DOĞU ANADOLU GEZİSİ ( V )

07.12.2022 16:52

-Kürt halkı Müslüman olmasaydı, bugüne kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu çoktan Türkiye’den ayırmışlardı. Türkiye’yi parçalanmaktan kurtaran, Kürtlerin Müslümanlığıdır. Terör örgütüyle Kürtleri, Ali’siz Alevilerle gerçek Alevileri birbirinden ayırt etmeden Türkiye’de sular durulmaz. Ben böyle bilir böyle söylerim-

BİTLİS

Bitlis'te Beş Minare 

Osmanlı Devleti'ni hasta adam olarak nitelendiren sömürgeci devletler, yaptıkları çok gizli anlaşmalarla ülkemizi bölge bölge pay etmişler. Ülkenin neresi hangi devlete düşecek önceden karar verilmiş. Bu paylaşımlara göre güney illerimiz Fransızlar, Akdeniz yöremiz İtalyanlar, Karadeniz yöremiz İngilizler ve Ege yöremiz de Yunanlılar tarafından birer birer işgal edilmiş. Ruslar da doğu illerimizi işgal etmiş. Yıl 1916. Sayısız cephede çarpışan Türk milleti uzun süren savaşlar ve yetersiz silah, erzak ve de hastalıklar sebebiyle bitkin düşmüş. Zaten bu kadar fazla cephede, bu kadar çok düşmana karşı hangi millet dayanabilir ki? Anadolu’da ne yiyecek, ne giyecek, ne silah ne de savaşacak erkek kalmış.

Aziz Türk milleti, kadınıyla-kızıyla, çoluğuyla-çocuğuyla, dedesiyle- ninesiyle işgal güçleriyle savaşmak zorunda kalmış. Onlara, kazmalarla, küreklerle, sopalarla karşı koymuşlar. Ruslar doğu illerimize, içerideki işbirlikçi-hain Ermenilerle birlikte saldırmışlar. Çok insanımız katledilmiş. Van ve Bitlis bu vilayetlerimizdenmiş. Ölenler şehit olmuş, geri kalanlar da düşman eline düşmemek için yayan yapıldak daha içerilere doğru göç etmişler. Şehirler adeta ıssız örenlere dönüşmüş.

Bu aziz millet sonunda mücadeleyi kazanmış, gelen geldiği gibi gitmiş. Ruslar da Bitlis’i, Van'ı terk etmiş. İşgal sırasında Bitlis’ten yaralı ve perişan halde göç eden baba ve oğul,  savaş sonrasında geri dönmüşler ve şehre hâkim konumdaki Dideban Dağı eteğine gelmişler. Baba, şehirde bir canlı kalıp kalmadığını öğrenmek için oğlunu şehre göndermiş... Kendisi orada hasta ve bitkin bir halde beklerken bir süre sonra oğlu gözyaşları içinde geri dönmüş ve uzaktan babasına seslenmiş: “Baba, baba şehri yerle bir etmişler, kimsecikler kalmamış şehrimizde. Sadece beş tane minare kalmış...” Bunu duyan baba oğlunu yanına çağırarak bitkin bir halde şu ağıtı yakmış...

“Bitlis'te beş minare, beri gel oğlan beri gel
Yüreğim dolu yâre, beri gel oğlan beri gel
İsterem yanına gelem, beri gel oğlan beri gel
Cebimde yok beş param, beri gel oğlan beri gel

Tüfengim dolu saçma, beri gel oğlan beri gel
Sevdiğim benden kaçma, beri gel oğlan beri gel
99 yarem var, beri gel oğlan beri gel
Bir yare de sen açma, beri gel oğlan beri gel”

Bütün bu olup bitenler daha dün olmuşken, her şey bütün çıplaklığıyla ortadayken, göz önündeyken; o günlerin işgal kuvvetleriyle iş tutarak o güzelim toprakları onlara peşkeş çekmek neyin nesidir?

Geçmiş yüzyılda olup bitenler bu kadar çabuk mu unutulacaktı?

Provokatörlerin, hainlerin oyununa gelerek, “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı atmak neyin nesidir?

“Bizi Araplar arkamızdan vurdu” diyerek Arap düşmanlığı yapılırken; çoluk-çocuk, genç- ihtiyar, kadın-kız demeden Türk Milletini katleden, o günün işgal kuvvetleriyle hiçbir şey olmamış gibi sarmaş- dolaş, kol-kola olmanın anlamı nedir?

Ulaşılmak istenen ve bir türlü ulaşılamayan o “muasır medeniyet” nasıl bir şeydir?

Çanakkale savaşı, Kurtuluş savaşı, Antep’in, Maraş'ın,  Doğu Anadolu'nun işgali o ulaşılmak istenen muasır medeniyet(!)e sahip olan, o devletler tarafından yapılmadı mı?

Doğu Anadolu’da tam olarak nelerin olup bittiği, bu aziz milletin çocuklarına neden öğretilmez?

Kars'ta neler olmuştur, Bitlis’te neler olmuştur, Erzurum'da neler olmuştur, Erzincan’da neler olmuştur, Van’da neler olmuştur? Evet, neler olmuştur? Oralara gidip yöre insanlarıyla birebir yüz yüze konuşarak 100 yıl önce nelerin olup bittiğini öğrenmeye-öğretmeye çalışanımız var mı?

Nereden çıktı bu Kürt -Türk düşmanlığı, nereden çıktı bu Alevi -Sünni düşmanlığı? Kimler ekti bu tohumları 1000 seneden beri kucak kucağa yatan bu milletin arasına?

Kürt halkı Müslüman olmasaydı, bugüne kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu çoktan Türkiye’den ayrılıp gitmişti. Türkiye’yi parçalanmaktan kurtaran, Kürtlerin Müslümanlığıdır.

Terör örgütüyle Kürtleri, Ali’siz Alevilerle gerçek Alevileri birbirinden ayırt etmek lazımdır. Ben böyle bilir böyle söylerim.

Tatvan 

Tatvan, Bitlis iline bağlı bir ilçe. Nüfus olarak bağlı olduğu ilden daha büyükmüş. Biz Tatvan’da konaklayacağız. Sezgin kaptan yanaştı otelin önüne. Orada inşaat var. Trafik sıkışık. Valizleri alelacele indirdik ve otelin salonuna öylece koyverdik. Güneş batmadan Nemrut dağına krater göllerini görmeye gideceğiz. Acele edişimiz ondan. Otobüsü de otelin yakınlarına bir yere park ediverdi Sezgin kaptan. Minibüslerle ancak çıkabilirmişiz zirveye. Oldukça zorlu bir yolculuk bekliyormuş bizi. 2935 m. yüksekliğe çıkacakmışız.  Minibüsler geldi ve hemen çıktık yola.

Minibüsler yırtınıyor dağın zirvesine çıkmak için ve de başarıyorlar. Nihayet dağın zirvesindeyiz. Dağın bu tarafından Tatvan’ı seyre dalıyoruz. Nemrut’un zirvesinden bakınca, Tatvan’ın zarif bir gerdanlık gibi Van Gölü'nün boynunu sardığını görüyoruz. Aman Allah’ım, bu ne güzellik böyle. Bundan dolayı Tahtıvan derlermiş eskiden Tatvan’a.  Van'ın altı demekmiş.

Dağın, öbür tarafında ise krater gölleri. Buharlar öbek öbek yükselmiş. Sanki uçuktayız da altımızda bulut kümelerini seyrediyoruz. Arada bir yeşili de görüyoruz elbet.  Kayaların arasından çıkan buharlar, sönmüş sanılan yanardağ patlamasından kalmaymış. Burada oturup da çay içilmez mi şimdi? İçilir elbet. Hele eşinizle veya sevgilinizle birlikteyseniz, baş başa, omuz omuza verip bu manzarayı seyre dalmışsanız… Peki, eşiniz yoksa sevgiliniz de yoksa o zaman ne yapacaksınız? O zaman da eşli olanları seyredip hayallere dalacaksınız… İçinizi çekeceksiniz…

Nemrut Krater Gölü

Dünyadaki en büyük ikinci krater gölü Bitlis’teymiş. 1400 yılında Nemrut Yanardağının patlamasıyla 4 göl oluşmuş zirvede.  Nemrut Krater Gölü, Türkiye'nin en büyük krater gölüymüş. Göl, ismini Babil Kralı Nemrut’tan almış. Dağın zirvesindeki göllerden birisinin suyu sıcak diğerlerinin suyu soğukmuş.  Sıcak olanında yüzmek mümkünmüş. Termal su. Gölün üzerinde sis var gibi görünüyor ama sis değil, suyun buharı. Nemrut Krater Gölü, özellikle bahar ve yaz aylarında adeta bir görsel şölen sunarmış meraklılarına. Çeşitli göçmen kuş türleri yaşarmış buralarda. Sırf onların gelişlerini ve gidişlerini çekmek için fotoğrafçılar yazın buraya kamp kurarlarmış. Onlar için ideal bir mekânmış burası. Ayrıca doğa yürüyüşü, piknik, kamp, yüzme gibi aktivite meraklıları da bu cennette kendilerine yer bulabilirlermiş.

Bizi dağa çıkaran minibüsün şoförü bizden önce bir arkeoloji ekibini dağın öbür yamacına götürmüş. Orada lavların yavaş yavaş akmaya başladığına şahit olmuş. Bu lavlar Nemrut Dağı’nın patlamaya hazır bir yanardağ olduğunun deliliymiş. Bilirkişiler öyle söylemişler.

Büyük gölün yanına kadar indik. Suyun sıcaklığı 40 derece imiş. Elimizi soktuk. Bazı arkadaşlarımız yüzlerini de yıkadı. Rehberimiz uyardı “aman dikkat, gölün etrafı çamurdur. Görünüşe aldanmayın. Suya ulaşılan özel yerler var, oralardan ulaşmaya çalışın suya.”

Gençlik başka oluyor, kanı deli akıyor gençlerin, duramıyorlar yerlerinde, oradan oraya zıplayıp duruyorlar, dedim ya kanları deli akıyor. Oğuzhan da genç olunca, başladı oradan oraya zıplamaya. Bir baktık çamur gölünün içinde.  Hepimiz telaşlandık, o tarafa doğru koşmaya başladık, el uzatanlarımız da oldu. O bizlere el vermiyor ve habire debeleniyor çamurun içinde. Bir de baktık ki kendi çabasıyla oradaki taşın üzerine zıplamış. Ohhh dedik, tamam dedik. Tamam dedik demesine de bir de baktık Oğuzhan yine çamurun içinde. Hep beraber yine o tarafa koştuk. Yine el verdik, almadı. Oradan da zıpladı ve bu sefer nasıl yaptıysa kenara çıkıverdi. Hele şükür dedik. Ayakkabı ve pantolon çamura batınca, olan olmuş tabi. Değiştirmek gerek. Hava da soğuk. Neyse ki şoför tedarikliymiş, gerekeni yaptı hemen. Sık sık buna benzer vakalarla karşılaştıkları için tedarikli olurlarmış. Hepimizin yüreği ağzında…

Oradan öbür göle gittik. Bal aldık. Çay da içecektik ama görevli kişi o gün gelmemiş.

Tatvan’a geldik. Alışveriş merkezleri kapanmak üzere. 5 kişi birden Oğuzhan’a yeni bir bot almak için seferber olduk. Sonunda Oğuzhan’ın da beğendiği bir bot aldık. Gerçekten güzel bir bot. Çamura düşmenin faydası işte...

Ahlat 

Ahlat, Bitlis'in bir ilçesi.  34.000 nüfusu varmış. Kadim bir yerleşim merkezi imiş. Urartulardan Osmanlılara kadar çeşitli devletlerin idaresinde kalmış. Halife Hz. Ömer zamanında Halit Bin Velid tarafından fethedilmiş(639).  Bazen Romalıların bazen de tekrar Müslümanların eline geçmiş.  En son Selçuklularda karar kılmış ve bir daha el değiştirmemiş. Rehberimiz burada 8500’ ün üzerinde Selçuklu mezarı olduğunu söyledi. Daha gün yüzüne çıkarılmamış mezar taşları varmış.

Rehberimiz, kurgan tipi mezarların varlığından bahsetti. Eski Türklerde cenaze, eşyalarıyla birlikte konurmuş mezara. Türkler Müslümanlığı kabul ettikten sonra bu geleneklerini sürdürmeye devam etmişler, tek farkla; eşyalarını yanına koymazlarmış.

Girişte bir mescid var. Bu mescidi Emir bayındır yaptırmış(1481). Mescidin hemen yanında bir de kümbet(Kurgan) var. Emir Bayındır Kümbeti. Emir Bayındır Akkoyunlu Türkmen beylerindenmiş. Oradaki kitabeye göre kümbetin mimarı Ahlatlı Baba Can’mış. Kümbet Ahlat’ın sembolüymüş.  Ahlat kümbetleri şekil olarak Orta Asya Türk Çadırını andırmaktaymış. Kümbetler çadır mimarisinden esinlenerek yapılmış. Güzel de yapmışlar. Şehirleşmek, modernleşmek gelenekleri askıya almak olmamalı. Türk demek çadır demektir. Ahlat kümbetleri genel olarak iki katlıymış. Alt kat mezar odası, üst kat dua ve ibadet odası olarak düzenlenmiş.

Ahlat’ın, Asya’dan Avrupa’ya uzanan yol üzerinde kurulmuş bir yerleşim merkezi olması, Doğu Anadolu’ya göre ılıman iklime, bereketli topraklara sahip olması, bina yapımına elverişli yapı malzemelerinin bulunması, Ahlat’ı her devirde önemli kılmış. Bu nedenle tarihi süreç içinde başından kara bulutlar hiç eksik olmamış. O güzelim tarihi eserler, her el değiştirmede maalesef tahrip edilmiş.

Ahlat, hırpalandıkça, yağmalandıkça, unutulmuşluğa terk edildikçe direnmiş, hem de ne direniş, ”Ben burada Anadolu Türk tarihinin en önemli tanığıyım." Ahlat’ın bu ıstırabına yüzyıllar boyunca kulak veren olmamış. Öylece kendi haline terk edilmiş. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Abdurrahim Şerif Beygü nihayet bu sesi duymuş ve Ahlat ile ilgili bir eser kaleme almış, eserinde şu cümlelere yer vermiş: “Türk Tarihi içinde hazineler değerinde olan bu âsâr ve mahlukatın şimdiye kadar Türk alemi irfanınca az tanınmış olmasına müteessir olmamak mümkün değildir.” Böylece Şerif Beygü, Ahlat’ın tanıtılması için bir tarihçi olarak kendi üzerine düşeni yapmış. ‘Ahlat Kitabeleri’ adlı eserini yazmış.  Eserini Anadolu Türk tarihi ile ilgilenenlerin bilgisine sunmuş.

Bir zamanlar, Orta Çağın büyük şehirleri olan Bağdat, Halep, Şam, Kahire, Musul ne idiyse Ahlat’ta o gün öyleymiş.

Ahlat bugün, dünyanın en büyük Türk-İslam açık hava mezarlığına ev sahipliği yapıyor.  Zamana meydan okuyan mezar taşları ve özellikle kümbet tipi mezar yapıları, Ahlat’ı cazibe merkezi hâline getiriyormuş. Taş işçiliğinin zirveye ulaştığı yermiş, Ahlat Mezar taşları ve kümbetleri. Bir zamanlar Ahlat’ta 100'ü aşkın kümbet varmış. Bugün o kümbetlerden 15 tanesi ayakta kalabilmiş.

Ahlat’ı Türk yurdu yapan Çağrı Beymiş. Alparslan Malazgirt Savaşı öncesi karargâhını bu bölgeye kurmuş (1071). Savaşta şehadet şerbetini içerek şehit olanlar buraya defnedilmiş. Bu topraklar Kayı Boyu ’nu 170 sene ağırlamış. Osmanlı’yı kuran Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi, Ahlat doğumluymuş ve 20’li yaşlara kadar burada yaşamış.

Van Gölü, asırlar boyunca Ahlat Denizi olarak anılmış. Evliya Çelebi, Ahlat Denizi’nden tutulan balıkların Acem tüccarlarına satıldığını, elde edilen parayla da Van çevresindeki askerlerin maaşlarının ödendiğini yazarmış. Ahlat zamanla önemli bir ticaret merkezi haline gelmiş, ticaretin gelişmesi sanat ve kültürün ilerlemesine de vesile olmuş, tıptan astronomiye dek çeşitli alanlarda bilginler yetiştirmiş.

Ahlat, bastonuyla da meşhurmuş. Anadolu'daki ilk büyük Türk şehri unvanına sahip olan Ahlat, gerek tarihî ve doğal zenginlikleri gerekse mutfak kültürüyle görülmeyi fazlasıyla hak eden bir yer. Anadolu'nun Türk Yurdu olmasında çok önemli bir görev üstlenen Ahlat, sinesinde barındırdığı tarihi eserleri ile ziyaret edilmeyi ve tanınmayı beklemektedir. Ahlat’tan ayrılırken Sezgin kaptan yine bir türkü havalandırdı:

“Ahlat'ın başındayım/ On altı yaşındayım/ Kınamayın vay dostlar/ Gül kızın peşindeyim
Güley güley/ Gül hanım/ Gel otur benim canım/ Sensin benim dermanım/ He canım he malım.

Ahlatın kara taşı/ Yandı bağrımın başı/ O yar burdan gideli/ Durmaz gözümün yaşı/
Güley güley/ Gül hanım/ Gel otur benim canım/ Sensin benim dermanım/ He canım he malım.”

 

Gezilip görülmesi gereken ilk bölge Ege ve Akdeniz bölgesi değildir; Doğu Anadolu bölgesidir. Doğu Anadolu, Türklerin Anadolu'ya giriş kapısıdır. Doğuyu gezip görmeden- anlayıp dinlemeden, Türkiye ve Türkiye’de olup bitenleri anlamak oldukça zordur. Bunu, Türkiye’yi dokuz bölgeye ayıran ve 2009 yılından beri teker teker her bölgeyi gezen-dolaşan, kısmen de olsa incelemeye çalışan ve üzerine yazılar yazan ben söylüyorum. Rüştü Kam.

Devam edecek

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları