıydım. Oysa ben kendi kaderini kendi çizenlerden, çizmeye çalışanlardan biriydim. “Alın yazım, kaderim buymuş.” diye sinmek acizlikten başka bir şey değildi. Tefekkürün yanı sıra gayret, azim, şükür ve sabır bizde olmak zorunda değil miydi? Bu düşünceler içerisinde kararımı vermiş, işime devam edecektim.

Ayrılmadan 1 gün önce doktorlar son kez kontrol için ziyarete geldi. Yarın çıkacaksın diye bir tür veda görüşmesiydi. Aylarca orada kaldığım için artık sanki oranın ayrılmaz bir parçası olmuştum. Neyse ki kurtuluyordum bu zoraki misafirlikten. Üstelik yılbaşında evimde olacaktım. Bu güzel bir duyguydu. Doktorlar alışılmış öneriler sıralıyorlardı ki hepsini ezberlemiştim. Sabırla dinliyordum. Son sözümü daha söylememiştim. Onların “Sormak istediğin bir şey var mı Melan Bey?” demelerini bekliyordum. Nihayet o an geldi ve sordular. Hemen aklıma yer eden sorumu ve isteğimi söyledim. Çok şaşırdılar. Elektrikli tekerlekli sandalye istemiştim. Hiç beklemedikleri bir şeydi. Çünkü onlara göre felçli, yatalak olarak hayatıma devam edecektim. Dolayısıyla bu nasıl bir istekti. Mümkün değildi. İki doktor vardı. Biri başka bir millettendi ve onunla çok iyi anlaşıyordum. Esas doktorum da oydu. Diğeri ise bölüm başkanıydı ve söz onda bitiyordu. Hem de su katılmamış bir Alman bayandı. Benim bu isteğim karşısında kaşlarının çatıldığını görebiliyordum. Daha benim sözüm biter bitmez “Hayır, olamaz Melan Bey, veremeyiz.” dedi. Nedenini sorduğumda ise kendince daha önce sıraladıklarını yineledi. Ben de işimi gereğince yapabileceğime emin olduğumu yukarıda da açıkladığım gibi çalışmamı engelleyecek bir durumun söz konusu olmadığını yineledim. “Tek sorunum okula gidebilmek. Bunun için de ihtiyacım olan şey sigortanın bana vereceği elektrikli tekerlekli sandalye. Eğer siz bu isteği belgelerseniz sigorta bunu karşılar. Evim okuluma yaklaşık 300 metre, işime rahatlıkla devam edebilirim.” dedim. Kadın hafif bir tebessümle karışık alaycı bir tonlamayla “Bu mümkün değil Melan Bey. Siz çalışamazsınız. Ben size bunun için belge yazamam.” diye ısrarla beni ezmeye çalışıyordu. Ben de ısrarla ”Neden?” diye soruyorum. En sonunda ne dese beğenirsiniz… “Siz elektrikli, tekerlekli sandalyenin fiyatı ne kadar biliyor musunuz?” demez mi? İşte ne olduysa o an oldu. Benim zaten aylardır tepemde atanlar atmış, geri kalanlar da o anda atmıştı. “Bu nasıl bir hesap, parasını siz mi veriyorsunuz, sigorta karşılayacak. Eğer benim buna ihtiyacım varsa ki var, siz bunu yazmak zorundasınız.” dedim. Ama artık sesimin tonu ve rengi tamamen değişmişti. Kendi doktorum benim halime dayanamayıp yanıma geldi ve sakin olmamı fısıldamaya başladı. Ama ok yaydan çıkmıştı. “Sizin için para bu kadar önemli mi?” diye çıkıştım. Utanmadan “Elbette önemli, gereksiz yere masraf çıkarmayın.” demez mi? Üstelik beni nasıl küçümsüyor ve ezmeye çalışıyor anlatamam. Ona bu yetkiyi veren kimdi? Ben yabancı olabilirim ama bir insanım. Beni başkalarından ayrı tutmaya ne hakkı olabilirdi. O anda yapabileceğim en güzel şeyi yaptım. Aklımın ve zihnimin yerinde olduğunu ona ispatladım ve yerin dibine soktum. Nasıl mı?

O çemkirip dururken ben sakinliğimi korumaya çalıştım. Tam sözü bittiğinde sakin bir edâ ile “Siz doktorsunuz değil mi?” diye sordum. Hiç beklemediği bir soru olduğu için geveleyerek “Evet, elbette…” diyebildi. “Çok güzel o halde siz Hipokrat denen birini tanırsınız değil mi?” diye sözlerime devam ettim. Anında yüzü allak bullak oldu. Benim doktoruma baktı, hemşireler de orada… Ortalık buz kesti. Benim doktorum işin nereye varacağını anlamıştı ve hemen kafasını sallayarak “Elbette, tanırız.” dedi. O ise gırtlağına bir şey kaçmış da gıcık tutmuş gibi kanırta kanırta genzini temizlemeye çalışıyordu. Yüzüne, gözlerinin içine bakarak “Siz onun adına yapılan doktorluk yeminini etmediniz mi? dedim. Kadının yüzü kireç gibi beyazlaşmış ses çıkaramıyordu. Ben ise bastırıyordum. “O yeminde en önemli nokta -dinine, diline, ırkına bakılmaksızın hastanın sağlığı her şeyin üstünde tutulacaktır.- denmiyor mu? Siz bunları anlamadan mı yemin ettiniz? Eğer bilerek yemin etmiş olsaydınız benim sağlık sorunumu parayla değerlendirmezdiniz.” dedim, sustum. Odada çıt çıkmıyordu. Doktorumun gözleri ışıl ışıldı. Diğeri ise beni ezmeye çalışırken kozlar ters dönmüş, kendisi ezilmeye başlamış, yer yarılsa yerin dibine girecek duruma düşmüştü. Üstelik onu bir yabancı bu hâle getirmişti. İşin en acısı da buydu sanırım. Ortalığın sessizliğini onun cılız bir ses tonuyla “Siz bunları nerden biliyorsunuz?” sözleri bozdu. Cevap vermeye tenezzül etmedim. Sadece yüzüne bakıp onun bana olan ilk tavrıyla yansıttığı tebessümünü aynen iade ettim. İçim soğudu. Kendi aralarında 3-5 saniye fısıldaşarak çıkıp gittiler. Bakar mısınız? “Nerden biliyormuşum.” İşte size ön yargının daniskası. Ben yabancıyım ya, ben yabancı olduğum için iki çift laf etmekten acizim ya, ben yabancı olduğum için cahilim ya… Kısacası yabancılar hiçbir konuda fikir sahibi olamaz, olmaya hakları yok; oysa o Alman olduğu için her şeyi çok iyi bilir. İşte size tüm yabancıları aynı kefeye koyan ön yargı. İnanın eğer ben bir Alman olsaydım bunların hiçbiri yaşanmazdı ve daha ben istemeden o sandalye bana verilirdi. Olsun… Böylesi daha anlamlı oldu. Sanmıyorum ama, umarım bir daha hiçbir yabancıya aptal muamelesi yapamayacağını anlamıştır.

Gidişlerinin üzerinden beş dakika ya geçti ya geçmedi doktorum heyecanla odama girdi. Elinde salladığı bir kağıt vardı. Diğer elini de yumruk yapıp havaya kaldırarak “Bu iş oldu!” dercesine baş parmağını da yukarı kanırtmış vaziyette yanıma geldi. Gözlerinin içi gülüyordu. “Ben senin yapacağına eminim Melan.” dedi.  Raporu verdi. O an sadece suskunluk vardı. Sesim çıkmıyordu. Boğazımda bir şeyler düğümlenmişti. Gözlerimin içine bakıyor bir yandan da yanağımdan süzülen gözyaşlarımı silmeye çalışıyordu. Ufkum açılmıştı. Tekrar çalışabilecektim.

Yaşamak, bir amaç varsa anlamlıdır. Kuru bir meyve ağacını kim bahçesinde ister ki? Dilerim amaçlarınız yaşamınıza renk katar ve gönüllere süs olursunuz.

Bu seneye kadar geçen 5 yıl zarfında hiç şikâyet etmedim. İşimi aksatmadım. Pek çok kişi buna inanamadı. Oysa işim benim hayatımın can damarıydı. Çalışmasaydım onlar haklı çıkacaktı ve belki de ben bu zamana eremeyecektim bile.

Ön yargılardan uzak, sağlıklı, huzurlu ve mutlu yıllar sizin olsun.

Saygılarımla

Tahsin MELAN

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları