18.8 C
Berlin
11:25 - 01/06/2020
Almanya Haber – Berlin Haberler – Son Dakika Avrupa Haberleri
ABD ALMANYA AVRUPA Berlin DÜNYA Frankfurt Malatya Nürnberg Ordu POLİTİKA Rusya SPOR Suriye Tokat TÜRKİYE

Allmende derneğinden Garip Bali: Irkçılığın arkasında düzen partileri var

Allmende derneğinden Garip Bali: Irkçılığın arkasında düzen partileri var

Almanya’da ırkçılıkla mücadele eden kurumlar arasında olan Allmende derneğinden Garip Bali ile Almanya’da yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığını konuştuk.

Toplumu tehdit eden ve “aşırı sağ” olarak adlandırılan faşist hareketlerin siyaseten legal bir zemine oturtulması, hitap eden kesimin güç gösterisi yapmasına olanak sağlıyor. Bunlardan biri de Hanau katliamını gerçekleştiren 43 yaşındaki Tobias Rathjen. Her ne kadar bu şahsın psikolojik sorunları olduğu öne sürülüp olayın vahametinin üstü örtülmeye çalışılsa da gerçekleşen eylemin planlı olduğu aşikar. Eylemin, daha önceki emsallerinden yola çıkarak gerçekleştirildiği ve ortak bir amaca hizmet ettiği anlaşılıyor.

Almanya’nın Hanau kentinde 9 kişinin ölümüyle sonuçlanan ırkçı saldırı sonrası yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığı Almanya’da geniş katılımla protesto edilmişti. Protesto eylemlerinde ırkçılıkla mücadele eden kurumlar arasında Allmende (Alternatif Göç Politikaları ve Kültür Evi) de bulunuyordu. Allmende derneğinden aktivist Garip Bali ile Almanya’da aslında her zaman var olan fakat belirli dönemlerde katliamlarla ayyuka çıkan yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığını konuştuk.

Alman toplumunun bugününe baktığımızda tarihsel deneyimlerin etkisinin silindiği düşünülebilir mi? Irkçılık ve Milliyetçilik ile arasına mesafe koymuş mudur?

Garip Bali: Faşizm Almanya’ya has bir olgu olmasa da en korkunç biçimiyle bu toplumda yaşandı. Toplama kamplarında olanları, gaz odalarını, deney laboratuvarlarını, kurşuna dizilenleri, komünistleri, sosyalistleri, yahudileri, eşcinselleri genel olarak muhaliflerin katledildiğini unutabilir miyiz?

Almanya geçmişinden ciddi anlamda ders çıkaramadı. Bunu istemediğini de iddia edebilirim. İkinci Dünya Savaşı sonrası Nazi döneminin iktidar partisi NSDAP’ne üyeleri tekrar görevlerine döndüler. Örnek vermek gerekirse Alman İstihbarat Örgütü (BND), Anayasa’yı Koruma Örgütü veya Federal Kriminal Dairesinin oluşturulmasında NSDAP’ne üye olanların sayısı çoğunlukta.

1949’da Bundestag diye adlandırılan parlamento milletvekillerinin çoğunun geçmişte NSDAP üyesi olduklarını araştırma yaparken öğrendim. Nazi döneminde ırk yasalarının yorumunu yapıp insanların katledilmesini sağlayan Hans Globke, 1953’den 1963 yılına kadar Almanya’nın ilk şansölyesi (Bundeskanzler) olan Konrad Adenauer’in başdanışmanı olarak görev yaptı.

Akademide, hukukta NSDAP üyesi olan ve hiç yargılanmadan görev başı yapanların sayısı oldukça fazla.

BND’nin kuruluş hikayesi de ilginç. Amerikan istihbaratının desteği ile 1949’da Gehlen örgütü kuruluyor. 1956’ya kadar faaliyet gösteriyor. 1956’da örgütün adı BND olarak değişiyor. Reinhard Gehlen Nazi Almanya’sı döneminde Sovyetlere karşı faaliyet yürüten istihbarat biriminde çalışıyor. O dönem birlikte çalıştığı arkadaşlarını daha sonra bu örgüte alıyor. Bunlar CIA tarafından antikomünist faaliyet yürütmeleri için görevlendirilmiş kişiler.

İkinci Dünya Savaşından sonra Nürnberg mahkemeleri kuruldu. Öne çıkan belli kişiler (185 kişi) yargılanıp, bir kısmı idam edilse de faillerin büyük bir bölümüne dokunulmadı. Aksine bunlar topluma katıldılar. Hakkında dava açılan 2,5 milyon kişiden yalnızca yüzde 1.4’ünün suçlu olduğu kararlaştırıldı. Bunlar da kısa bir süre sonra tekrar serbest bırakıldılar. Geçmişte Nazilerle işbirliği yapan devlet memurları 1951’de çıkan bir yasa ile cezalandırılmaksızın tekrar memuriyetlerine döndüler.

İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan Almanya’nın “Entnazifizierung” denen bir süre çerçevesinde, asıl hesaplaşması 1960’ların ortasında başlıyor. 1968 kuşağı gençlik hareketinin sisteme karşı tutum geliştirmesiyle Almanya’nın faşist geçmişi sorgulanıyor. Faşizm suçu işlemiş olanlara karşı davalar açılmaya başlanıyor. Örnek olarak 1963-1965 arasında Frankfurt’da süren Ausschwitz davası gösterilebilir. Hafızalara kazınan başka bir örnek de Alman-Fransız gazeteci Beate Klarsfeld’in zamanın Alman şansölyesi George Kiesinger’e CDU’nun parti kongresinde bir tokat atması oldu. Kiesinger eski bir NSDAP üyesi ve dışişleri bakanlığında antisemitist propaganda çalışmaları yapmış bir Nazi idi. Sonuçta Almanya soğuk savaş döneminde Nazilerden arınmaya yoğunlaşacağına, antikomünist bir propaganda izliyordu. Siyasi partilerin büyük bir kısmı 1979’lara kadar propagandalarını antikomünizmle şekillendiriyordu. Özellikle CDU seçim afişlerinde en büyük tehdit olarak komünizmi gösteriyordu. Bu afişleri hala müzelerde görmek mümkün.

Milliyetçiliğin ortaya çıkışını komünizmle mücadelenin bir aracı olarak görebilir miyiz?

Almanya, geçmişinden dolayı bir taraftan milliyetçilik ve ırkçılık karşıtı nutuklar atarken, Demokratik Almanya’nın 1991 yılında Federal Almanya tarafından ilhak edilmesiyle birlikte daha belirgin bir Alman milliyetçiliği her yerde kendini hissettirdi. Geçmişin aksine, Alman bayrakları her yerde dalgalandırılmaya başlandı. Reklamlarda, spor aktivitelerinde vb. vesilelerle Alman olmaktan gurur duyulması sağlandı. Yükseltilen milliyetçiliğe paralel olarak tam da bu dönemde göçmen ve mültecilere karşı fiili saldırılar başladı. 1990’ların başında Rostock, Hoyerswerda gibi yerlerde mülteciler binalarından kovuldular ve saldırıya uğradılar. Mölln ve Solingen gibi yerlerdeyse Türkiyeli göçmenlerin oturduğu binalar kundaklandı. Onlarca insan yaşamını yitirdi. Mültecilerin terke zorlandığına şahit olduk. Rostock ve Hoyerswerda’da sokak desteğiyle saldırılar gerçekleşti. Bunlar bir azınlığın yaptığı olaylar değildi. Bu saldırılar olurken güvenlik güçleri sadece göçmenleri uzaklaştırıyordu. Hatta Rostock’ta polis geri çekildiği için cesaretlenen saldırganlar, içinde mültecilerin bulunduğu „Sonnenblumenhaus“ adlı binayı ateşe verdiler. İlginç bir anekdot vereyim. Rostock’ta ateşe verdikleri binada yaşayanların mülteciler değil DDR döneminde sözleşmeli işçi olarak gelen Vietnamlı işçiler olduğu ortaya çıktı. Aynı zamanda binanın ateşe verildiği gün binada tesadüfen Alman ikinci kanalı ZDF çekim ekibi de bulunuyormuş. Vietnamlı işçilerle çekim ekibi binanın çatı katına çıkıp kurtuluyorlar. Binalar ateşe verildiğinde sokaktaki güruh alkışlıyordu. Olaylar olmadan önce o dönemde mültecilere karşı medyada müthiş bir kışkırtma vardı. Kin ve nefret egemen güçler tarafından “Mültecileri artık kaldıramayız.” gibi söylemlerle topluma aşılandı.

Sizce göçmen ve mülteciler neden sorun olarak görülüyor?

Göçmenlere karşı başlatılan antipropagandanın başlıca iddialarından biri, bu insanların sosyal haklardan faydalanmak için geldikleri, gerçek siyasi mülteci olmadıkları iddiasıydı. Mültecileri ekonomik ve siyasi olarak ayırıyorlardı. Manşetlerle topluma mesaj veriliyordu. “Bu kadar mülteciyi kim besleyecek.” manşetleri atılarak Almanların mağdur olacakları ifade ediliyordu. Bunun yansıması olarak da sokak saldırıları başladı. Bu sokak saldırılarını gerçekleştiren Naziler ve onları alkışlayan Almanlar hedeflerine kavuştular ve meşruiyet kazandılar. Bir yandan mülteciler yurtlarından uzaklaştırıldılar öbür yandan Alman parlamentosu Anayasanın iltica hakkını içeren 116. maddesini 1993’de kısıtladı.

NSU cinayetleri, Hanau katliamı hastalıklı bireylerin işlediği cinayetler midir?

Yaşananlardan sonra etkili ve yetkili kişi ve kurumlar kınama açıklamaları yaptılar. “Bu toplumu zehirlemedir, suçtur, şiddettir.” denildi. Aslında bu tür olaylara zemin hazırlayan da aynı politikacıların söylemleriydi. Bundan daha birkaç ay önce İçişleri Bakanı Horst Seehofer, bütün problemlerin ana kaynağının göçmenler olduğunu söylemişti. Sonrasında Anayasayı Koruma Örgütü’nün eski şefi Maaßen basına yansıyan görüntülere rağmen Chemnitz’deki ırkçı saldırıların ardından “Orada bir şey yok.” açıklaması yapmıştı. Daha sonra bu kişinin AFD’ye danışmanlık yaptığı ortaya çıktı. Anayasayı Koruma Örgütü tarafından nasıl izlenmeyeceklerini, nelere dikkat etmeleri gerektiğini brifinglerle anlatmış.

Yani bu cinayetler devletin bilgisi dahilinde mi işleniyor?

1950’lerden beri Anayasayı Koruma Örgütü NPD’den başlayarak siyasi partilerin ve değişik Nazi yapılanmalarının içine casuslar yerleştiriyor. Bu adamlar devletin paralı elemanı olarak örgütü güçlendirmek için çalışıyorlar. Devlet bu adamlardan haberdar. Nazi örgütleri de casuslara göz yumuyor. Devlet örgütün yer, mekan, parasal sorununu çözerek besliyor. Bu casuslardan bazılarının yaşanan cinayetlerin failleri ile yakın ilişkide oldukları zamanla ortaya çıkıyor, NSU davaları görülürken gözler önüne seriliyor. NSU tetikçileri Thüringer Heimatschutz adlı bir Nazi örgütünde yetişme gençler. Bu örgütün şefi ise devlet tarafından görevlendirilen, dosyası sabıka dolu Tino Brand adlı bir Nazi.

Almanya özgürlük vaad eden bir ülke mi?

Yasalara göre evet. Fakat yaşanan onlarca cinayete bakınca tam tersi bir tablo ile karşılaşıyoruz. Yabancı, siyah, Müslüman, göçmen gibi etiketlerle insanlar cinayetlere kurban gidiyor. Davaların üstü örtülüyor. Cinayeti işleyenler aramızda yaşamaya devam ediyor. Cinayeti işleyenler psikolojisi bozulmuş insanlar olarak yansıtılıyor. O kişinin bir psikolojik sorunu olsa dahi toplumda yaygınlaştırılan ırkçı bir propaganda var. Bunun icin internet ve sosyal medya yaygın kullanılıyor. Üniter derneğini duymuşsunuzdur. Hannibal lakablı eski bir elit asker tarafından, polis ve askerlerden oluşan, özellikle Almanya’nın kuzeyinde faaliyet gösteren Nordkreuz isimli bir chat grubu oluşturuyorlar. İçinde ordu ve emniyetten yüzlerce eleman yer alıyor. Bu grupta neler yapılabileceğini konuşuyorlar. Bunlar ordudan silahlar kaçırıp depoluyorlar. Seferberlik gününde harekete geçecek bir harb dairesi gibi! Bu şekilde organize olan irili ufaklı terör grupları var. Geçtiğimiz günlerde altı eyalette eşzamanlı operasyonlarla bu grup ortaya çıkarıldı.

Hanau katliamını gerçekleştiren kişinin elinde yasal bir silah vardı. Atış poligonu üyesi ve yüksek okul mezunuydu. Bireysel silahlanma Almanya’da da felaket düzeyde. Yaklaşık beş milyondan fazla silah sivil kişiler üzerine kayıtlı.

Şimdi bakın ırkçı bir cinayet işleniyorsa tek sorumlu tetikçi olabilir mi? O ortamı yaratan politikalardır. Yani azmettirici var. Bunu yalnız AFD yapmıyor. Düzen partilerinin hepsi bunu yapıyor.

Faşist partiler ve hareketler Almanya’da neden yasaklanmıyor?

Devlet kendisini suçlayabilir mi? Eylemlerin çoğu devletin desteğiyle geliştirilen faşist hareketlerin üyeleri tarafından yapılıyor. Bir örnek vereyim. NPD’nin kapatılması için mahkemeye başvurulmuştu. Mahkeme gerekçeli kararında aslında bir itirafta bulunuyor. NPD’nin içine o kadar eleman yerleştirilmiş ki suçların çoğundan bunlar sorumlu. Anayasa mahkemesi “örgüt tarafından işlenen suçların devlet eliyle gerçekleştirildiği” gerekçesiyle örgütün yasaklanamayacağı kararını veriyor.

Almanya’da milliyetçi saldırılardan sonra göçmen topluluklarında da milliyetçilik artıyor mu?

Burada doğanlar büyüyenler kendini buraya ait hissetmiyor. Gençler Türkçe’ye hakim değil ama Türkiyeyi izliyor. Kimlik siyaseti ile kabuklarına çekiliyorlar.

Gelişmiş bir devlet olarak Almanya göç ülkesi midir?

En yüksek ağızdan Almanya’nın SPD-Yeşiller koalisyonu döneminde bir göç ülkesi olduğu resmi olarak beyan edilmişti. Ama bu sözde kaldı. Göçmenler açısından dışlama devam etti. Mesela “İslam Almanya’ya dahil midir?” tartışmaları yürütüldü. 1990’lı yıllardan itibaren Almanya’nın çok kültürlü bir ülke olduğu gerçekliği dillendirilirken, 2010’da Angela Merkel “Çok kültürlülük ölmüştür.” diyerek tartışmayı noktaladı. Tabi ki bu toplumda sağduyulu Almanlar da var. Göçmenlere yönelik saldırıların bir insanlık suçu olduğunu düşünen, bu uğurda mücadele eden çok sayıda antifaşist alman gönüllü aktivist var.

Kapitalist devletler bilerek mi ırkçılığı milliyetçiliği diri tutuyor?

Toplum bölünüyor. Kimliklerine sarılıyor insanlar. Böl-yönet politikası izleniyor. Avrupa İslamlaşıyor diye Pegida benzeri tehlikeli, şoven, milliyetçi hareketler gelişiyor. Bunlar AFD ile çok yakınlar. Toplumsal sorunlar kimliklerle çözülemez. Tersi de geçerli. Anti-ırkçı hareketlerde de Alman karşıtlığı işleniyor. Bir bölünme var denilebilir.

Hanau katliamından sonra birçok yerde protesto eylemleri gerçekleşti. Berlin’de de eylem oldu. Değerlendirmenizi alabilir miyiz?

İlk etapta öfkeye dayalı güçlü bir protesto sergilenebildi. Ama toplum ne yazık ki örgütlü değil. Sağlıklı tepki veremiyor, resmin bütününü göremiyor. Göçmenler arasında önyargılı bir yaklaşım var. Nazilere ve ırkçılığa karşı yapılan eylemlere sempati var, fakat uzun vadeli örgütlü mücadele istediğimiz oranda değil.

Göçmenler neden Almanya’daki siyasetin bir parçası olamıyor?

Kendini buraya ait hissetmeyen, değer görmeyen, cinayetlerle tedirgin edilen bir toplum var. İnsanlar umutsuzluğa sürükleniyor, içine kapanıyor. Dışlanıyor. Dolayısıyla buradaki gelişmelere de kayıtsız kalıyor. Türkiye kökenli sol kesimler de Gezi ayaklanmasından sonra Türkiye eksenli siyasete yoğunlaştılar, Almanya gerçekliğini baz alarak siyaset yapmaktan uzaklaştılar. Fakat umarım Hanau’da yaşanan katliamdan sonra, ayakları burda yere basan solcuların kafaları da buraya basmaya başlar.

Almanya’daki istatistiklere göre mülteci, göçmen, yabancı düşmanlığında artış var mı?

İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 2018’de 7701 ırkçılık suçu işlenmiş. Bu rakam bir önceki seneye göre yüzde 20’lik bir artışa tekabül ediyor. Bu suçların 971’i şiddet suçuydu. Özellikle mültecilere karşı olan düşmanlık daha da yüksek bir düzeyde. Bir vakfın yaptığı araştırmaya göre mültecilere karşı olan düşmanca tutum 2014 ile 2019 yılları arasında yüzde 44’ten yüzde 54’e yükseldi. Anketlere göre Almanya’da müslümanlara, en azından kuşkuyla bakan ve istenmeyen bir kesim olarak kabul edenlerin ortalaması yüzde 50 denebilir. 2001’de İkiz Kuleler’in vurulmasından sonra bu oran hızla yükseldi.

Antifaşist kuruluşların tespitlerine göre 2018 yılında Berlin’de 309 sağcı saldırı gerçekleşiyor. Her yüz bin kişiden yaklaşık 9’u saldırıya uğramış. Bu oran doğu eyaletleri arasında en yüksek oran. Bir önceki yıla nazaran yüzde 20’lik bir artış söz konusu. Berlin’in göreceli olarak daha liberal, daha toleranslı olduğu sanılır, fakat gerçeklik hiç de sanıldığı gibi değil.

Faşist parti AFD’nin oylarının artmasını nelere bağlıyorsunuz? Kimlerden oy alıyor?

İstatistiklere göre işçiler, işsizler ve dar gelirlilerden Sol Partiyle benzer oranda oy alıyor. AFD’nin asıl bel kemiğini göreceli olarak iyi bir işe sahip, hiyerarşide aşağıya düşme endişesi taşıyan küçük burjuva ruhlu kesimler oluşturuyor. Seçmenlerin çoğu eskiden CDU’ya oy verenler. Dikkat edilirse öne çıkan isimler hep batı Almanyalı. Medyada ise AFD’nin bir Doğu Almanya fenomeni olduğu söyleniyor. Doğru değil. CDU içinde küçük bir kanat olan “ulusal değerler grubu” (“Werte Union”) AFD’ye hem yakın duruyor hem de birlikte koalisyon kurulmasını istiyor. Bu grubun CDU üyelerinin %2’sini oluşturduğu söyleniyor. Bu grubun parti içinde ve basında söylev bazında etkili olduklarını söyleyebilirim.

AfD ne vadediyor?

Demagojik bir biçimde sosyal adalet propagandası yapıyorlar. Ekonomik durumu iyi olmayanları hedef alıp, göçmenlerin gönderilmesi halinde almanların daha iyi yaşam koşullarına kavuşacağını ileri sürüyorlar. Kötü hayat koşullarının sebebi olarak yabancılara ödenen sosyal haklara işaret ediyorlar. 1982’de başa gelen ve 16 sene iktidarda kalan CDU’lu Başbakan Kohl ilk hükümet açıklamasında “Türkleri sınır dışı edersek, işsizlik sorunu çözülür.” gibi ırkçı sözleri rahatlıkla edebiliyordu.

AfD içinde farklı gruplar mevcut. Neoliberaller, halkçı söylemle davranan popülistler ve aşırı sağcılar yani Naziler var. Apolitik seçmeni etkileyebiliyorlar. Irkçı söylemler AFD ile başlamadı. Hatırlayalım 2009-2010 yıllarında SPD’li siyasetçi Sarrazin’in kitabı yaklaşık bir milyon adet satmıştı. Peki ne diyordu Sarrazin? “Türkler ve Araplar sadece çocuk doğuruyorlar, sebze ve meyve satmaya yetecek zekaları var. Araplar ve Türkler gerizekalıdır.” gibi savlar ileri sürüyordu. O dönem yapılan anketlere göre Sarrazin yüzde 18 oy alabilecek potansiyele sahipti.

AfD Almanya’da muhalefette olmasına rağmen siyasete ne kadar yön verebiliyor?

Ekonomik olarak Almanya’nın güçlü bir ülke olduğunu biliyoruz. BMGK’de yer almak istiyor. Diğer emperyal güçlerle aynı ligde oynamak istiyor. AB’de zaten oldukça etkin bir konuma sahip. Bu senenin ocak ayında NATO, Avrupanın doğu sınırında özellikle Rusya sınırında, yirmi bini Amerika’dan gelen yaklaşık otuz bin askerle “Defender 2020” adlı bir manevrayı başlattı. Almanya da bu operasyona büyük lojistik destek sağlıyor. Almanya, dünya politikasını belirleyenlerden biri olmak istiyor. Askeri olarak hala istediği aşamada değil. Alman Savunma Bakanı Türkiye’nin Suriye’ye girdiği dönemde “Bizim de girmemiz gerekir.” demişti. Fakat istedikleri askeri operasyonları henüz yapabilecek güçte değiller. Bu sebeple diğer emperyal güçlerle paslaşıyorlar.

Almanya ekonomik olarak güçlü olmasına rağmen vadettiğinin aksine halkın refahını sağlayamıyor. Asgari ücret Almanya’da Avrupa ortalamasının altında. Yoksulluk sınırında yaşayan yaklaşık 6 milyon insandan bahsediliyor. Evsiz insanların sayısı da her geçen gün artıyor. Dünyaya çizilen tablonun aksine Almanya’nın ciddi sorunları var. Yapılan güzellemeleri hak etmiyor. Milliyetçilik kullanılarak sorunların üzeri örtülüyor. Hedef şaşırtılıyor. AFD gelecekte Alman sermayesinin seçeneği olabilir.

Solcular ırkçılığa karşı mücadele ederken nelere dikkat etmeli?

Öncelikle verilen antifaşist mücadelenin bağımsız bir hattı olmalı. Devlet ve dinci hareketlerle arasına mesafe koymalı. Bunların kendilerini temize çıkarmalarına ve eylemlerin içeriğinin boşaltılmasına müsaade edilmemeli.

Nasıl bir siyasal hat olmalı?

Toplumun ilericileri, devrimcileri, sosyalistleri, komünistleri ırkçı gelişme ve saldırılardan kim sorumluysa onu deşifre etmeliler.

Düzen partilerinin, medyanın suçları ortaya serilmelidir. Vahim olayların olması beklenmeden örgütlenmeli ve topluma birlikte hareket edebilme yeteneği kazandırılmalı. Bağımsız bir hat olmadan başarılamayacağını bilmeliyiz. İşlenen cinayetler gösteriyor ki biz bu devletin emniyetine güvenemeyiz. Halk örgütlü değilse güvenliğini sağlayamaz.

…………….

Garip Bali: Kürecik/Malatya doğumlu. 1971’de ailesiyle Berlin’e geldi. Göçmen bir işçi ailesinde yetişen Garip, Berlin Teknik Üniversitesinde Elektroteknik bölümünü bitirdi. 1980’den beri siyasi mücadelede aralıksız aktif yer alıyor: Üniversite Öğrenci temsilciliğinde, göçmen derneklerinde, antifaşist, anti-ırkçı enternasyonal platformlarda mücadeleye devam ediyor.

soL haber portalı tarafından geçilen tüm haberlerde ha-ber.com editörlerinin hiçbir editoryal müdahalesi yoktur. Haberler web sayfamızda otomatik olarak ajans kanallarından geldiği şekliyle yer almaktadır. Bu alanda yer alan haberlerin hepsinin hukuki muhatabı haberi geçen web siteleri ve ajanslardır.

İlgili haberler

Peki siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çerezler (cookie), ha-ber.com web sitesini daha etkin bir şekilde kullanmanızı sağlamaktadır. Anladım daha fazla