LVM Fikret Odağ

HUDEYBİYE ANTLAŞMASI VE MEDİNE SİTE DEVLETİNİN TESCİLİ (II)

04.02.2021 00:01

-Her zaman ibret alınması gereken yaşanmışlıklar- Antlaşma (Sulh) heyeti müzakerelere başladı Kureyş heyet başkanı Süheyl bin Amr, Hz. Muhammed (Elçi)’nin huzuruna vardı…

-Her zaman ibret alınması gereken yaşanmışlıklar-

Antlaşma (Sulh) heyeti müzakerelere başladı

Kureyş heyet başkanı Süheyl bin Amr, Hz. Muhammed (Elçi)’nin huzuruna vardı ve uzunca bir süre baş başa konuştular. Çadırdan dışarıya çıkınca ne konuştukları ile ilgili bir kamuoyu açıklaması yapmadılar. Belli ki gizliliği olan bir ön konuşmaydı yapılan. Prensipte anlaşmışlardı ki; Elçi’nin yüzü gülüyordu. Barışın yolu açılmıştı. Sonra Süheyl, nezaketen, Elçi’ye kamuoyunun huzurunda sulh teklifinde bulundu. Elçi de sulh teklifini kabul etti. Zaten, Elçi Medine’den Süheyl de Mekke’den barışı sağlanmak için çıkmamışlar mıydı yola.

Karşılıklı olarak heyet üyeleri seçildi, katipler tespit edildi ve herkes masada yerlerini aldılar. Müzakere başladı.

Peygamberimiz, Hz. Ali’ye, ”Yaz Ali!” , ”Bismillahirrahmanirrahim*” diye yaz…Buyruğunu verdi.

-Süheyl bin Amr, buna itiraz etti. Dakka bir gol bir. ”Biz, Bismillahirrahmanirrahim’i bilmiyoruz. Böyle yazılmasın!”

-Elçi, ”Öyle ise sen söyle nasıl yazalım?”

-Süheyl, ”Bismike Allahümme*, şeklinde yazalım” deyince, Müslümanlar pirelenmeye başladılar, birbirlerine bakıştılar, yerlerinde kımıldandılar, sakallarını çekiştirdiler. Sonra da yüzlerini Elçi’ye döndüler, ne söyleyecek acaba diye meraklı gözlerle bakmaya başladılar.

-Elçi, ”Bismike Allahümme de güzeldir” dedi ve Ali’ye, ”haydi öyle yaz: Bismike Allahümme” diye yaz dedi. Ali de aynı şekilde yazdı. Çünkü, Kureyşliler, eskiden beri” Bismillahirrahmanirrahim” yerine ”Bismike Allahümme’yi” kullanırlardı. Pirelenecek bir durum yoktu. Sahabeler boşuna endişeleniyorlardı.

Bu giriş metninden sonra, anlaşma yapan tarafların isimlerinin yazılmasına geldi sıra. Elçi Ali’ye,

”Bu antlaşma, Allah’ın Elçisi Muhammed’in (Muhammed Resûlullah), Süheyl bin Amr ile üzerinde mutabakata varıp sulh oldukları, gereğinin taraflarca yerine getirilmesi kararlaştırılıp imzaladığı maddelerden oluşmaktadır” şeklinde yaz deyince kıyametler koptu.

Sühey’lin ikinci itirazı 

Kureyş heyeti başkanı Süheyl buna da itiraz etti;

-”Vallahi, biz senin gerçekten Allah’ın Resûlü olduğunu kabul etseydik. Beytullah’ı ziyaretine mâni olmaz ve seninle de bugüne kadar savaş meydanlarında çarpışmazdık” dedi.

-Elçi, peki öyleyse sen söyle nasıl yazalım?

-Süheyl, ”Muhammed bin Abdullah diye yazalım” yeter.

-Elçi, ”bu da güzeldir”, ”yâ Ali, sil o yazdıklarını ve Muhammed bin Abdullah yaz” kafidir.
-Ali, ”hayır! Vallahi, ben Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem.“

Sahabelerin itirazı

Ali’nin bu itirazına, oturumun başından beri, rahatsızlıklarını vücut dilleriyle belli eden, oralara çömelmiş, ve çömeldikleri yerlerden birbirlerinin kulağına eğilerek bir şeyler söyleyip duran sahabeler de katıldılar:

-”Biz, bunu kabul edemeyiz, O Allah’ın Resulü’dür. O şekilde de yazılmalıdır. Muhammed bin Abdullah şeklinde yazılacak bir antlaşmayı asla kabul edemeyiz” diye yeniçeriler gibi kazan kaldırdılar. El kol hareketleriyle de öfkelerinin geldiği son noktayı gösteriyorlardı. Herkes burnundan solumaya başlamıştı. Bazıları yerlerinden kalkmış, ellerini bellerine vurarak bu kadarı da fazla diye homurdana homurdana heyetin etrafında volta atıyorlardı. “Ne diye dinimiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz canım, olmaz böyle şey, bu kabul edilemez bir antlaşmadır?” diye kendi aralarında yüksek sesle konuşarak birbirlerini etkilemeyi de ihmal etmiyorlardı.  Ortalık bir anda toz duman olmuştu. Kimin ne söylediği anlaşılmıyordu.

Elçi arkadaşlarını sükunete davet ettiyse de başarılı olamadı, ellerinin tersiyle hadi canım sen de der gibi hareketlerle, Elçi’yi protesto ediyorlardı. “Madem Sen Muhammed’in oğlu Abdullah idin, ne demeye peşinden sürükledin bizleri. Biz yıllardan beri gurbetteyiz, çoluğumuzdan çocuğumuzdan, yerimizden yurdumuzdan ayrıldık, savaş meydanlarında en yakınlarımızın kanına girdik…” Belli ki ateş harlanmıştı, hararetin sönmesi gerekiyordu, sükunetin muhafaza edilmesi için biraz sessiz kalmak gerekiyordu. Elçi olup bitenler karşısında şaşırmıştı, fevkalade sinirlenmişti. Olduğu yerden kalktı gözleriyle en yakınındakileri arıyordu, Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı arıyordu. Onlar da başlarını yere eğmişlerdi, biz olup bitenleri görmüyoruz ayağına yatmışlardı.  Elçi, sinirinden dudaklarını dişliyordu. Dişliyordu dişlemesine de yapacak bir şey yoktu. Yangına körükle gitmenin faydası da olmazdı. Kendi haline bırakılan sahabeler neden sonra biraz sakinleştiler.

Elçi, hışımla Ali’nin elinden kalemi aldı ve o kelimeleri silerek, yerine: ”Muhammed bin Abdullah (Abdullah’ın oğlu Muhammed)” diye yazdı. Bu haraketliyle kararlılığını göstermişti. Böylece gereken dersi de vermişti arkadaşlarına. Sonra da Ali’ye kalemi vererek yazmaya devam etmesi için emir buyurdu.

Antlaşmanın Maddeleri

1- Müslümanlar bu sene Kâbe’yi ziyâret etmeden geriye dönecekler ve ziyâret için bir yıl sonra tekrar gelecekler.
2-Müslümanlar bir sene sonra Kâbe’yi ziyâret için geldiklerinde, Mekke’de üç günden fazla kalmayacaklar ve yanlarında birer kılıçtan başka silah bulundurmayacaklar.

3-Müslümanların Mekke’de bulunduğu günlerde, Kureyşliler Mekke dışına çıkacaklar, Müslümanlarla temâs etmeyecekler.

4-Mekke’lilerden biri Müslümanlara sığınırsa, Müslüman bile olsa, geri verilecek; fakat Müslümanlardan Mekke’lilere sığınan olursa, geri verilmeyecek, hatta geri bile istenmeyecek.

5- Kureyş dışında kalan diğer kabileler, iki taraftan birinin himâyesine girmekte ve onlarla anlaşmalar yapmakta serbest olacaklar.

6- Bu antlaşma on yıl süreyle geçerli olacak, bu müddet içinde iki taraf arasında herhangi bir saldırı ve savaş olmayacak.

Medine Site Devleti tescil edilmişti

Elçi biliyordu ki, bu antlaşma yapılırsa, Medine site devletinin varlığı Mekke devleti (günümüzün Amerika’sı) tarafından resmen kabul edilecekti. Bu surette Medine devletinin siyasî kudret ve mevcudiyeti o günün dünyasında tanınmış olacaktı. Bu sebepten dolayı, Kureyş heyetinin başkanı Süheyl’in teklif ettiği anlaşma maddelerini itirazsız kabul etti. Elçi başına gelecekleri bildiği için önceden arkadaşlarından söz de almıştı (Rıdvan Biatı).

Verdikleri sözü bir anda unutuveren arkadaşları, bu inceliği kavrayamıyorlardı. Onlar da haklıydı. Doğup büyüdükleri, çocukluklarını, gençliklerini geçirdikleri, çelik çomak oynadıkları Memleketlerini özlemişlerdi. Arkadaşlarını özlemişlerdi. Eşlerini, çocuklarını, annelerini-babalarını özlemişlerdi. İtirazlarının sebepleri bunlardı. Yoksa her şeylerini geride bırakıp da arkasına takılıp gittikleri o Elçi’ye saygısızlıktan dolayı değildi onların itirazları. Bu durumu Elçi de biliyordu. Onları kırmamak için gayret sarfedişi de ondandı.

Hattâ, Mekke heyetinin başkanı Süheyl, Peygamberimize, ”Sizden biri bize gelirse geriye verilmeyecek, ammaaa bizden size bir adam gelirse Müslüman olsa bile geri verilmeyecek” diye teklifte bulunduğu zaman, Müslümanlar yeniden hiddetlenerek, ”Sübhanallah! Bu kadarı da fazla. Müslümanlara sığınmış bir Müslüman, müşriklere tekrar nasıl geri çevrilir?” diye itiraz etmişler, sonra da Elçi’ye dönerek, bütün samimiyetleriyle, yalvarırcasına, ”Yâ Resûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?” diye hayretle sormaktan çekinmemişlerdi.

Eliçi de, ”Evet, bizden onlara gidecek olanları Allah bizden uzak etsin! Onlardan bize gelip, geri çevireceğimiz kimseleri de muhakkak Allah biliyor! Onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır” diye cevap vermişti. Aslında O’nun kalbi de için için sızlıyordu. Ciğeri yanıyordu. Ama o biliyordu ki; karşısındaki devlet Mekke devletiydi. Mekke devleti, Medine devletinin varlığını kabul ederse, ancak o zaman Medine devleti Müslümanları kurduğu yeni bir devlet olarak dünya devletleri tarafından kabul edilebilirdi. Sahabeler duygusal düşünüyorlardı. Elçi gerçekleri biliyordu, görüyordu. Hudeybiye’ye giderken alel acele, yangından mal kaçırır gibi Ebu Sufyan’ın kızıyla evlenmesinin amacı da bu değil miydi…

Ebû Cendel Hadisesi 

Antlaşma maddelerinin yazılması bitmişti. Fakat taraflarca henüz imzalanmamıştı. Tam o sırada, zincire vurulmuş birinin kendini Müslümanların tarafına hızla yaklaştığı görüldü. Hem koşuyor hem bağırıyordu, ”Ey Allah’ın Elçisi beni kurtar bunların elinden. ”

Bir anda bütün gözler o tarafa çevrildi. Bu kişi, Kureyş murahhas heyeti başkanı Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel idi. İslâm ile şereflenmişti. Fakat, onun bu seçimini hazmedemeyen müşrikler onu zincire vurarak hapsetmişlerdi. Ebû Cendel halkın topyekûn Hudeybiye’ye gidişinden istifade ederek, hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış ve Mekke’nin ara sokaklarından saklana saklana kimselere görünmeden bin bir zorlukla Elçi’nin huzuruna çıkagelmişti.

Ebû Cendel, bizzat babasın revâ gördüğü dayanılmaz işkence ve eziyetlerden kurtulmak için kendisini Elçi’nin ayaklarının dibine atmıştı ve O’na yalvarıyordu: ”Ey Allah’ın Elçisi ben din olarak Müslümanlığı kabul ettim. Sen Allah’ın Elçisisin. Ne olur, beni kurtar bu zalimlerin elinden.”

Ne var ki, az evvel yapılan antlaşma böyle bir kabule imkân vermiyordu. Süheyl, oturduğu yerden bir hışımla kalktı ve Elçi’den derhal oğlunu geri vermesini istedi ve devam etti:

-”İşte! Sulh şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerden ilki budur” dedi.

-Elçi, ”Biz, sulh anlaşmasını henüz imzalamış değiliz, dolayısıyla onu sana geri vermem için bir sebep yoktur, dedi ise de Süheyl diretti ve tehdit savurmaya başladı. Restini çekti. “Eğer oğlumu bana geri vermezsen, Vallahi ben de sizinle hiçbir madde üzerinde anlaşma yapmam! Bu iş burada biter.” Onuru kırılmıştı Süheyl’in. Öz oğlunu zincirlere vurmak zalimliğinin tescili değil miydi… Gözlerinden alevler fışkırıyordu. Müşrikler kılıçlarını çekmişti, yaşasın Hubel diye koro halinde bağırıyorlar ve Süheyl’e destek veriyorlardı. Her iki taraf da gerilmişti.

-Elçi bu sefer sesini alçalttı, adeta Süheyl’e yalvarıyordu, ”Haydi, bu seferlik bunu bana bağışla, daha antlaşmayı imzalamadık, ne olur hatırım için bağışla” diyordu. Süheyl’in restini görmek istemiyordu.

-Süheyl son sözünü söyledi, “bu durumda ben antlaşmaya taraf olmaktan vaz geçiyorum.” Elçiye bu söz soğuk duş etkisi yaptı. Dondu kaldı.

Yıllardır insanların Müslüman olması için her türlü işkenceye, hakarete maruz kal, işkence gör, ülkeni bu uğurda terket, şimdi Müslüman olduğu için, işkence gören ve kendisinden yardım dileyen birinin feryadına kulak tıka, olacak şey değildi bu.

Elçi’nin işi oldukça zordu. Heyecan basmıştı. Alnından terler boşalmaya başladı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Ebû Cendel’i geri vermek demek, onu, bile bile eziyet ve işkence çemberi içine atmak demekti. Vermediği takdirde, Kureyş heyeti anlaşmayı feshedecekti. O, Medine devletinin ve Müslümanların geleceği için bu anlaşmanın şart olduğunu biliyordu. Mekke devletinin tanımadığı bir devleti dünya devletleri asla tanımayacaktı. Evet O bunu çok iyi biliyordu. Öfkesinden sakallarını çekiştirmeye başladı. Ele gelen bu fırsatın kaçırılmaması gerekiyordu. Durduğu yerde duramıyor, bir ileri bir geri yürüyerek çözüm üretmeye çalışıyordu. Herkes kendisine karşı olduğu için istişare yapacak kimse de yoktu.

Hepsinden de önemlisi söz vermişti bir kere Süheyl’e. Antlaşma imzalansa da imzalanmasa da O sözünde durmalıydı. Sözünden dönmek O’na yakışmazdı. Öte yandan, ayağının dibinde zincire vurulmuş bir Müslüman vardı yalvarıp duran. O Müslüman olduğu için zincire vurulmuştu. Onu geriye nasıl verecekti. İçi acıyordu Elçi’nin. Sahabenin sesi soluğu kesilmişti, öylece peygamberin ağzından çıkacak kelamı bekliyorlardı.

Bir çıkış yolu bulamayan Elçi, Ebû Cendel’i istemeye istemeye babasına teslim etti. Etti etmesine de Ebû Cendel’in feryadı hem O’nun hem de Müslümanların gönlünü dağlıyordu: ”Yâ Resûlallah! Ey Müslümanlar! Siz, beni bana eziyet etsinler, işkence etsinler diye mi, bunlara teslim ediyorsunuz? Siz benim eziyet çekmeme rıza mı gösteriyorsunuz, yazıklar olsun size…?”

Kelimeler Elçi’nin boğazında düğümlendi kaldı. Bakamıyordu bile Ebû Cendel’in yüzüne. Göz yaşları sel olmuş akıyordu göz pınarlarından. Dudakları titriyordu, Ebû Cendel’e güçlükle şöyle diyebildi: ”Biraz daha sabret! Biraz daha maruz kaldıklarına göğüs ger! Bunların ecrini mükâfatını Allah’tan dile! Muhakkak Allah, senin ve yanında bulunan kimsesiz Müslümanlar için bir ferahlık, bir çıkar yol yaratacaktır. Onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz.” Hem onun başını okşuyor, hem de teselli etmeye çalışıyordu…”Aman Allah’ım ne korkunç bir imtihandır bu böyle.”

Ebû Cendel, Müşriklere teslim edilirken Ömer sahne almakta gecikmedi. Elçi’nin çektiği o sıkıntıyı sanki görmüyormuş gibi, “Yâ Resûlallah! Onu Kureyş‘lilere niçin geri veriyorsunuz? Biz bu hakareti ne diye kabul ediyoruz?” diye kurduğu cümleler uzadı gitti…Tavrı sertti. Karşısındakinin peygamber olduğunu unutmuş gibiydi.

Elçi, Ömer’i sonuna kadar sabırla dinledi ve sonra bitmiş tükenmiş, söz söylemeye mecali kalmamış haliyle ona şöyle diyebildi: ”Ey Ömer, Biz onlarla bir antlaşma yapmış bulunuyoruz! Bu antlaşmaya sadık kalmak zorundayız. Dinimizde ahde vefasızlık yoktur?”

Elçi’den istediği cevabı alamayan Ömer, hızını alamadı ve bu sefer Ebû Cendel’in yanına gitti, ona doğru yaklaştı, kılıcını uzatarak:

-“Ey Ebû Cendel! Al bu kılıcı. Şüphesiz, müşriklerin kanı köpeklerin kanı gibi değersizdir. İnsan Allah yolunda gerekirse babasını da öldürebilir. Öldür gitsin şu babanı da kurtul işkence edilmekten.”

Ebû Cendel’in bir anda göz bebekleri yuvasından fırladı sanki. O biraz önceki Ebu Cendel değildi. Ebu Cendel Peygamberi çok iyi anlamıştı. Ama Ömer ve sahabilerin çoğunluğu hâlâ anlayamamıştı. Veya anlamak istemiyorlardı. Ebu Cendel, Ömer’e hiç beklemediği bir cevap verdi. Osmanlı tokadı gibi bir cevaptı bu;

-“Ey Ömer, sen neden öldürmüyorsun? İşte babam orada duruyor gidip öldürsene, bak ben zincire vurulmuş vaziyetteyim, sen ise hürsün…”

-Ömer, şaşırdı, ne diyeceğini bilemedi, beklemediği bir cevapla karşılaşmıştı. “Resûlullah, onu öldürmeyi bana yasakladı” cevabını verebildi ancak.

-Ebu Cendel, sana yasakladıysa bana da yasaklamış demektir, ben Allah’ ve Resul’üne itaatte senden geride kalmak istemem” diyerek tarihe notunu düşüverdi. Allah rahmet eylesin.

……..

*Rahman ve Rahim olan Allah“ın adıyla

*Allah’ın adıyla

Devam edecek

 

 

#

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Haberler