2.9 C
Berlin
14:16 - 26/02/2020
Almanya Haber – Berlin Haberler – Son Dakika Avrupa Haberleri

Rüştü Kam

Rüştü Kam arşivindeki tüm yazılar ha-ber.com'da.

Diğer Yazarlar

EGE VE AKDENİZ GEZİSİ / 7 KİLİSELER (VI)

03:01 - 15/02/2020

-Demre-Antalya-Side-Aspendos-

-Paganların zulümlerinden bıkan halk dalga dalga din olarak Hıristiyanlığı seçmeye başladılar. Hristiyanlığın inanılmaz bir şekilde gelişmesi Putperest olan Roma İmparatorluğu yöneticilerini endişelendirdi ve Hıristiyanlığı yasakladılar. Dini liderleri tutukladılar ve idam etmeye başladılar-

Demre

 Ege ve Akdeniz gezisini Türk Eğitim Derneği başkanı Ahmet Yumuşak teklif etmişti. Ancak kendisi maalesef geziye katılamadı. Çok istemesine rağmen katılamadı. Biz yola çıktık, o bir gün sonra hastaneye yattı. Kalp kapakçığı değişecekti. Basit bir ameliyat dediler. Gezi dönüşü ameliyat olmasını teklif ettik ama o bizi dinlemedi. 10 gün sonra ameliyat olabilirdi.

Hastanede gerekli tetkikler yapılmış ve bizim dönüşümüze 2 gün kala ameliyata girmiş. Biz Demre’ye henüz gelmiştik ki, acı haber geldi. “Ahmet vefat etti başımız sağolsun.” Dünyamız yıkıldı. Beklenmedik bir ölüm. Bir anda otobüs yasa boğuldu. Herkes ağlıyor, kimse kimseyi teselli edemiyordu. Kim, kimi teselli edecekti, herkes aynı acıyı yaşıyordu. Yasımız uzun sürdü. Benim kendimi toparlamam gerekiyordu. Grup lideri bendim. Arkadaşları sükunete davet etmeliydim. Kaptan Sezgin’e mikrofonu açmasını söyledim ve titrek sesimle söze başladım:

 “Ecel gelince ne bir saniye ileri ne de bir saniye geriye gider.” Kalp kapakçığı ve diğer ölüm sebepleri bahanedir. Sabırlı olmamız lazım, yapacağımız iş ağlamak değil onun için dua etmektir O da bizden bunu bekliyor.  ‘Allah sana rahmet eylesin Ahmet’im… Mekânın Cennet olsun. Biz seni çok sevdik, Allah da seni sevecektir. Allah için çalışan birisi olduğuna dair şahitliğimiz tamdır. Ruhun şâd olsun. Biz de geleceğiz oraya. Ha bir gün önce ha bir gün sonra ne fark eder. Sen önce gitmekle bu fani dünyanın kirlerine fazla bulaşmadın. Ne mutlu sana ki, arkada seni seven dostların var. Onlar senin için dua ediyorlar…’

Bu mealde kısa bir konuşma yaptım. Bir de Kur’an okudum. En azından o hüzünlü havanın dağılması için bir adım atmış oldum. İşe yaradı. Ancak, gezi bizim için burada bitti. Bundan sonra ne anlatılanları anlama ne de kültür miraslarına bakıp inceleme gücümüz kaldı. Yığıldık kaldık Demre’ye.

Rehberimiz Serdar ve tur sorumlusu Emin bu hüzünlü havayı dağıtmak istemiş olmalılar ki; önce bizlere baş sağlığı dilediler, Emin geçen gezilerden bahsederek kısaca Ahmet’i anlattı. Yerinin doldurulamayacağından söz etti. Ve Serdar, Serdar Ahmet’i tanımadığı için kendisinin şanssız olduğundan söz etti ve “arkadaşları tarafından böylesine sevilmenin haklı gururu ona yetecektir” diyerek bizlere baş sağlığı diledi.

Sonra da başladı Demre’yi anlatmaya. O da havadan etkilenmişti, Serdar ondan önceki Serdar değildi. Tadı kaçmıştı sanki. Ama onun görevi anlatmaktı:

“Myra (Demre) Likya uygarlığının en önemli 6 kentinden birisidir. En erken sikkeler M.Ö. III. yy.’la tarihlenir. Fakat şehrin en azından M.Ö. V. yy’ da kurulduğu tahmin edilmektedir.

Rivayetlere göre St. Nikolaus, M.S. 270 yılında, Likya’nın Patara kentinde doğdu. Zengin bir ailenin çocuğuydu. Erken yaşta anne ve babasını bir veba salgınında kaybetti. Onu Patara piskoposu olan dayısı büyüttü. Eğitimini dayısından aldı. İlk görev yeri Patara yakınlarındaki Sion Manastırı’nda başrahiplik, sonrasında Myra Piskoposluğu. Bu kutsal görevinde çok başarılıydı. Cemaatine sahip çıktı, dul ve yetimlere, fakirlere, hastalara yardım etti, maneviyatlarını kuvvetlendirdi. İmparator Diocletian zamanındaki Hıristiyan kıyımında, mahkemelerde onları savundu, işkenceye alınanları veya ölümle cezalandırılanları cesaretlendirdi, kalan ailelere sahip çıktı. Sonunda o da tutuklandı. İstanbul’a götürüldü. İşkencelere tabi tutuldu, idam kararını beklerken tahta yeni imparator Constantin geçince serbest bırakıldı.

Tekrar Myra’ya döndü. O sırada ülkede korkunç bir açlık hüküm sürüyordu. Paganlar açlık nedeniyle Tanrı Diana’ya adaklar adıyorlardı, bunun üzerine Piskopos Nicholaus Pagan mabedini darmadağın etti, adakları, kurbanları, heykelleri yerlere attı, kırdı parçaladı. “Putların sizlere bir şey vereceği yok. Kendinize gelin” diye halka nasihatler etti, onları Hristiyanlığa çağırdı, Allah’a dua etmelerini istedi.

Paganların zulümlerinden bıkan halk dalga dalga din olarak Hıristiyanlığı seçmeye başladılar. Hristiyanlığın inanılmaz bir şekilde gelişmesi Putperest olan Roma İmparatorluğu yöneticilerini endişelendirdi ve Hıristiyanlığı yasakladılar. Dini liderleri tutuklamaya ve idam etmeye başladılar. Yapılan korkunç işkencelere rağmen dinlerini inkâr etmeyen ve Paganlığa dönmeyen tüm Hıristiyanların öldürülmeleri için fermanlar çıktı. Fakat yükselişin önüne geçilemedi. Her şeye rağmen Hristiyanlık gerilemedi, aksine Hıristiyanların işkencelere aldırmadan inançlarını savunmaları ve idamları korkusuzca kabullenmeleri putperestlerin kitleler halinde Hıristiyanlığı kabul etmelerine yol açtı.

Halkın Hristiyanlaşmasında St.Nikolaus’ın payı büyüktür. O aynı zamanda çocukların, gemicilerin ve ağır işlerde çalışan işçilerin koruyucusudur. O Demrelidir. Demre’nin Noel Babasıdır. Demre Hıristiyan Dünyası için önemli bir merkezdir. Her yıl 6 Aralık`ta Noel Baba etkinliklerini yapmak geleneksel hale gelmiştir. Kaya Mezarları, Tiyatro ve St. Nikolaus Kilisesi varlığını günümüze kadar sürdürebilmiştir.

Nikolaus’un kerametleri

 Rivayet edilir ki; yaşlı ve fakir bir baba karısını kaybettikten sonra büyük zorluklarla büyüttüğü üç genç kızından büyüğünün evlenme zamanının gelip geçmesine rağmen çeyizini hazırlayamamış ve büyük üzüntü içindeymiş. Bu durumda sırasıyla evlenme çağına gelecek diğer kızlarına da çeyiz hazırlayamazsa, onları geneleve bırakması gerekiyormuş. Babanın onların fahişe olmalarına gönlü asla razı değilmiş.

Durumu haber alan Myra piskoposu Aziz Nikolaus, bir gece geç vakit büyük kızın çeyizine yetecek kadar altını bir keseye koyup, o ailenin penceresinden içeri atmış. Sabah keseyi bulan baba buna çok sevinir. Ama bu iyiliği kimin yaptığını da merak eder. Araştırır ama bir netice alamaz.

Ortanca kızın evlenme vakti geldiğinde Aziz Nikolaus, yine gece geç vakit o fakir yaşlı adamın penceresinden bir kese altın daha atmış. Sabah o evdeki mutluluk ve sevinç büyük olur. Yaşlı baba, merak içinde, evin etrafında dolaşıp bir ipucu arar ama yine bulamaz.

Üçüncü kızının evlenme zamanı gelince ihtiyar baba bu iyilikseverin kim olduğunu bulmak için geceleri pencere önünde sabahlamaya başlar. Aziz Nikolaus bunu görünce, bu sefer bir kese altını pencereden değil, bacadan atmış. Üçüncü kız, o gece çoraplarını yıkamış ve kurutmak için şöminenin içine asmış. Aziz Nikolaus bacadan bir kese altını atınca da -olacak ya- kese kızın çorabının içine düşmüş. Bu olay, Hristiyanların bugün Noel Baba bayramında çocuklar için çoraplara hediye koymaları geleneğinin esin kaynağıymış.  Olur mu, olur…

Aziz Nikolaus, 343 yılının 6 Aralık günü ruhunu Myra’da Tanrı’ya teslim etti. Myra’da defnedildi. Sevenleri ona mermerden fevkalade güzel bir lahit yaptırdılar.

 Rusların Demre aşkı

 Rus Çariçesi Anna Galicia 1850’de Myra’ya gelerek kilisenin bulunduğu araziyi satın aldı ve o sıralarda çok yıkık durumda olan kiliseyi tamamen restore ettirdi. Bugün görülen ve binanın ilk yapım stiline uymayan kubbeler, 1885 yılında bu Çariçe tarafından yaptırılmıştır. 1862 yılında Rus Prensi Kiliseyi restore ettirmiş ve kiliseye bir de çan bağışlamıştır.

Demre’deki Kilise’yi her sene binlerce turist ziyaret etmektedir. Özellikle Rusların başı çektiği Demre Aziz Nikolas Kilisesi Turizm Bakanlığı tarafından onarılmıştır. 2000 yılında Rus heykeltıraş Gregory Pototsky’nin bronzdan yaptığı Aziz Nikolas heykelini Ruslar, Kilise’nin karşısındaki meydana diktiler. Ancak daha sonra Demre Belediyesi bu bronz heykelin yerine plastikten kırmızı elbiseli Noel Baba heykelini koydu. Bu durum Ruslar tarafından protesto edildi. İş daha da büyümeden bronz heykel belediye tarafından eski yerine konuldu. Böylece bu yanlış uygulama skandala dönüşmeden çözülmüş oldu. St.Nikolaus’ın kemikleri kilise içindeki mermer bir mezarda buluyordu. Bu kemikler İtalyanlar tarafından sahiplenilerek Bari`ye kaçırılmıştır.”

Anlatılan yerlerin hepsini fotoğraflayamadık. Restorasyon çalışmalarından dolayı kapalıydı. Ancak ben yine kaçak yollardan yaklaşabildiğim kadar yaklaştım kiliseye ve fotoğraflarımı çektim. Kilise bölgesi, giriş yolu ve meydanda bulunan hediyelik eşya dükkanları bilgilendirmeleri hep Rusça yapılmış. Nereye çevirirseniz çevirin başınızı orada Rusça yazılmış bilgilendirmelerle karşılaşıyorsunuz. Ruslara ait özerk bir bölge gibi…

Demre’den sonra otele geçtik. Yerleştik. Önceden Antalya için akşam gezisi planlamıştık, türkü evine de gidecektik, bütün programları iptal ettik. Herkes odasına çekildi ve acısını yaşadı. Antalya’dan sonra Alanya’ya da gidecektik, gezi planımızı öyle hazırlamıştık. Yeni bir plan yaparak Alanya’yı da iptal ettik. Antalya ve çevresini gezerek Berlin’e dönme kararı aldık.

 Antalya

 “Antalya Milat’tan önce VIII. Yüzyılda Bergama Kralı II. Attalos, tarafından kuruldu. Antalya’nın antik çağdaki adı Pamphylia idi ve burada kurulan şehirler bilhassa II. ve III. yüzyılda altın çağını yaşadı. V. yüzyıla doğru da eski ihtişamını kaybetti. Rivayete göre, 2 bin yıl önce, Bergama Kralı II. Attalos, askerlerine emir verir: ‘Gidin ve bana yeryüzünün cennetini bulun!’ Bergamalı askerler aylar, yıllar boyu dolaşır ve nihayet Toros Dağları’nın eteklerinden inmeye başladıklarında Antalya’yı görürler. Yeryüzünün cenneti, ayaklarının altındadır! Buraya, Attaleia adını verirler ve böylece Antalya’nın temelleri atılır…

Yöre 1207’de Selçuklular tarafından Türk topraklarına katılır. Anadolu Beylikleri devrinde ise Teke Aşiretinin egemenliğine girer. Teke Türkmenleri, Türklerin eski yurdu bugünkü Türkmenistan’da da nüfus olarak en büyük boylardan birisidir. Antalya’nın kuzeyi ile Isparta ve Burdur’un bir kısmı olan Göller Yöresi’ne Teke Yöresi denir. Osmanlılar zamanında Anadolu eyaletine bağlı Teke Sancağı’nın merkezi, şimdiki Antalya il merkeziydi. O yıllarda buraya Teke Sancağı denirdi.

Maalesef bugün Antalya’da Yörük geleneği yok olmak üzeredir. Yörede birkaç konar-göçer grubu kalmıştır. Belek, Manavgat ve Alanya’da süslenmiş, çanlı- çıngıraklı turist taşıyan develer görürsünüz. İşte o gelenekten arta kalan hatıralardır bu develer. Ayrıca Kemer’de ve Antalya Kumluca yolunda yine yerli yabancı turistlere hizmet veren Yörük çadırları görürsünüz. Yarı müze görünümündeki bu çadırlarda Yörüklere has gömbe, ayran ve gözleme yiyebilirsiniz. Alanya gibi bazı ilçelerde kışın Toros Dağları’nda kuyularda saklanan karların, ağustos ayında dağdan indirilerek şehir merkezlerine getirildiğini, şerbet haline getirilerek seyyar satıcılar tarafından satıldığını görürsünüz. Bunlar Yörüklerin eski geleneklerinden geriye kalan birkaç örnek…

Hadrianus Kapısı (Üç Kapılar)

 Roma imparatoru Hadrian’a adanan bu yapı M.S. 139 yılında yapılmıştır. Sütunları hariç tamamı beyaz mermerden yapılmıştır. Oyma ve kabartmalarla süslenmiştir. Kapının her iki yanında birer adet kule bulunmaktadır. Birisi Hadrian döneminden kalmış diğeri de antik çağdan kalmadır. Üst kısımları Selçuklular döneminde inşa edilmiştir. Dört ayak üzerinde yükselen üç gözlü girişi ve sütunlarıyla süslü çift cepheli mimarisi ile Roma Şeref Tak’ı görünümündedir. Takın üzerinde muhtemelen imparator ve ailelerinin heykelleri yer almaktaydı. Ancak bunlardan günümüze ulaşan olmamıştır. Hadrianus kapısı, Pamfilya Bölgesi’nin en güzel kapılarından biridir. Kaleiçi ve modern Antalya’yı birleştiren bir kapıdır bu kapı.

Kaleiçi Tarihi

 Helenistik dönemde Bergamalıların getirdiği yaşam, önce Kaleiçi’nde başladı. Antalya, Bergama Kralı’nın vasiyeti ile Romalıların eline geçti ve kent; sırasıyla Bizanslılar, Hristiyanlar, Araplar, Müslümanlar, Selçuklular ve Osmanlılar tarafından yönetildi. Sur ile çevrili Kaleiçi’nde gezerken daracık sokaklarında bu medeniyetlerin izlerini bulacaksınız.

XVII. yüzyılın ikinci yarısında Antalya’ya gelen ünlü Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, Kaleiçi’nde dört mahalle ve üç bin ev, kale dışında da 24 mahalle olduğunu belirtir.

Kale içi at nalı şeklindedir. İçten ve dıştan surlarla çevrilidir. Büyük bir bölümü yıkılmış ve yok olmuş. Surların içinde kiremit çatılı 3.000 kadar ev bulunmaktadır. Evlerin karakteristik yapıları Antalya’nın sadece mimari tarihi hakkında fikir vermekle kalmaz, aynı zamanda bölgedeki yaşam tarzını, gelenek ve görenekleri en iyi şekilde yansıtır. Günümüzde Kaleiçi, otelleri, pansiyonları, restoranları ve barları ile eğlence merkezi haline gelmiştir. Trafiğe kapalı olan Kaleiçi’nde yaya olarak dolaşmak keyif verir. Zaman tünelinde gibisinizdir.

Yivli Minare

Bizans kilisesiyken, 13. y.y.’da camiye çevrilen Yivli Minare, Antalya kentinin neredeyse sembolü haline gelmiştir. Taş, tuğla ve Horasan harcıyla inşa edilen minarenin içinde 90 basamaklı bir merdiven yükselir. Selçuklu dönemine ait ilk İslâmi eserlerden sayılır. Mevlevihane Yivli minare külliyesi içerisinde yer alır. İlk yapılışı 13.y.y’a  Selçuklar dönemine dayanıyor.

Mevlevihane, Antalya’da Türklerin inşa ettiği ilk yapıdır. Üzerindeki yazıta göre Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat’ın yönetimi zamanında (1219-1236) inşa edilmiştir. Tuğla ile örülen gövdesi, sekiz yarım silindirden oluşur. Bu minarenin bitişiğinde bir cami varmış, yıkılmıştır. Minarenin yanındaki cami daha geç devre, 1372 yılına aittir. Bir Türk Beyliği olan Hamitoğulları zamanında, Tavaşi Balaban adlı bir mimar tarafından yapılmıştır. Minarenin yüksekliği 30 m. kadardır

Cami, zeminindeki üzeri camla kapatılarak koruma altına alınan ve 800 yıllık olduğu tahmin edilen antik su kanallarıyla ısıtılıyordu.

Karatay Medresesi

Karatay Medresesi, II. İzzettin Keykavus devrinde, Emir Celalettin Karatay tarafından, 1251 yılında yaptırılmıştır. Mimarı bilinmemektedir. Osmanlı devrinde de kullanılan medrese 19. yüzyılın sonlarında terk edilmiştir.

Düden Şelâlesi

Antalya il merkezinin yaklaşık 10 km. kuzeydoğusundaki bu şelâle, şehri simgeleyen tabiat güzelliklerindendir. 20 metre yükseklikten dökülür.”

Şelalenin döküldüğü yerde fotoğraflar çekildik. Şelalenin döküldüğü yerin biraz uzağında sağda restoran var. Yukarıdan aşağı doğru iniliyor, biraz dik yamacı var. Manzarası olağanüstü. Öğle yemeği için önceden Emin tarafından yer ayrılmış. Ancak işletme sahibi bizim geleceğimizi unutmuş olmalı. Grup için bir hazırlık yapılmamış. Garsonlar oldukça acemi, yeni işe alınmışlar sanki, siparişleri de karıştırmışlar. Arkadaşların sinirleri zaten yıpranmış olduğu için haklı olarak parlayıverdiler. İstemeden de olsa restoranda tatsızlık yaşandı. Sonrasında tatlıya bağlandı iş ama, olmasa daha iyi olacaktı. Sabır böyle zamanlarda gerekir. Hele bir de Türk Eğitim Derneği misyonu taşıyorsanız iki kez sabırlı olmalısınız.

 Perge

“Perge, Hıristiyanlar için önemli bir kenttir. Rivayete göre Aziz Paulus ve Barnabas, Perge’ye gelmişlerdir. Perge’de; Tiyatro, Stadyum, Sütunlu Cadde, Agora’dan oluşan şehir kalıntıları vardır.”

Hediyelik eşya almak için 1 saat serbest zamanımız var. Satıcıların içinde Antalya’nın yerlisi yok gibi. Hem alışveriş hem de tanışma fasılları, samimiyeti de peşi sıra getiriyor. Ticari maksatla da olsa kartvizitler alınıp veriliyor. Fazla samimi duygularla söylenmemiş olsa da “tekrar bekleriz” falan deniliyor…

 Side

 “Side Antik kenti uzun yıllar boyunca farklı egemenliklere ev sahipliği yapmıştır. Bu topraklar da sırasıyla Hititler, Lidyalılar, Persler, Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar yaşamışlardır. Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biri olan Side M.Ö VII. Yüzyılda kurulmuştur. Önemli bir ticaret merkezidir. Özellikle köle ticaretinin yapıldığı yerdir Side. M.Ö. II. yy.’ da bilim ve kültür merkezi haline de gelmiştir.

Sideliler IV. yüzyılda Hristiyanlaşmaya başlamışlardır. Şehrin giriş kapısı Hellenistik döneme aittir. Kapı belediyenin yol çalışmaları sırasında hasar görse de hâlâ ihtişamını koruyor. Kapının hemen girişinde Vespasianus Çeşmesi bulunuyor. Biraz ilerde eskiden agora hamamı olarak kullanılan müze var.

Side, M.Ö.546’da Persler’in M.Ö.334’te Büyük İskender’in eline geçmiştir. Rodos’un ve Bergama Krallığı’nın desteklediği Romalılar ile Suriye Krallığı arasındaki deniz savaşı Side önlerinde olmuştur. Bu savaştan Roma galip çıkmıştır. Pagan olan Side halkı, St. Paulus’tan sonra Hristiyanlaşmış ve V. Ve VI. Yüzyılda bir Piskoposluk Merkezi haline gelmiştir. Side, hamamları, agorası, çeşmeleri, antik döneme ait heykelleri, sütunları, kiliseleri ve tiyatrosuyla harika bir yerleşim ve ticaret merkezi haline gelmiştir. Çoğu yıkılmış da olsa kalan tarihi kalıntılar şehrin tarihi hakkında yeterli bilgiyi vermektedir.

Side Antik Tiyatrosu özel bir mimariye sahiptir. 17 bin seyirci alabilecek büyüklükte inşa edilen tiyatro, diğer Roma tiyatroları gibi bir dağ yamacına değil, denizin çok yakınında, 20 metre uzunluğunda, iki katlı, kemer tonozlu galeriler üzerine inşa edilmiş. V. ve VI. yüzyılda açık hava kilisesi olarak kullanılan tiyatro, bugün pek çok festival ve konsere ev sahipliği yapıyor.

Bugün alışveriş merkezi halini almış olan ana caddenin sonundaki iki tapınak, şehrin en anıtsal Roma dönemi yapılarıdır. Kısa kenarlarında 6, uzun kenarlarında 11 sütunla çevrelenmiş olan tapınaklardan biri Athen’a, diğeri ise Apollon’a aittir.

Side, XV. yüzyılda Türk topraklarına katılmıştır. 1895-97 yılında Yunan isyanı sebebiyle kaçan Giritli Müslümanlar buraya yerleştirilmişlerdir. Side’de Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait esere rastlanmaz.

Manavgat Şelalesi

Batı Torosların doğu yamaçlarından doğan ve Akdeniz’e karışan büyük yeraltı sularından beslenen Manavgat Nehri, yaklaşık 5 metre yüksekliğindeki falezlerden dökülen Manavgat Şelalesi’ni oluşturur. Birçok balık ve kuş türüne (alabalık, sazan, kefal, levrek, karabalık, sutavuğu, ördek, kaz, yalıçapkını, değişik türlerde balıkçıllar, martılar vb.) ev sahipliği yapan Manavgat Nehri, söğüt, çınar, kavak, dut, karacaağaç gibi birçok ağaç türü ve zengin bir bitki çeşitliliğine de sahiptir.

Antalya’ya 72 km. mesafededir. Az bir yükseklikten dökülmesine rağmen geniş bir alan üzerinde yüksek bir debiyle akar. Kent gürültüsünden uzaklaşıp doğa ile baş başa kalmak isteyenler için şelalenin çevresinde uygun piknik alanları vardır. Ayrıca çevredeki lokantalar, taze balık yeme imkânını sunarlar.

Aspendos

Aspendos, Bizans ve Selçuklu dönemlerinde varlığını sürdüren şehirlerden biridir. Ekonomisi güçlüdür. Kendi parasını basmıştır. Şehir ekonomisini ayakta tutan en önemli ihraç ürünü, Kapria gölünden elde edilen tuzdur. Ayrıca bağcılık ve buna bağlı olarak şarapçılık, zeytin ve zeytinyağı ile diğer tahıl ürünleri ve yaş meyve şehrin tarıma dayalı diğer ihraç ürünleridir.

Tarihçiler Aspendos’ta yetiştirilen atların, tüm Yakındoğu ve Akdeniz dünyasının en aranır atları olduğunu yazarlar. Ayrıca kilim ve benzeri tekstil ürünleri ile limon ağacından yapılmış mobilyaların başta Roma olmak üzere diğer Akdeniz merkezlerinin de en aranılır hediyelik eşyası olduğu bilinmektedir.

Şehrin, en parlak dönemi şüphesiz, ünlü tiyatro ve su yollarının inşa edildiği Roma İmparatorluk dönemidir. Aspendos Tiyatrosu, mimari özellikleri ile Roma Devri tiyatrolarının günümüzdeki en seçkin temsilcilerinden biridir. Tanrılara ve devrin imparatorlarına adanan yapı, Roma tiyatro mimarisinin ve yapım tekniğinin son çizgilerini sergiler. Devrinin görkemli yapılarından biri olan Aspendos tiyatrosu 15-20 bin kişi alabilmektedir. İmparator Marcus Aurelius devrinde (M.S. 161-180) Theodoros’un oğlu mimar Zeno tarafından inşa edilmiştir. Bu tiyatronun özelliği, sesi en uzağa kadar en iyi şekilde ileten akustik orkestra olmasıdır.

Girişin iki yanında Grekçe ve Latince yazıtlardan Curtius Crispinus ve Curtius Auspicatus adlı iki kardeş tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Tiyatronun yanında şehrin ziyaret edilebilir en önemli kalıntıları suyollarıdır. Aspendos suyolu sistemi antik suyollarının günümüze dek koruna gelmiş en iyi örneklerinden biridir. Tiyatronun yaslandığı, yer yer sur duvarları ile çevrili tepenin üzerinde ise şehir merkezinin yapıları olan agora, bazilika, anıtsal çeşme, meclis binası ile anıtsal tak, cadde ve Hellenistik tapınak yer alır.

Ünlü tiyatroda Selçuklu dönemi onarım izlerini özellikle dış cephe ortasındaki anıtsal kapı eklentisinde ve cephesindeki koyu kırmızı zigzag desenli sıva kaplamada görmek mümkündür. Selçuklu sultanlarının konakladıkları, kervansaray olarak düzenlendiği düşünülen sahne binasının günümüze dek sağlam kalabilmesinin en önemli nedeni, Selçuklular tarafından koruma altına alınması ve restore edilmesidir.”

 Aspendos Köprüsü

 “Köprü çay nehri üzerinde, tarihte kendinden çokça bahsettirmiş olan tarihi köprülerden birisidir. Antalya-Alanya güzergâhında, Serik İlçesi yakınlarında Aspendos Antik Kenti yol ayrımından çok rahat görülmektedir. Köprü, Belkıs ya da Eski Köprü olarak da anılmaktadır.

Aspendos Köprüsü ilk olarak Roma döneminde inşa edilmiştir. Depremler sonucu yıkılmış olan köprü daha sonra 13. yüzyılda Selçuklular tarafından eski köprünün kalıntıları üzerine yeniden inşa edilmiştir. Köprü, (1219-1236) tarihleri arasında, Antalya’nın Selçuklular için önemli olduğu dönemlerde Alaeddin Keykubat zamanında kıyıda ulaşımı sağlamak için tekrar yapılmıştır. Köprünün yapımında, yakınında bulunan Aspendos antik şehrinin yapılarına ait taşlar da kullanılmıştır. Tarihi köprü; 225 metre uzunluğundadır. Araç trafiğine kapalı olarak yerli ve yabancı ziyaretçinin gezip gördüğü harika bir eser olarak ayakta durmaktadır.”

Anadolu’da kurulan uygarlıklardan geriye kalan eserler ibret alınması açısından çok önemlidir. Anadolu Yurt olarak kalacaktır. Kalmalıdır da. “Yeryüzünü gezin dolaşın ve ibret alın” ayetinin anlamlı olabilmesi için bu gezilerin yapılması gerekir. Bilhassa devlet bu gezileri desteklemelidir.

Geziye burada son noktayı koyduk. Rehberimiz Serdar’la vedalaştık. Kendisine memnuniyetimizin nişanesi olarak hediyeler verdik. O da kısa bir konuşma yaparak memnuniyetini ifade etti. Bilhassa yurt dışında yaşayıp da Anadolu’daki kültür değerlerinin peşinden koşmamızın çok anlamlı olduğunu vurguladı. Elveda Antalya…

Bitti

Rüştü Kam

Çerezler (cookie), ha-ber.com web sitesini daha etkin bir şekilde kullanmanızı sağlamaktadır. Anladım daha fazla