PROF. DR. RONA AYBAY’IN ARDINDAN…

06.05.2022 11:01

 

Hocamız Prof. Dr. Rona Aybay’ı da yitirmişiz…

Önce çok değerli ağabeyi Prof. Dr. Aydın Aybay’ı yitirince yanmıştı yüreğim; şimdi de Rona Aybay’ı yitirdik diye yanıyor.

Yaşam denilen bilinmezin gizemini bu zamana değin hiç bir kişi çözememiştir; çözemeyecek de tam olarak.

Karanlıktan geliyorsun; bir ışık görüyorsun, o ışığın içinde bir süre yüzüyorsun; sonra yeniden sahne kararıyor ve bir karanlığın içine gömülüyorsun.

Önemli olan şu:

O iki karanlık nokta arasındaki ışık için yüzerken, neler yaptın?

Hangi yöne, ne amaçla, nerelere ve ne için kanat çırptın?

İlk tanışmam rahmetli hocam Prof. Dr. Aydın Aybay’la oldu.

Hatta birlikte bir Trabzon gezisi de yaptım kendisiyle…

Anlatacağım birazdan.

Sonra da kardeşi rahmetli Rona Aybay’la…

Ona da geleceğim.

Gerçekte her ikisinin de ne denli yetkin hukuk hocaları olduğunu, alanlarında ne denli otorite sayıldıklarını, ne önemli hukukçular yetiştirdiklerini ele alacak değilim.

Ben kendimle kesişen yönlerini ele almak istiyorum.

Gerçekte Aybay ailesiyle tanışmama; bir araştırmam neden olmuştu.

Yıllar önce Antalya Kaş’ta, Prof. Dr. Türkan Akyol’un da katkı sunduğu bir sempozyumun düzenleme kurulundaydım; bir grup öğrencimizle öndene Kaş’a gitmiştim ve rahmetli Av. Necdet Çolakoğlu’nun enstitümüze bağışladığı Atatürk fotoğrafları koleksiyonuyla kapsamlı bir serginin hazırlığını yapıyorduk. O günlerde, bir akşamüzeri önce

önce Yüzbaşı Şerafettin İzmir’in kızı, Gönül Manioğlu buldu beni; yana yakıla… Adımı nereden duyduysa duymuş; babası Yüzbaşı Şerafettin Bey’e tarihi olarak haksızlık yaptığını ileri sürüyor ve beni kimi belgeleri incelemem için evine davet ediyordu.

Kalktım, gittim.

Bir hazineyle karşı karşıya kaldığımı gördüm, şaşkınlık içinde.

İzmir’e Kurtuluşunda ilk defa maiyetindekilerle birlikte giren ve Timur’a ait olduğu söylenip, Buhara’dan Sakarya Zaferi sonrasında Ankara’ya getirilen ve İzmir’e ilk girecek olan “Fatih”e verilmek üzere Mustafa Kemal Paşa’ya teslim edilen kılıcı, İzmir’e girdikten sonra almaya hak kazanan Yüzbaşı Şerafettin’e ait sayısız belge ve resim karşımda bulunuyordu.

Tabiki hevesle çalışmaya başladım.

Sonra birçok sorunlarla karşılaştık yayın yaptıkça; şimdi ayrıntısına girmeyeceğim.

Ancak o süreçte öğrendim ki adlarını hep duyduğum ve Türkiye’nin aydınlanma sürecinde verdiği savaşımlarla önemli katkılar sunan Prof. Dr. Aydın Aybay ve Prof. Dr. Rona Aybay’ın dayısı olurmuş Yüzbaşı Şerafettin…

Sonra ilk olarak Aydın Aybay’la tanışmaya geldi sıra.

Ailenin bir tarafı Trabzon Maçka’ya dayanıyor ve o zamanlar Trabzon Belediye Başkanı olan Sayın Volkan Canalioğlu’nun eşi Nermin Hanım da bu aileden geliyordu.

Volkan Bey’in daveti üzerine bir konferans vermek hem de Yüzbaşı Şerafettin’in aile bağlarını araştırmak üzere Trabzon’a gittiğimde; bu etkinliğe hocam Prof. Dr. Aydın Aybay ile Yüzbaşı Şerafettin’in kızı Gönül Manioğlu da katılmıştı.

Üç gün Trabzon’da bir arada olduk; gezdik; kültürel alışveriş yaptık.

Hocam son derece kibar, tonton bir insandı.

Kulağı az duyardı ve kulağına taktığı kulaklık aracılığıyla konuşurken, sizi duymak için size doğru adeta eğilirdi.

O zamanlar Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığını da yapıyordu. Hocamın destek vermesiyle kitabımın ilk baskısı Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesince gerçekleştirildi.

O arada benim kitabın sözleşmesiyle ilgili bir konuya kafam takılıp, biraz titizlenince; benim halimi anlamış olacak ki şu sözü söyleme gereği duydu:

“Kemal Bey, Ben Aydın Aybay’ım, sözümün garanti değeri olduğunu bilirsiniz! “

Doğrusu utandım bu denli titizlendiğim için, ne yalan!

Yüzbaşı Şerafettin Bey, Aydın Aybay ve Rona Aybay’ın büyük dayısı oluyordu. Bunu demiştim b

Benim kitabım bir tiyatro eseri olurken, hazırlanan senaryoda senaryoyu kaleme alan sevgili Emel Bala Gürel’e benim de katkım olmuştu ve o senaryoda dayısının yanında oyunlar oynayan erkek çocuk olarak, Aydın Aybay’a da yer vermiştim.

Aydın Aybay’ı yitirince; bu kez Rona hocamla ilişkilerim daha da gelişti.

Sürekli kendisini arar, halini hatırını sorar; belli konularda düşüncelerini alırdım.

Aydın Bey ölümünden önce cumhuriyet gazetesinde bir çok kereler Yüzbaşı Şerafettin üzerine yazılar yazıyordu. Ağabeyi öldükten sonra bu görevi Rona hocamız üstlenmiş, o da aynı gazetede 9 Eylül’ün yıldönümlerinde Yüzbaşı Şerafettin üzerine yazmaya başlamıştı.

Kimi konulara kafası takıldığı zaman da arar, danışırdı. Hatta internet üzerinden mesaj olarak da yazar, düşüncelerimi sorardı.

Onunla en son; Yüzbaşı Şerafettin Bey’in de içinde bir figür olarak yer alacağı İzmir’de kurtuluş anıtının yapılması gereği üzerine konuşmuşuz.

Ardından da bana bir resim ve bir kısa film üzerine danışma ihtiyacı duymuş; onu yanıtlamışım.

Filmi bilirsiniz; İzmir’in kurtuluş gününde sıkça gösterilen hükümet konağına bayrak çekmek için koşarak merdivenlerden çıkıp balkonda gönderden Yunan bayrağını indirip yerine şanlı Türk bayrağımızı çeken süvarilerle ilgili.

Öteki de yine balkonda, bayrak çekildikten sonra çekilmiş olan bir fotoğraf üzerine.

Ben bu filmin, sonraki yıllarda yapılan anma törenlerine ait olduğunu, bunlardan birine İstanbul’da oturan Yüzbaşı Şerafettin Bey’in de çağrıldığını; buna ilişkin bir gazete haberinin de olduğunu anlatıyorum. Bunun üzerine Rona Hocamız şunu yazmış:

“Değeri meslektaşım; bilgiler için teşekkürler. Üzerindeki tarihte 9 Eylül 1922 yazmasına karşın, bu resmin daha sonraya ilişkin olduğunu seziyordum. Belirttiğiniz gibi çok düzgün üniformaları ve Şerafettin Beyin yaralı olmaması da bunu doğruluyor. Şerafettin Beyin bayrağı çekmek üzere Hükümet konağı merdivenlerini koşarak çıktığını gösteren filmin de 9 Eylül 1922 günü çekildiğini sanmıyorum. Bu konuda ne dersiniz?”

Yanıtım da şu olmuş:

“Kurtuluş anmaları daha 1923 yılının 9 Eylülünde başlamış.1925 yılında göndere bayrak çeken kahramanlar İzmir’e davet ediliyor. Şerafettin Bey de geliyor. Bunun haberini buldum, o dönemde bir gazetede. Zaten ilk fotoda kilo aldığını, üstünün çok düzgün olduğunu da görüyoruz. (Bu resim ve film) 1925 Eylülünde yapılan nizami kenti kurtarma töreninden. Mizansen olarak Şerafettin Bey ve iki teğmen de o gün canlandırılıyor. At sırtında hükümet konağına geliyorlar. Ve bayrağı temsilen çekiyorlar. Ve o gün işte o fotoğraf ve film çekiliyor. Tarih, 9 Eylül 1925’tir. Yoksa 9 Eylül 1922 günü o hengamede böylesine düzgün foto ve film çekilmesi mümkün müdür?”

Nur içinde yat sevgili hocam.

Işıklar içinde yüzdün yaşarken, çevrene hep ışık saçtın; şimdi yetiştirdiğin binlerce ışık, geleceğin Aydınlık Türkiyesi’nde katkı sunmak için ışık saçmayı sürdürüyorlar.

Senin eksikliğini hep hissedeceğim.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları