BERLİN-DENİZLİ HATTI (3)

22.08.2021 20:53

Sirkeci’den tramvayla Sultan Ahmet Meydanı’na geçtik. Hipodrom’dayız. Tuğrul anlatırken Hipodrom’u, hayalimizde Romalıların at yarışlarını canlandırdık. İki tekerlekli arabalar ve canhıraş koşan atlar. Özel kıyafetiyle hızlı koşması için atları sıkıştıran yarışmacılar. Hipodromda önceden yerlerini almış, özel giysiler içinde kalburüstü seyirciler.

Atların dönüş yerlerine fakirleri oturturlarmış, at arabalarının tekerlerinden fırlayan taş ve topraklar hatırlı kişileri rahatsız etmesin diye. Fakirlerin rahatsız olması önemli değilmiş.

Hipodrom’da tarihe tanıklık eden iki sütun var. Onlar hakkında da bilgi verdi Tuğrul: “Dikilitaş, Mısır’dan getirtilmiştir. Sultanahmet Meydanı'nın güney tarafına dikilmiştir. Yılanlı Sütun'un yanında bulunur. Antik Mısır dikilitaşıdır. MS. 390 yılında Roma imparatoru I. Theodosius tarafından Mısır'dan getirilerek şimdiki yerine dikilmiştir. Orijinali 30 metredir. Taşınma sırasında alt kısmı kırılmıştır veya kesilmiştir. Şimdiki yüksekliği kaidesiyle birlikte 24,87 metredir. Ağırlığı 200 tondur. Taşın iki ayağında, bir meclis ve bir muharebe resmi kabartma olarak yer almaktadır. Diğer iki ayağında ise, Latince ve Rumca yazılar bulunmaktadır.”

Biraz ilerledik ve Alman Çeşmesi’nin önünde durduk. Bu sefer Osmanlı İmparatorluğu’nun o ihtişamlı günlerini gözümüzün önüne getirdik. II. Abdulhamid ve II. Wilhelm kol kola açılışını yapıyorlar çeşmenin. Bütün devlet erkânı orada. Biz de katıldık törene. Günümüzdeki kavganın yerini eski dostlukların almasını temenni ettik.

Tuğrul’un anlattığına göre “Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, 19 Kasım 1898’de Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’i ikinci kez ziyaret etmiş. Bu ikinci ziyaretinde yanında bir çeşme ile birlikte gelmiş. Bu çeşme, Bizans’ın vaktiyle hipodrom olarak kullandığı eski At Meydanı’nda inşa ettirilmiş. Söylentilere göre çeşmenin bütün parçaları Almanya’da hazırlanmış, daha sonra İstanbul’a getirilerek burada birleştirilmiş. Kubbeyi taşıyan kemerlerin iç tarafında Mehmed İzzet Efendi’nin sülüs hattıyla ziyaret yılını (1316) gösteren, Ahmed Muhtar Efendi’nin sekiz beyitlik manzum tarihi yer almaktadır. Çeşmenin açılış töreni 27 Ocak 1901’de yapılmıştır. Su haznesinin ortasında bulunan tunç bir levha üzerine kabartma harflerle Almanca olarak, çeşmenin Kaiser II. Wilhelm’in 1898 yılı sonbaharında Osmanlıların hükümdarını ziyaretinin “şükran hâtırası” olarak yaptırıldığı ifade edilmektedir.”

Rivayet edildiğine göre o dönemde çeşmenin musluklarından şerbet akarmış. Halk ücretsiz şerbet içermiş.

Çeşme hakkındaki bilgilendirmeden sonra Ayasofya’ya doğru yöneldik. Oldukça kalabalık, girişte izdiham var. Oğlum Zülfikar oldukça duygulandı Ayasofya’nın girişinde, “Nasibimizde Ayasofya’yı cami olarak görmek ve içinde namaz kılmak da varmış.  Rabbime şükürler olsun” diye mırıldandı. Bu gezide oğlum Zülfikar ve Hureyre ile birlikteydik. Kızım Dilruba’nın izni tatil tarihimize uygun değildi. Keşke o da yanımızda olsaydı.

Tuğrul kardeşimiz, Ayasofya’nın tarihi hakkında bilgilendirme yaptı. “Ayasofya veya resmî ismiyle Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi, eski ismiyle Ayasofya Kilisesi, İstanbul'da yer alan bir cami, eski bazilikakatedral ve müzeBizans İmparatoru I. Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında İstanbul'un tarihî yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş. 1453 yılında İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından camiye dönüştürülmüştür. 1934 yılında yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile de müzeye dönüştürülmüştür. 1935-2020 yılları arasında müze olarak hizmet vermiştir. 2020 yılında ise dönemin Cumhurbaşkanı recep Tayyip Erdoğan tarafından müze statüsünün iptal edilmesiyle tekrar cami statüsü kazanmıştır.“

Tuğrul, giriş kapısındaki (Orea Porta) ikonu göstererek, “ortada Meryem ana var, kucağında Hz. İsa. Sağındaki Kostantin şehri, solundaki de Justinyanus Ayasofya’yı Meryem Ana’ya takdim ediyorlar” açıklamasını yaptı. İkonları konuşturunca anlam yüklü mânâlar dile geliyor.

Tam kubbenin altı, orta kısım cami haline getirilmiş.  Kenarlar yine müze olarak hizmetine devam ediyor. Yabancılar, Müslümanların ibadet edişlerini rahatlıkla seyredebiliyorlar. Cami tıklım tıklım doldu. Sosyal mesafeye dikkat ediliyor. İki şey dikkatimizi celbetti. Birincisi yere serilen halı engebeli bir şekilde serilmiş. O halı oraya dümdüz serilmeliydi. Zemin çalışması yapılmamış. Bu şekliyle Ayasofya’ya yakışmamış. Halının rengi yeşil. Renk seçiminde isabet edilmiş.

İkincisi de engellilere bir yer ayrılmamış. Sanki engellilere Ayasofya Camii’nde namaz kılmayın der gibi bir anlayış var. Modern Türkiye’ye böyle bir ayrımcılık yakışmamış. Dini endişe ile bu ayrımcılık yapılmış ise-kiliseye benzememe gibi- o daha da kötü. Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuyu tekrar gözden geçirmelidir. Allah’ın evinde Allah için ayrımcılık yapmak olmamalı. Allah insanları eşitlerken, kulları, ayrımcılık yapmamalıdır. Hele ibadethanelerde hiç yapmamalıdır.

Denizli’de ’Hoşgeldiniz’ e gelen bir yakınıma da anlattım bu durumu. Cevaben, Camilerde sandalye olması caminin kiliseye çevrilmesi anlamına gelir. Elbette sandalye üzerinde namaz kılınmamalı. Diyanet’in aldığı bu kararı destekliyorum, sandalye uygulamasının Kur’an’da zemini yok. Oturarak, yatarak, ima ile kılınabilir ama sandalyede olmaz.” Dedi.

Tamam işte o insanlar oturarak namazlarını kılabilirler, sen söyledin.

“Öyle değil, sandalyesiz olarak yere oturacak, sandalyeye oturmayacak.”

Kur’an böyle mi diyor. Yere oturacak, sandalyeye oturmayacak mı diyor?

“Oturacak demek o demektir. Yere oturmak demektir.”

Yani sen, yaşlılar ve engelliler camiye gelmesin mi diyorsun, Diyanetin kararını destekliyor musun?

“Evet” destekliyorum, gelmesin, ya da yanında kendisi getirsin oturacağı tabureyi… “

Bu anlayışa göre camide ibadet yapacak olan insanların genç olması ve engelli olmaması gerekiyor.

Bu anlayışa göre, vatan savunması yaparken bir azasını kaybeden gazilerimizin de camilerde ibadet yapmamaları gerekiyor. Yazık hem de çok yazık. Engelliler resmen camilerden kovuluyor. Hem de devlet eliyle.

Sandalyede ibadet olmaz kararını alanlara tavsiyem empati yapmalarıdır.

Bu uygulamanın adı akıl tutulmasıdır. Yetkililer bu kararlarını tekrar gözden geçirmelidirler.

Ayasofya Camii’nden sonra, Unkapanı’na gittik. Orada kebapçılar sokağı varmış.  Büryan kebabı yiyeceğiz.  Önce bir mekâna girdik, ambiyansı hoşumuza gitmişti. Lavaboyu sorduk “4. Katta” dediler. İkinci kata indirme çalışmaları yapıyorlarmış. Bizim bildiğimiz lavabo, ya zemin katta olur ya da zeminin altında. Merdivenle 4. kata çıkmak meşakkatli bir iş. Dördüncü katta lavabo mu olurmuş. Ne kadar egoistçe bir uygulama. Türkiye’de engelli ve yaşlı kültürü maalesef oluşmamış. Hizmetler, gençler ve sağlıklı olanlar düşünülerek veriliyor. Kadim bir yaşlı ve engelli kültürüne sahip olan o koskocaman Türk kültürü, Selçuklu kültürü ve Osmanlı Kültürü 100 senede ne hale gelmiş. Herkes daha fazla kazanmanın peşinde. Hizmet anlayışı yok. Canımız sıkıldı. Oradan müsaade isteyerek ayrıldık.

Yan tarafta başka bir mekâna geçtik. “Hemen girişte lavabo var” dedi. Kadınlar içinmiş. Erkekler yine 4. Katta. O mekâna oturduk.

Mekân sahiplerinden Sinan Bey’in anlattığına göre “Bitlis büryan kebabı, yöresel olarak ’hevur’ denilen tekenin etinden yapılırmış. Kaya tuzu ile tuzlanıp, dilimlenerek kor haline getirilmiş tandıra konulurmuş. Sonrasında su dolu kabın üstüne çengellerle sarkıtılırmış. Üstü de hava almayacak şekilde kapatılarak buharla pişirilen yöresel bir yemekmiş.“  Oldukça lezzetliydi. Sinan Bey “bu lezzeti buradaki diğer kebapçılarda bulamazsınız” diye de kendisini biraz övdü ama. Teke aynı tekeyse ve pişirme usulü de aynı ise ne fark olabilir. Belki de haklıdır...

Çamlıca Tepesi’ne çıkıp İstanbul’u seyredecektik,  yatsı namazını da Çamlıca Camii’nde kılacaktık, vakit cimrilik yaptı. Biz de üstelemedik. İstirahate çekilmeyi daha uygun bulduk.  Zülfikar taksi ile gitmeyi daha uygun buldu Unkapanı’ndan Üsküdar’a. O sıcakta trafiğe denk geldik. Resmen arabada piştik demek doğru olur.

Taksi şoförüyle muhabbet edeyim de yol kısalsın istedim. Sohbete İstanbul trafiğinden başlayarak girdik, biraz sonra sohbet döndü dolaştı siyasete geldi. Güneydoğuya geldi, dağa çıkanlara geldi, çözüm sürecine geldi, hendek kazmanın haklılığına geldi… Şoför Bitlisli. Resmen PKK propagandası yapmaya başladı. Karşılıklı sertleşmeler oldu zaman zaman ama sonunda işi tatlıya bağlayarak ayrıldık. Fitili çekilmiş bombalar bunlar, İstanbul’un sokaklarında dolaşıyorlar. Ne zaman nerede patlayacakları belli değil. Allah Türkiyelileri esirgesin.

Sabah oğlum Hureyre’yi Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan uğurladık. Uçağa binmeden 24 önce korona testi olacaktı. Yoksa uçağa alınmıyordu. Bosna-Hersek’ten beri söylenenler bunlardı. Korkulu rüyalar görmüştük yollarda. Bosna-Hersek’ten İstanbul’a kadar 1270 km’yi hiç uyumadan bu yüzden gelmiştik. Hatta Üsküdar’da bir test daha yapmıştık sıkıntı olmasın diye. 80 Euro da para vermiştik. Sabiha Gökçen Havaalanı’nda ekstra PCR testi falan istenmedi. Pasaport kontrolü yapıldı, bagajlar alındı. Yola devam edildi. Hep algı, hep algı. İnsanların iki ayağını bir pabuca sokmak.

Biz oradan yola devam ettik. Hedefimiz Denizli. Osman Gazi Köprüsü’nü kullandık. Köprü hakkında söylenenlerin ne kadarı doğru ne kadarı yanlış onu da test etmiş olduk. Köprü gayet görkemli, yollar otoyol. Daha önce 10 saatte geldiğimiz Denizli’ye bu sefer 6.5 saatte ulaştık. Yolun kısalmasından dolayı yakılan benzin, arabanın yıpranması ve de zaman kaybını hesap ettiğinizde köprü pahalı değildir.

Köprü İhtiyaç değildi şeklindeki propagandalara da katılmak mümkün değil. Aydın- Denizli arası otoyolu da tamamlanınca Osman Gazi Köprüsü tercih edilen güzergâh olacaktır. Öbür yol iptal edilmemiş zaten, isteyen o yolu kullanabilir. Köprü pahalıdır diye algı oluşturmanın anlamı yoktur. Yapılan güzel işler alkışlanmalıdır.

Devam edecek

 

 

 

 

 

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları