17.9 C
Berlin
20:32 - 30/05/2020
Almanya Haber – Berlin Haberler – Son Dakika Avrupa Haberleri

Rüştü Kam

Rüştü Kam arşivindeki tüm yazılar ha-ber.com'da.

Diğer Yazarlar

BATI KARADENİZ GEZİSİ(II)

14:09 - 08/03/2020

-Sinop-

“Peki Pehlivan dış bahçenin bir yerine dik” ağacını.

Ve Hüseyin Pehlivan dut ağacını dikmiş bahçeye. Ağacın adına “teselli ağacı” koymuşlar mahkumlar. Aradan 10 sene geçmiş dut ağacı büyümüş, yeşermiş ve meyvesini de vermiş. Pehlivan da 1969 yılında aftan yararlanarak tahliye olmuş. O bahçede gördüğünüz dut ağacı işte o ağaçtır. “

 Sinop’tayız

 Otelimiz denize sıfır. Duvarını deniz dalgaları yalıyor. Dalgalar geliyor ve şak diye bir ses çıkarıp geriye dönüyor. Sabahattin Ali “Dışarıda deli dalgalar/ Gelip duvarları yalar” diyor ya. İşte tam da öyle. Çok deli olmasa da otelin duvarlarını da yalıyor o dalgalar…Odalarımıza yerleştik. Akşam yemeğimizi deniz manzaralı yemek salonunda yedik. Yemekten sonra Sinop’u fazla bekletmek istemedik. Sinop’un gece hayatını tanımak gerek. Hep birlikte yaya olarak yürüyoruz şehrin merkezine doğru.

Bir hayli yürüdük, şehrin albenisi olan bir caddesi yok. Daracık bir ana caddede yürüyoruz, cadde boyu, hiçbir estetiği olmayan yüksek binalar dizilmiş sıra sıra. Sanki üzerimize geliyorlar. Oldukça sıkıcı bir cadde.

Taksi ile belki içimizi açacak keyif verecek bir yer bulabiliriz diye düşündük. Görülmesi gereken önemli yerleri anlatmaya çalıştı taksici. Ama öyle bir yer yoktu Sinop’ta. Sonunda Sinop’un en yüksek tepesine çıkardı bizi. O çok kötü yolları yokuş yukarı tırmanarak çıktık tepeye. Sinop’a hâkim o güzelim tepeyi sarhoşlar ve kötü alışkanlıkları olan gençler mesken tutmuş. Oturup çay içebileceğimiz bir mekân yok. Hayıflandık. Tenkitlerimizi taksiciyle paylaşmaya çalıştık, o da beylik cümlelerle geçiştirdi bizi. Kim bilir günde kaç kişi aynı şeyleri söylüyordur taksiciye…

O tepeden hemen ayrıldık. Tat vermedi. Sahil kenarında bir mekâna götürmesini istedik taksiciden. “Olur” dedi. Deniz kenarında bir yere bıraktı bizi. “Buradan dümdüz giderseniz istediğiniz mekanları bulabilirsiniz” dedi. Estetiği olmayan hangar gibi mekanlar. Gürültü baş döndürücü. Bir şeyler içip kalktık. Otele yaya olarak döndük. Yolda muhabbete daldık. Muhabbet birdenbire kahkahalara dönüştü. Taksici bizden 100 TL. almıştı. Oldukça fazla geldi bize. Sonradan sebebini öğrendik ki; Recai hava olsun diye taksiciye 50 TL. verdiğini zannederek 200 TL. vermiş. Taksici paranın üstünü vermeye kalkmış, ama Recai hava olsun diye üstü kalsın demiş. Taksiciler de birbirlerini haberdar etmişler durumdan. Bizim taksici de onun için bizden 100 TL. istemiş. Sinop’un o bomboş sokakları çınlamaz mı Recai’nin bu patronluğundan. Midemize kramplar girdi… Yokuş yukarı iki büklüm gidiyoruz…Harika bir Sinop hatırası…Fıkra gibi.

Sabah kahvaltısını yine otelin denize nazır olan salonunda yaptık. Taksi muhabbeti kahvaltıda da devam etti. Duyanlar duymayanlara duyuruyordu…Saat 09’da otobüs hareket etti. Hedef Sinop Cezaevi.

Sinop

Cezaevinin bahçesineyiz. Rehberimiz Mehmet Doğan Öz önce Sinop’un tarihi hakkında bilgiler verdi: “M. Ö. 8. yüzyılda Ege kıyılarından gelen Miletliler, Sinop’a yerleşirler ve şehre Sinope adını verirler. Yunan dilinde Sinope ırmak tanrısının kızının adıdır.

Sinop Türkler tarafından ilk olarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran Süleyman Şah’ın komutanı olduğu bilinen Emir Karatekin tarafından ele geçirilmiştir.

Daha sonraları Sultan Keykavus Sinop’ta yaptığı teşkilat ve tayinlerle şehri kısa zamanda bir Türk ve Müslüman beldesi haline getirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin başlıca deniz üssü haline gelmiştir. Kırım’a doğru yapılan seferlerde üs olarak kullanılmış, Karadeniz’deki donanma için kışlak hizmetini görmüştür. Sinop Kalesi ve surlar şehrin en önemli tarihi kalıntılarıdır. Sinop Arkeoloji Müzesi’nde Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait eserler sergilenmektedir.

Sinop Cezaevi

Dört bin yıl öncesinde inşa edilen bu yapı, 14. yüzyılda zindan olarak kullanılmaya başlanmış. 1887 yılında resmi olarak zindana dönüştürülmüş. 1999’a kadar sayısız hükümlü burada alıkonulmuş.

Devasa büyüklüğü ile dikkat çeken cezaevi, Grek, Pontus, Roma ve Bizans uygarlıkları tarafından da kullanılmış. Hapishanenin üç tarafı denizlerle çevrilidir. Hapishaneden kaçış pek mümkün değildir. Bu zamana kadar 2 kişi kanalizasyon yoluyla hapishaneden kaçmayı denese de bu deneme başarısız olmuş ve ölümle sonuçlanmıştır. Üç yanı denizle çevrili olduğundan mahkumlar yüksek nem oranına maruz kalmaktadırlar.

Veysel Paşa tarafından yaptırılan hapishanenin taş hamamı günümüzde hâlâ yerini korumaktadır.

Sinop Cezaevi, 1999 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından müzeye çevrilmiştir. Devasa hapishanenin daracık zindanları, labirent şeklindeki koridorları, 40 asırlık zamana meydan okuyan demir kapıları oldukça etkileyicidir.”

Oldukça ürpertici bir yanı var cezaevinin. Ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız ağır bir koku hâkim odalarda. Rutubet kokusu sinmiş sanki. Kocaman kocaman koğuşları var. Duvarları aşınmış. Parmaklıkları paslanmış. Odalarda mahkumlar sizinle konuşuyor sanki. Her biri kendi hüzünlü hikâyesini anlatıyor. Bazlarını zindana atmışlar ve prangaya vurmuşlar. Küçücük bir oda, penceresi de yok. Mahkûm burada zincirlere vurulmuş. Kocaman bir demir kapıyla da kapatılmış üzerinden mahkûm. Hangi suçu işlerse işlesin böylesine işkence kabul edilemez.

Çocuk ıslahevi, kadınlar koğuşu, metrelerce yükseklikteki taş surlar, gözetleme kuleleri, tarihe meydan okuyan demir kapılar…,

Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde bu zindandan şöyle bahsediyor; “Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Allah  korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”

Zaten Sabahattin Ali’nin yazdığı şiirlerinden anlıyorsunuz cezaevinin insanlar üzerinde bıraktığı travmaları…Hapishaneyi gezip te etkilenmemek mümkün değil.

Sabahattin Ali

Zamanın en önemli tecrit noktalarından biri olan Sinop Cezaevi günümüzde Sabahattin Ali ile birlikte anılır. Sabahattin Ali’nin kaldığı koğuşun duvarlarında eserleri asılıdır. Ali’nin, Kuyucaklı Yusuf ve Aldırma Gönül eserlerini burada yazdığı bilinmektedir.

 Teselli Ağacı

 Rehberimiz fotoğraf çekmek için 20 dakika zaman verdi. Hapishanenin o ürperten atmosferinden kurtulmak için, ben eşim ve birkaç arkadaş hemen çıkış kapısının yakınındaki kahve gibi bir mekâna girdik. Biraz soluklanmak ve bir şeyler içmek için. Orada hediyelik eşyalar da satılıyor… Hoşsohbet bir bayan hizmet ediyor müşterilerine…, hapishanenin bahçesinde olan dut ağacının hikayesini anlattı bize: Dut ağacını oraya Hüseyin Pehlivan adında bir mahkûm dikmiş. Hüseyin Pehlivan Kafkas göçmeni bir ailenin 3 çocuğundan biriymiş. 21 yaşında kan davası belasından cezaevine düşmüş. Hapishanedeki imkanlardan yararlanarak okuma yazma öğrenmiş. Kendini geliştirmiş. 1969 yılında çıkan af ile de cezaevinden çıkmış.

İşte bu Hüseyin Pehlivan; 1959 yılının bir gününde hapishane müdürüne şöyle bir mektup yazmış:

Müdür de çağırmış Pehlivan’ı;

– Pehlivan maruzatım var diye yazmışsın, söyle bakalım neymiş senin maruzatın” demiş.

– Pehlivan; “Sayın müdürüm, ben bir dut ağacı dikmek istiyorum.”

– “Nereye dikeceksin? Neden dikeceksin ve ne yapacaksın dut ağacını? Yani dut büyüyecek, dut verecek, herkes bunun dutundan yiyecek, sana da dua edecek öyle mi?”

“Müdür Bey öyle değil, aslında hem öyle hem de başka anlamı var”

– “Başka ne anlamı var?”

“Dut ağacı büyüdüğü zaman 20 sene, 30 sene, 50 sene sonra, neyse kaç yıl sonra olursa olsun, büyüdüğü zaman buraya gelen mahkumlar diyecekler ki; bu dut ağacını diken kişi idam mahkumuymuş, müebbet cezaya çarptırılmış ve idamdan kurtulmuş. Müebbet cezayı da bitirmiş çıkmış buradan diyecekler. Bu şekilde teselli kaynağı olacak onlar için. Ben bunu düşünüyorum, ben de daha ümidimi yitirmedim, ben bir gün çıkacağım buradan hiç ümidimi yitirmedim müdürüm. Onlar da ümitlerini yitirmeyecekler” demiş Pehlivan.

Müdür de etkilenmiş olmalı ki, Pehlivan’a;

-“Peki Pehlivan dış bahçenin bir yerine dik” demiş.

Ve Hüseyin Pehlivan dut ağacını dikmiş bahçeye. Ağacın adına “teselli ağacı” koymuşlar mahkumlar.

Aradan 10 sene geçmiş dut ağacı büyümüş, yeşermiş ve meyvesini de vermiş. Pehlivan da 1969 yılında aftan yararlanarak tahliye olmuş. O bahçede gördüğünüz dut ağacı işte o ağaçtır. “

Bu hikâyeyi rehberimiz de anlatmıştı içerde, tekrar dinledik. Ağlayalım mı sevinelim mi bilemedik. Yaşanmış öyle çok hikayeler varmış ki, Sinop Cezaevi’nde anlata anlata bitirilmezmiş.

Fotoğraf çekmek için içerde kalan arkadaşlarımız da geldiler, çaylarını da içtiler ve rehberimiz “haydi yolcu yolunda gerek “ dedi ve üştük peşine.

Diyojen

 Yol boyunca herkes yanındaki arkadaşına Cezaevinde edindiği malumatı aktarıyordu. Derken bir heykelin önünde durduk. Rehberimiz Mehmet anlatmaya başladı: “Sinop’un en önemli hemşerilerinden biri ünlü düşünür Diyojen’dir. Diyojen M.Ö. 412’de Sinop’ta doğdu. Babası şehrin ünlü bir bankacısıydı. Kuyumculukla ilgilenirdi. Baba-oğul iş birliği içinde altın gibi değerli madenlerin içine demir-bakır-nikel gibi değersiz madenler karıştırıp kalpazanlık yaptıkları için Atina’ya sürülmüşlerdi.

Atina’ya yerleştikten sonra, erdemli bir insan olmayı savunan filozoflardan biri olan Diyojen; babasıyla yaptığı kalpazanlıkları hatırlatanlara “Bu doğrudur. Bir zamanlar size benzemem gerekmişti ve sizin gibi olmuştum. Ama siz benim şu an olduğum duruma asla gelemezsiniz.” şeklinde cevap verecekti.

Diyojen, sıradan, düşünmeyen, sorgulamayan, vurdumduymaz insanlardan nefret eder ve onları çok küçük görürdü, adam yerine koymazdı. Bir gün öğle vakti elinde fenerle sokakta gezerken, “neden yaktın gündüzün bu vaktinde bu feneri?” diye soranlara “Adam arıyorum! Adam!” cevabını vermişti.

Diyojen, sokakta fıçının içinde yaşardı. Su tasından başka eşyası da yoktu. Bir gün çeşme başında avucu ile su içen çocuğu görünce, elindeki tası da bırakmıştı. Ona da ihtiyacının kalmadığını anlamıştı.

 Diyojen’in Tarihe Damga Vuran Sözleri

“Dışarıdan güçlü gözüküyor olabilirsin, ama savaşlar içeride kazanılır.”

“Birinin ne kadar akıllı olduğunu nasıl anlarsın” diye soranlara. “Konuşmasından” der. “Peki adam ya hiç konuşmazsa?” Diyojen cevaben; “O kadar akıllı olanına rastlamadım daha” der.

Bir gün Büyük İskender Diyojen’le karşılaşır. İskender:

-“Benim kim olduğumu biliyor musun? Ben İskender’im!”

-“Ben de Diyojen’im”

-“Ben Makedonya Prensiyim. Bana neden selam vermezsin?”

-“Sen benim esirimin esirisin. Sana neden selam vereyim ki?”

-“Ne demek istersin be adam?”

-“Bak ben nefsimi kendime esir ettim. Hiçbir Dünya malında gözüm yok. Nefsimin istediği hiçbir şeyi yapmıyorum. Oysa sen, nefsine esir olmuşsun. Gözün güç, altın, para ve toprakta.”

-“Benden hiç korkmuyor musun sen?”

-“Sen nasıl bir adamsın? İyi misin? Kötü müsün?”

-“İyiyim tabi ki”

-“Neden ben iyi bir adamdan korkayım ki?”

-“Sevdim seni, dile benden ne dilersen”

-“Güneşimi kapatıyorsun. Gölge etme, başka ihsan istemem senden.“

Bu cevap Pencüzerine dünyanın en güçlü adamı İskender, yanındakilere döner ve der ki; “Eğer İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim.”

Evet, rehberimiz sevgili Mehmet Doğan Öz kardeşimizden bu hikayeleri Sinop’ta fıçının içindeki Diyojen’in önünde dinleyince bir hoş olduk. Biraz önce Sinop Hapishanesi’nden çıkmıştık. Penceresiz, rutubetli, karanlık o daracık hücrelerde kalın zincirlerle prangalara vurulan o mahkumları ve onların ruh hallerini hissetmiştik, empati yapmıştık. Şimdi de Diyojen çıktı karşımıza ve ondan da alacağımız dersleri aldık. Ayet şöyleydi: “Yeryüzünde gezin dolaşın ve ibret alın.”

Ve biraz sonra rehberimiz biliyor musunuz Sinop’ta trafik lambası da yoktur demez mi… Nasıl ya…O ana kadar dikkat etmemiştik. Evet trafik lambası da yok Sinop’ta (2018)…Trafik sağdan akıyor. Herkes birbirinin hakkına riayet ediyor. Klakson sesi de duymadık. Ve aynı zamanda Sinop, Türkiye’nin en mutlu insanlarının yaşadığı şehirlerindenmiş. Sinop geldiğimiz günden beri bizi şaşırtmaya devam ediyor. Dün akşam başka şeyler, bugün de başka başka şeyler. Bakalım bizi bekleyen başka sürprizler neler olacak Sinop’ta. Hedefimizde Alaaddin Camii ve Şehitler Çeşmesi var. Yürüyoruz hep birlikte…

Alaaddin Cami

 “Selçuklulardan Alâeddin Keykubat’a ait olduğu bilinen Alaaddin Camii, 66 metre uzunluğunda ve 22 metre genişliğindedir. Duvarları taşla örülmüştür. Biri büyük olmak üzere ortasında 3, doğu ve batı taraflarında birer küçük kubbesi vardır. Cami kuzey tarafından 12 metre yüksekliğinde büyük bir duvarla çevrilidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türkiye’de başlattığı yeni bir uygulama var. Bu camide de onu görüyorsunuz. Çocuklar babalarıyla ve anneleriyle birlikte geliyorlar camiye. Caminin köşesine çocuk oyun parkı var. Değişik oyuncaklarla zenginleştirilmiş bir park bu. Anne baba namaz kılarken çocuklar orada oynuyorlar. Camide yeni yeni arkadaşlar da ediniyorlar.”

Çok akıllıca yapılmış bir uygulama. Cami sadece namaz kılınan yer olmaktan çıkarılmış, asıl misyonunu icra etmeye başlamış. Uygulamayı başlatan başkana şükranlarımızı sunduk. Rehberimiz Mehmet Doğan Öz’den de cami ile ilgili geniş malumat aldık. Namazlarımızı cem ederek kıldık ve ayrıldık camiden. Yürüyerek sahile doğru indik. Sahilde dolaştık ama, hava rüzgârlı olduğu için tat vermedi biz de fazla açılamadık. Sahilde demirlemiş gemileri seyretmekle yetindik.

Şehitler Çeşmesi ve Osmanlı düşmanlığı

 Şehitler çeşmesi var güzergâhımız üzerinde. Cumhuriyet kurulduktan sonra bazı çevrelerce bilinçli olarak Osmanlı düşmanlığı başlatılmıştır. Bunu biliyoruz. O kadar ki, bu düşmanlık zaman zaman okul kitaplarına kadar girmiştir. Padişahlar vatan haini ve Kızıl Sultan olarak beyinlere kazınmak istenmiştir. Sinop Şehitler Çeşmesi için de aynı karalama yapılmış. Şöyle ki; “Şehitler Çeşmesi 30 Kasım 1953’te Rus donanmasının Sinop’a yapmış olduğu ani baskın sırasında şehit olan Türk askerlerinin ceplerinden çıkan paralarla yaptırılmıştır. Meydan çeşmesi olarak yapılan bu çeşme bir kenarı 3.8 metre olan kare planlıdır. Kesme taştan yapılan çeşmenin üzeri kubbe ile örtülüdür…”

Çeşme ile ilgili yapılan bilgilendirme aynen böyle. Yani çeşme şehit olan “askerlerin cebinde kalan para ile yaptırılmış.” Ne kadar çirkin bir iftira. Osmanlı bu bilgilendirmeyle kefen soyucu durumuna düşürülmüştür ve aşağılanmıştır.

Rehberimiz işin aslını, Sinop üniversitesi Su Ürünleri Su altı Teknolojileri bölümü Öğretim Görevlisi Rasim Yaşar Tarakçı’dan aktardı bize. Şöyle ki: “Bugüne kadar halk arasında yanlış bilgilendirmeler sonucu, çeşmenin şehitlerin cebinden çıkan paralarla yapıldığı’ anlatılmıştır. Bu Osmanlı’yı küçük düşürmek amacıyla uydurulan bir hikâyedir. Osmanlı bu uydurma ile ölü soyucu olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Böyle bir şey asla söz konusu değildir. Zaten şehitlerin cebinden para çıktığını düşünmek bile yanlış olur. O insanlar sadece hayatlarını kurtarmak için, her şeylerini bırakıp denize atlıyorlar. Şehitlerin o dönemde şalvarlarının içinde cepleri olduğunu bile düşünmüyorum. ‘Şehitler Çeşmesi’nin yapımı için hesaplanan 107 bin Kuruş’un 50 bin kuruşunu, Osmanlı padişahlarının otuz birincisi ve İslam halifelerinin doksan altıncısı olan Abdülmecid Han kendi cebinden karşılarken, geriye kalan 57 bin kuruşu da dönemin yüksek rütbeli memurlarının yaptığı bağışlarla gerçekleşmiştir. Çeşmenin mermerleri İstanbul’da yapılarak, posta gemisi ile Sinop’a getirilmiştir. Çeşme için aranan su ise Sinop merkeze yaklaşık olarak 5.5 km uzaklıkta bulunan ‘Sultan Pınarı’ nda bulundu. Bu su aynı zamanda kale surları içerisinde bulunan ‘Kuru Çeşme’ ye de su vermektedir. Çeşmenin ön yüzünde bulunan iki adet ‘Tuğra’ Abdülmecid Han’a aittir.” Konu ile ilgili kitabenin aslının, Sinop Arkeoloji Müze Müdürlüğü Arşivi’nde olduğu biliniyor.

Bu kadarı da fazla. Dedim ya Sinop bizi şaşırtmaya devam ediyor diye.

Sinop Mantısı

Karnımız acıktı. Öğle yemeği yiyeceğiz. “Sinop Mantısını yemeden gitmek olmaz” dedi rehberimiz. Tavsiyeye uyduk…Teyzenin yerindeyiz. Garson yaklaştı, ondan tavsiye istedik; “Eğer ilk defa yiyorsanız karışık mantı deneyebilirsiniz” diye öneride bulundu. Öneriyi kabul ettik. Karışık mantı geldi, yarısı cevizli yarısı yoğurtlu olarak servisi yapılıyor. Sinop Mantısı’nın özelliği cevizli olmasıymış. Ceviz tereyağında kavrularak mantının üzerine ilave ediliyormuş. Müthiş bir lezzet. İlk defa cevizli mantı yiyoruz. Sinop’a gelip de Sinop mantısını yememek olmazmış gerçekten.

Tavsiye üzerine hediyelik olarak Boyabat ezmesinden de alarak Sinop’a veda ettik. Bir otobüs dolusu malzeme topladık iki günde Sinop’tan. Herkes geldi mikrofona ve gördüklerini, Sinop’un üzerlerinde bıraktığı olumlu ve olumsuz tesirleri anlattı. Ve sonrasında da Sabahattin Ali. Sinop Cezaevi’nde yazdığı ve Edip Akbayram’ın bestelediği o anlamlı şiir. “Aldırma gönül aldırma” koro halinde kaç kez söylenildi bu türkü bilemiyorum. Sadece söylemiyoruz türküyü, aynı zamanda yaşıyoruz. Gurbet ellerde yaşadığımızdan mıdır bilmem… Duygusallaşıyoruz ve göz yaşlarımızı tutamıyoruz…

“Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma

Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma

Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma

…………………”

Yol güzergahımızda Kastamonu var.

Devam edecek

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Tüm Yazıları

Çerezler (cookie), ha-ber.com web sitesini daha etkin bir şekilde kullanmanızı sağlamaktadır. Anladım daha fazla