ÖLÜLERLE KONUŞAN İNSANLAR

13.10.2021 13:01

İnsanlar; tüm canlılar gibi doğar, büyür ve ölür. Bu durum, doğanın değişmez yasasıdır. Bu yasanın değişmesi demek; dünyanın, dolayısıyla canlılığın yok olması demek.

Tarihin bilinen en eski dönemlerinden beri insanlar, ölülerini özel bir titizlikle gömerler. Dünyanın neresinde, hangi kültür ve inançta olursa olsun yaşayanlar, ölülerine saygı duyar. Bu, bir başka deyişle ölen kişiyle olan yaşantıların unutulmazlığıdır. Ölülere saygı duymak, bir nevi yaşamakta olan kişilerin kendi varlıklarına saygıdır. Bu saygı, kuşaklar boyunca sürüp gider. Çünkü köksüz ağaç olmadığı gibi köksüz insan da olmaz.

Ülkemizde özellikle dinsel bayramların arife günlerinde neredeyse herkes mezarlıklara koşar. Bu, hem dinsel hem de insani bir görev olarak görülür. Yapılan ziyaretin amacı, ölülerle bayramlaşmadır bir nevi. Mezarların üstündeki yabanıl otlar, dikenler koparılıp toplanır. Çiçekler düzenlenir, sulanır. Böylece sonsuzluğa göçmüş yakınların bayrama düzenli ve bakımlı girmesi sağlanır. Bayramda herkes temiz ve varsa yeni giysilerini giyer de ölüler yattıkları yerde unutulur mu?

Genellikle genç yaşta eşlerini toprağa vermiş ve yaşamın onulmaz, sayısız zorlukları, acılarıyla karşılaşan kadınların iki gözü iki çeşmedir gidiş gelişlerde. Onların gönüllerinde eşler hiç ölmemiştir. Hep yanı başlarındadır. Güçlüklerle karşılaştıklarında, çözümsüz işler karşılarına çıktığında, umutsuzluklarının arttığında, derdini paylaşacak bir dost bulamadıklarında başvuracakları yer mezarlıktır. İçlerini oraya dökerler. Umarı orada ararlar. Mezardaki eş, canlanıp dinliyormuş gibi anlatır, anlatır, anlatır… Bir yandan gözyaşlarıyla toprağı sularken diğer yandan da elleriyle mezarlığın toprağını okşarlar. Bu okşanan aslında toprak değildir. Okşanan; toprağın altında yatan eş, evlat, anne, baba, kardeş ve diğer yakınların sevilmeye doyulamayan tenleridir. Onlara karşı beslenen özlemin dolup taştığı yerdir mezarlar.

Çocuklarının yaptığı yaramazlıkları, göstermiş oldukları uyumsuzlukları, aile düzenine verdikleri zararları mezarda yatan eşe gözyaşları içinde söylenen ağıtların dizelerinden dökülen yakınmalarla dile getirir yüreği yanık kadınlar. Sanki mezardaki, anında kalkıp gelecek ve aile içindeki otoriteyi, düzeni kuracak… Tabi bunun olanaksız olduğu bilinir. Bu yakınmalar, bir iç dökmedir, tinsel bir erinç ve arınmadır.

Yaşamın bin bir güçlüğü var. İnsanoğlu, her gün çözümlenmesi gereken bin bir sorunla karşılaşır. Yaşam yolu, usa gelmeyecek engellerle örülüdür. Bu engeller, kimi zaman insanı bunaltıp umarsız bırakır. İşte, bu umarsızlığın umarıdır mezarlık ziyaretleri.

Kendisine, malına, aile düzenine, yakınlarına zarar verip emeklerini boşa çıkaran komşuların da şikâyet yeri mezarlıkta yatan büyüklerdir. Karşılaşılan toplumsal güçlükler de burada anlatılır ağıtların üzüncüyle. İnsanoğlunun içinde birikip büyüyen bütün özlemler burada dile gelir. Mezarlıklar birçok kişinin tinsel sağaltım yeri olur böylece.

Arife günü mezarlıklara gidilmesinin nedeni, üzüntülerin bayram gününe taşınmaması içindir. Bayram, sevinçlerin, mutlulukların, kavuşmaların, barışmaların, yakınlaşmaların olduğu gündür. Bayram günü, acıları öne çıkarmak, bayramın anlamına uygun olmaz. Ancak bayram günü yakınları gelmeyen, unutulan kimi kişilerin bayramı zehir olur. Artık, onun için bayram anlamını yitirir. Gözyaşları sel olur akar. Yakınmalar, yakarışlar arşı alır.

Bazı kişiler, bayram namazı sonrasında mezarlıklara uğrar. Dua edip tinsel erinç yaşanır bu yolla. Ciddiyeti, ağır başlılığı, metanetiyle tanınan güngörmüş erkekler tek başlarına yaptıkları bu ziyaretlerde gözyaşlarına boğulur. Genç yaştaki oğlunu toprağa vermiş bir babanın bayram sabahı, oğlunun yattığı toprağa sarılarak hıçkırıklarla ağladığına tanıklık ettim çocukluğumda. Bu baba, bayram sabahı tek başına gitmişti oğluna. Gözyaşlarını saklamak içindi bu. Ancak insanın içindeki biriken acı, üzüntü çoğu zaman engel tanımıyor. Günlerdir biriken özlem,  ayrılık acısı oğlunun toprağına gözyaşı ve hıçkırık olarak dökülmekte.

Arife ve bayram günlerinin dışında da mezarlık ziyaretleri yapılır. İnsanlar geçmişleriyle yaşar. İnsanların ölüleriyle yaşadıklarını da söyleyebiliriz. Geçmişimiz, belleğimizdeki tatlı anılardır. O anılar, çoğu zaman bizlere yeni umutları filizlendiren kaynaklardır. Bu kaynağın kurumasına kolay kolay izin vermez kişi.

Ölülerle konuşan kişi, aslında kendisiyle konuşmakta. Amaç içini dökmektir. Ölen kişi, tinsel olarak hep yanımızdadır. Onun varlığı somut değil, soyuttur. Aslında biz onların öldüklerine hiçbir zaman inanmayız. Bir gün, bir yerden çıkıp geleceklerini düşünürüz çoğu zaman. Zaman gelir onların anıları silikleşir belleklerde, ama yok olmaz. İnsanoğlu unutmazsa ve umut etmezse yaşayabilir mi?

 

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları