AĞIT TOPLUMU

25.11.2022 18:09

Makalemin başlığını öğretmenlerin öğretmeni, yazar Adnan Binyazar’ın 1979 yılında yazdığı kitaptan aldım. Fakat kitap denizinde kitabı bulamadım. Bu bir ilk değil, aradığım zaman bulamam, sonra bulunur.

Türkiye toplumu, yalnız İstanbul’da terör olayında hayatını kaybeden altı insanın arkasından ağlamıyor. Ağıt toplumu olduğu şiir ve türkülerinde işlenir.

Acısı ve üzüntüsü öyle derindir, ki insanların ağlaması yetmez. Ağla gitar, çal kemancı çal derken müzik enstrümanların da birlikte ağlaması arzu edilir.

Dağlar, ırmaklar ve kuşlar da ağlamalıdır. Berlinli şair İsrafil Yıldızkan anlatmıştı. Bir gece yolda giderken kadın cezaevinin penceresinden yanık, güzel bir ses tanıdığı bir türküyü söyler. Olduğu yerde durur, sıla özlemi içini yakar. Dinler, ben de orada olsam ağlardım.

“Şu Fırat’ın suyu akar serindir.

Yârimi götürdü, anam, kanlı zalimdir.

Daha gün görmemiş taze gelindir.

Söyletmeyin beni anam yaram derindir.”

Bu türküyü dinledikten sonra Fırat’ın çığlığı Hamburg’daydı şiiriyle içini döküyor.

İlk doğan kardeşim göle düşerek, boğularak öldü, daha sonra diğer bir kardeşim kızamıktan vefat etmişti. Evladını kaybeden bir annenin gözüne uyku girmez, ciğeri yanar, içi kan ağlar. Şu anda, ben bu satırları yazarken anneler İstanbul’da kaybettikleri çocuk, torun, oğul ve gelinlerin arkasından böyle ağlıyor.

Köylerde cenaze merasimlerinde türkü söyleyerek, ölenin arkasından yas tutmayı gelenek haline getirirlerdi. Köyler şehirlere taşınınca birçok adet ve gelenekler yok oldu.

Müzik ruhun dilidir, melodiler acı, yaraları ve duyguları açığa vurur. Enstrümanların tellerine dokununca tüm anıları uyandırır. Geçmişte üstü örtülen üzüntüleri ortaya çıkarır.

Türk toplumu, ağıt toplumudur. Bunu Avrupalı Türkler Avrupa’ya da getirmiştir.

Bir Alman komşu Türk komşusuna sorar, neden hafta sonları geç vakitlere kadar ağlıyorsunuz. İşçi cevap verir, ağlamıyorum, türkü dinliyorum, der. Türkülerimiz ağlatır, ağlamak insanın taşıdığı dert yükünü azaltır. Tıpkı ölen bir vücuttan ruhun uçtuğu gibi hafifletir. Ağlamak ayıp değildir.

Korona aşısı henüz bulunmamıştı, ölüler sayılarla veriliyor. Her sayının arkasında bir hayat olduğunu düşünemiyorduk. Korku bütünüyle küremizi boyunduruğu altına aldığı zamandı. Asyalı görüntülü genç bir kadın bağırarak ağlıyor ve koşuyordu. Sakin ol, bu caddede böyle koşma, kaza geçirirsin, dedim. Kadın nasıl sakin olayım, ailemden bir tek ben kaldım. Hepsi koronadan öldü, hastaneye gidiyorum, diye cevap vermişti.

Sevgili okuyucularım, siz en son ne zaman ağladınız, bilmiyorum. Ağlamaya ne kadar ihtiyacım olduğunu, çok işe yaradığını çok sayıda edebiyat ödülü alan Sevgi Özdamar’ın son kitabını okuyunca daha çok anladım. Kitabın adını Gölgeli Mekân olarak çevirmiştim.

Bu kitap Türkçe’ye çevrilmeli, geleceğini Avrupa’da gören gençler yola çıkmadan mutlaka okumalıdır.

Belgesel romanda yazar sık sık ağlıyor, karşı koyamadığı her durumda gücü ağlamaya yetiyor.

Refah, zengin ülke Almanya silahlanmaya çok para ayırıyor. Ama yeni kurulan hükümet programını uygulayamıyor. 360 bin evsiz sokakta yaşıyor, iki milyon yoksul Tafel denen yardım kuruluşundan yiyecek alıyor. Korona ve savaştan önce yalnız işsizler, maaşı çok az olan emekliler yardım alıyordu. Şimdi maaşı yetmeyen, elektrik, gaz ve kira masraflarını ödemede zorlananlar da bu yardım kuruluşlarına gidiyor.

Türkiye tarihinde sürgüne gitmek zorunda kalan şair, ressam, rejisör, gazeteci ve diğer sanatçıların yaşam, özlem ve acıları da ağlatır.

Her yıl arabayla Türkiye’ye giderken Tuna nehri boylarından geçerken hüzünlenirim. Nehir akmam der, genç Osman anavatanından gitmem, der.

Nazım Hikmet Tuna nehri olmak ister ve kendisine seslenir:

 

“Hey Hikmet’in oğlu, Hikmet’in oğlu, Tuna’nın suyu olaydın

Karaorman’dan geleydin

mavileşeydin mavileşeydin, geçeydin Boğaziçi’nden

başında İstanbul havası

çarpaydın Kadıköy iskelesine

çarpaydın çırpınaydın

vapura binerken Memet’le anası.”

 

Oğluna ve İstanbul’a özlemini anlatır. Sözleri ırmak gibi akıtma sanatını işliyor.

Dört ay boyunca çocuk oyun parkında karşılaştığım bir annenin ağlamasına şahit oldum. Oğlu uyuşturucu müptelası olmuş. Ana oğul ilişkisi çok zarar görüyor. Oğlu yalnız para istemek için annesini görmeye geliyor. Altı yıl haber alamadığı oğlu elli yaşında yine para istemek için annesini aramıştı. En son beraber oturdukları bankta oturuyor ve her gün ağlıyordu.

Fizikî mesafede derdini bana anlattı. Yaklaşmadan teselli etmek kolay olmadı. Ağlama demedim, yanında sessizce oturdum.

Müzik ruhsal yarayı açar, acı verir. Üzüntüyü ortaya çıkarır. Türkülere eşlik eden metin anıları, geçirilen kötü olayları hatırlatır. Enstrümanlar birbirine cevap verir, tekrarlar veya birbirini takip eder. Müzik kendisi ağlamaz, ama ağlatır.

Damla damla gözyaşı olur, sözden daha etkin olur. Ruhu teselli eder, tedavi eder ve rahatlatır. Söze gerek kalmaz, susmayı ve dinlemeyi öğretir. 

Ağlama değmez hayat, bu gözyaşlarına, demek kolaydır. Sosyal medyada Trabzon’da bir grup çalışan doktorların söylediği ağıt çok ilgi gördü. Ağla, ama unutma bu da geçer, diyorlardı. Yurtdışına gitmeyi düşünmedikleri belli, buradayız görevimize devam ediyoruz, der gibiydiler. Metni yazan ve besteleyeni araştıracağım.

 

“Ne ağlarsın benim zülfü siyahım

Gökler erişti figanım ahım

Bu da gelir bu da geçer ağlama

Bir gülün çevresi dikendir hardır

Bülbül hareden ahilen dardır

Ne de olsa kışın sonu bahardır

Bu da gelir bu da geçer ağlama”

 

Dertler, acılar gelir ve geçer, ama bıraktığı izler kalır.

 

Hoşça kalın!

 

 

İlter Gözkaya-Holzhey

eMail: [email protected]

 

Bu konuda okuduğum ve kaynak olarak baş vurduğum kitaplar:

Adnan Binyazar, Duyguların Anakarası, Can Sanat Yayınları, İstanbul 2006

ISBN: 975-07-0622-9

www.canyayinlari.com.tr

Michael Fischer, Was wäre das Leben ohne Musik, Patmos Verlag, Zürich 1999

ISBN: 3-491-45030-6

www.patmos.de

 

 

 

 

 

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları