TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN (XV) VAN- II

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN (XV) VAN- II

ABONE OL
14:51 - 10/06/2026 14:51
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN (XV) VAN- II
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Kaplan
Best

VAN KALESİ

Uzaktan heybetli görünüyor kale…Van Gölü’nün masmavi sularına hâkim, asırların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan ihtiyar bir muhafız gibi duruyor karşımızda. Çıkması kolay değil. Hem dik hem de zaman istiyor. Belki de böylesi daha doğru. Çünkü bazı mekânlara ulaşmak için sadece ayakların değil, hafızanın da tırmanması gerekiyor.

Urartular döneminde buraya Tuşpa denirmiş. Bir zamanlar Urartu’ların kalbi burada atarmış. Krallar buradan hükmeder, askerler buradan sefere çıkar, tüccarlar mallarını buraya getirir, rahipler tanrıları adına burada ayinler düzenlermiş. Bugün sessiz görünen bu kayalıklar, vaktiyle bir başkentin gürültüsünü ve ihtişamını taşımış.

Rehberimiz Ozan otobüsü durduruyor ve kalenin eteklerinde kayalıkların arasındaki bir noktayı işaret ediyor:

“Orası sunak alanı…”

Hepimiz aynı yöne bakıyoruz. İlk bakışta sıradan görünen kaya parçası, dikkatle incelendiğinde insan eliyle şekillendirilmiş bir ibadet mekânına dönüşüyor. Taşın üzerinde zamanın aşındıramadığı bir irade duruyor. Rivayete göre burada kurbanlar sunulur, dualar edilir, adaklar adanırmış.

Urartu kralları zaferlerden sonra halkıyla birlikte burada toplanır, tanrılarına şükredermiş. Buradaki kaya yazıtları şarapların döküldüğünü, tahılların sunulduğunu ve sürülerin kurban edildiğini anlatıyor. Rehberimiz, zigguratlardan da söz ediyor. İnsan ister istemez Mezopotamya medeniyetleriyle Urartular arasındaki kültürel bağları düşünmeye başlıyor.

Gözünüzü kalenin yamacındaki o kayalıklara çevirdiğinizde tarihle bugün arasındaki perde inceliyor sanki. Tunç miğferli askerlerin taş merdivenlerden yükseldiğini, rahiplerin ağır adımlarla sunağa yürüdüğünü, kalabalığın derin bir sessizlik içinde onları izlediğini hayal ediyorsunuz.

Fakat hayat burada sadece savaşlardan ve ayinlerden ibaret değilmiş.

Şölenler de kurulmuş bu taşların gölgesinde.

Büyük büyük kazanlar da kaynamış.

Testilerden kadehlere şaraplar doldurulmuş.

Müzikler yükselmiş.

Zaferler böyle kutlanmış.

Belki de Van Gölü’nden esen rüzgâr, bugün olduğu gibi o günlerde de sofraların etrafında dolaşmış.

Urartuların şarapçılıkta ne kadar mahir oldukları biliniyor. Van’ın üzüm bağları da aradan geçen binlerce yıla rağmen bu eski medeniyetin izlerini taşımaya devam ediyor.

Rehberimiz Ozan, Urartuların meşhur su kanallarından da söz ediyor. Özellikle Menua Kanalı’ndan…Aradan geçen bunca asra rağmen hâlâ hayranlıkla anılan bu kanal, medeniyetlerin yalnız kılıçla değil, suyla da kurulduğunu hatırlatıyor insana. Toprağı suyla buluşturanlar, aslında geleceği de inşa etmişler.

Hasat vakitlerinde yapılan bereket şölenlerini, toplu yemekleri ve mevsimlik kutlamaları dinlerken insan, medeniyet dediğimiz şeyin biraz da suyu adaletle dağıtabilmek olduğunu düşünüyor. Hele bu coğrafyada…

YA EĞLENCE HAYATINA NE DEMELİ

Müzik de eksik değilmiş bu hayattan. Kabartmalarda flüt çalanlar, davul taşıyanlar, dans eden insanlar görülüyor.

Demek ki Van Kalesi’nin eteklerinde yalnız asker postallarının sesi yankılanmıyormuş.

Çocuk sesleri…

Şarkılar…

Kahkahalar…

Bayram sevinçleri…

Hepsi bu taşların hafızasına karışmış.

Bugün o kayalıkların dibinde durunca insanın içine tarifi güç bir his çöküyor.

Binlerce yıl geçmiş aradan.

Krallar ölmüş.

Ordular dağılmış.

Diller değişmiş.

Bayraklar değişmiş.

Ama taşlar hep kalmış.

Sanki zaman en çok onları sevmiş.

İnsan o an anlıyor ki tarih, kitap sayfalarında kalan kuru bir bilgi değildir. Bazen bir kayanın gölgesinde, bazen aşınmış bir merdiven basamağında, bazen de rüzgârın taşıdığı sessizlikte yaşamaya devam eden bir hatıradır.

Kalenin diğer tarafına, giriş kapısının bulunduğu bölüme doğru geçiyoruz.

Hava güzel.

Van semalarında öğle güneşi bütün ihtişamıyla yükselmiş.

Göl tarafından gelen hafif rüzgâr sıcaklığı kırıyor.

Ne üşüten bir serinlik var havada ne de bunaltan bir sıcaklık.

Gökyüzü berrak.

Ufuk açık.

Van Gölü uzakta mavi bir sonsuzluk gibi uzanıyor.

İşte böyle zamanlarda insan Yahya Kemal’in o büyük medeniyet terkibini daha iyi anlıyor.

Çünkü bazı şehirler sadece görülecek yerlerden ibaret değildir.

Onlar, asırların biriktirdiği ruhu bugüne taşıyan sessiz muhafızlardır.

Van da öyle…

Tam bu sırada rehberimiz Ozan, yorulduğumuzu fark etmiş olacak ki gülümseyerek:

“Haydi arkadaşlar, yarım saat ihtiyaç molası…” diyor.

Bahçedeki tahta banklara oturuyoruz.

Küçük ama sıcak bir ortam hazırlanmış.

Etrafta hediyelik eşya satan dükkânlar var.

Halılar…

Renk renk şallar…

El işi çantalar…

Taş süsler…

Turistik bölgelerde görmeye alışık olduğumuz canlılık burada da kendini gösteriyor.

Çay da ikram ediyorlar.

Ama yine aynı mesele…

ÇAYKUR çayı burada da yok.

Yine kaçak çay…

Doğu Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi burada da kaçak çay adeta hayatın bir parçası hâline gelmiş.

Bir süre dinlendikten sonra kalenin arka tarafındaki “Eski Van” denilen bölgeye doğru geçiyoruz.

ESKİ VAN ŞEHRİ VE HÜSREV PAŞA KÜLLİYESİ

Aracımızı park ediyoruz.

Tam içeri girecekken bir hareketlilik başlıyor.

Çakarlı araçlardan oluşan bir konvoy yaklaşıyor.

Polisler hızla pozisyon alıyor.

Bize de bir süre beklememiz gerektiği söyleniyor.

Ne olduğunu anlamaya çalışırken gelen kişinin İran Kültür Bakanı olduğunu öğreniyoruz.

Yaklaşık on beş dakika kadar süren ziyaretin ardından heyet ayrılıyor ve biz de içeriye girebiliyoruz.

Doğrusu güvenlik tedbirlerinin yoğunluğu dikkat çekiyor.

Ama bölgenin yakın geçmişini, Türkiye’nin yeni yeni soluk almaya başladığı güvenlik iklimini ve bölgedeki hassas dengeleri düşününce bu yapılanları yadırgamıyoruz.

Van Kalesi’nin eteklerinde dolaşırken rehberimizin sesiyle yeniden bugüne dönüyoruz.

Eski Van şehrinden söz ediyor.

Medreselerden…

Hanlardan…

Camilerden…

Çarşılardan…

Bir zamanlar ovanın üzerinde yükselen kubbelerden, minarelerden, avlularda yankılanan insan seslerinden…

Sonra sesi birden değişiyor.

Biraz ağırlaşıyor. Hüzünleniyor.

1915’teki Rus işgalinden bahsediyor.

Yangınlardan…

Yıkımlardan…

Katliamlardan

Bir zamanlar hayat dolu olan bu şehrin nasıl harabeye döndüğünü anlatıyor.

Dinlerken gözlerimiz önümüzdeki taşlara kayıyor.

İnsan ister istemez yakın tarihin acılarını düşünüyor.

1915’i düşünüyor…

Rus işgalini…

Yakılan mahalleleri…

Dağılan aileleri…

Yollara düşen insanları…

Ve kendi kendine soruyor:

Tarih bize ne öğretir?

Eğer geçmişin acılarından ders alınmayacaksa, onca gözyaşı ne içindi?

Bu topraklar bir asır önce büyük acılar yaşadı.

Dış güçlerin hesapları, savaşlar ve çatışmalar yüzünden nice ocaklar söndü.

Bugün dünyaya baktığımızda değişen pek fazla şey olmadığını görüyoruz.

Dün Rusya’nın, İngiltere’nin ve başka güçlerin yürüttüğü hesaplar vardı.

Bugün başka aktörler var. Onlar da aynı hesapla buradalar. Ey Vanlılar aynı acıyı tekrar yaşamak mıdır derdiniz?

İnsan o harabelerin arasında dolaşırken ister istemez şu duayı ediyor:

Rabbim bu millete bir daha aynı acıları yaşatma.

Geçmişin hatalarından ders almayı, kardeşlik hukukunu korumayı ve bu güzel memleketi her türlü fitneden muhafaza etmeyi nasip et.

Gözlerimiz önümüzdeki araziye kayıyor.

Bugün sessiz duran bu araziye…

Otların arasında kaybolmuş duvar kalıntılarına…

Yer yer toprağın içinden çıkan temel taşlarına…

Ve hayal etmeye başlıyoruz.

Bir zamanlar çocuk seslerinin yükseldiği sokakları…

Akşam ezanının dalga dalga yayıldığı mahalleleri…

Sabah dükkânlarını açan esnafı…

Medrese yolunda yürüyen talebeleri…

Sonra bir gün aniden gelen Rus işgalini…

Arkasından yükselen dumanları…

Dağılan kalabalıkları…

Ve şehre çöken sessizliği…

Tarih çoğu zaman büyük zaferlerin hikâyesi olarak anlatılır.

Oysa burada insan, tarihin biraz da kaybedilen şehirlerin hüznü olduğunu anlıyor.

Şehirler de insanlar gibi doğuyor, büyüyor, gelişiyor, ihtişama ulaşıyor ve bazen yavaş yavaş hatıraya dönüşüyor.

Fakat tamamen ölmeyenler de oluyor;

Taşları kalmışsa…

Bir minaresi ayakta duruyorsa…

Bir çeşmesinden hâlâ su akıyorsa…

Ve onları hatırlayan insanlar olmuş ise…

O zaman yaşamaya devam ediyorlar.

İşte eski Van da öyle…

Bugün büyük ölçüde sessiz.

Ama mağlup değil.

Yıkılmış ama onuruyla.

Van, Kalesi’nin gölgesinde, Van Gölü’nün maviliğine karşı hâlâ vakur bir şekilde duruyor.

Asırlar boyunca nice devletler gelip geçmiş bu topraklardan.

Urartular…

Persler…

Romalılar…

Selçuklular…

Osmanlılar…

Hepsi bu göğün altında yaşamış.

Hepsi bu gölün sularına bakmış.

Hepsi bu rüzgârı hissetmiş.

Bugün onların hiçbiri yok. Ama eserleri var.

Dağlar yerinde.

Kale yerinde.

Göl yerinde.

Ve insanı derin düşüncelere sevk eden o kadim sessizlik yerinde…

Biraz sonra yeniden tarihin içinde yürümeye devam ediyoruz.

Karşımızda Hüsrev Paşa Külliyesi yükseliyor.

Mimar Sinan’ın eserlerinden biri olarak kabul edilen bu zarif yapı, yıllar süren yıkım, yangın  ve ihmale rağmen yeniden ayağa kaldırılmış.

Taşlarına baktıkça insanın içine garip bir duygu doluyor.

Bir medeniyet tamamen yok olmamış çünkü.

Bazen sadece yeniden hatırlanacağı günü bekliyor.

Külliyenin avlusunda dolaşırken bunu hissediyorsunuz.

Sessiz ama mağrur bir duruş var yapıda.

Yakılmış…

Yıkılmış…

Ama teslim olmamış.

Taşların arasında dolaşırken eski mezar taşları dikkatimizi çekiyor.

Üzerlerinde Osmanlıca kitabeler var.

Satırlar hâlâ yerinde.

Yazılar hâlâ okunabilir durumda.

Ama biz okuyamıyoruz.

İşte insan tam burada durup düşünmeden edemiyor.

Yapılan sadece bir alfabe değişikliği meselesi değilmiş meğer.

Aynı zamanda kültürel hafıza meselesi.

Geçmişle kurulan bağın zayıflaması meselesi.

Dedelerinin mezar taşını okuyamayan, arşivlerini doğrudan anlayamayan nesillerin ortaya çıkması meselesiymiş.

İnsan o taşların önünde durunca bunu daha derinden hissediyor.

Bir toplum geçmişini ne kadar iyi tanırsa geleceğini de o kadar sağlam kurabiliyor.

Çünkü hafıza yalnız geçmişe ait değildir.

Geleceğin de temelidir.

Külliyeden ayrılırken son kez dönüp bakıyoruz.

Yüzyıllardır ayakta duran bu taşlar, sanki bize sessizce şunu söylüyor:

“Medeniyetler yalnızca binalarla yaşamaz, hatırlamakla yaşar.”

Devam edecek

Inal

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP