RAMAZAN AYINI UĞURLARKEN SON BİR DEĞERLENDİRME 2024

RAMAZAN AYINI UĞURLARKEN SON BİR DEĞERLENDİRME 2024
4

BEĞENDİM

ABONE OL

Ramazan ayı yine çaldı kapımızı. Alışkanlık yapmış nedense, her sene çalıyor zaten. Hem de önceki yıla göre on gün önce çalıyor. Nasrettin Hoca’ya sormuşlar; “Hocam bu sene de Ramazan ayını uğurladık, memnun edebildik mi acaba?”

Hoca cevap vermiş; “Memnun olmasaydı her sene on gün önce gelir miydi.” demiş.

Ramazan kapıyı çaldığında kapıyı açanlar/ açamayanlar da oldu. Kapıyı açanlar; başka kapıların da kendilerine açılacağını umut edenlerdir. Rahmet kapısı, cennet kapısı, rıza kapısı, gönül kapısı bu kapılardan bazılarıdır.

Ramazan’a kapıyı açmayanlar ise: Hastadır açmamıştır, yolcudur açmamıştır, müsait değildir açmamıştır. Bazıları da kasten açmamıştır. Kapıyı çalan Mevlâ’mız olduğuna göre kimin hangi niyetle kapıyı açmadığını da O bilir elbet. Herkesin niyetine göre muamele yapacak olan da O’dur. Bizlere o konuda söz düşmez. ‘Nârın da hoştur, nûrun da hoştur.’ der geçeriz.

Bizlere düşen, “İçinizde iyiliği anlatan, emreden, kötülükten sakındıran, uzaklaştıran, zararlarını anlatan bir topluluk olsun (Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker. (3/Âl-i İmrân, 104) buyruğuna, uymak ve gereğini yapmaktır. Bu farz bir ibadettir. Kimisi bu ibadeti; camilerde, mescitlerde, aynı amaçla kurulan kurumlarda, gazetede-dergide, radyoda-televizyonda yapar, sosyal medyada yapar.

Kimisi de yazardır; kitaplarında, yazılarında bu konuları işler. Hepimizin amacı Rabb’imizin buyruğunu bir şekilde yerine getirmek, rızasını kazanmaktır. Böylece kul olmaktan kaynaklanan tebliğ görevimizi yerine getiririz. Farz olan bir görevi yani.

Ben de kulum; hem de aciz bir kul. Sorumluluklar olan bir kul. “Emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l-münker.” konusunda eline geçen fırsatları değerlendirmeye çalışan bir kul. Aynı amaçla kitap yazıyorum, sohbetler ediyorum, sosyal medyayı kullanıyorum, imkân verilen internet sitelerinde makaleler yazıyorum. Böylece kulluk görevimi yerine getirmeye çalışıyorum. İbadetlerin en meşakkatlisi, en çetrefillisi, en sıkıntılısı olan; Tebliğ ibadetimi yapıyorum.

Ancak, Rabbime karşı kulluk görevimi yerine getirirken, çoğu zaman ayağıma basıyorlar. Kimileri tuttuğum oruca dil uzatıyor, “böyle oruç olmaz” diyor basıyor, kimileri kıldığım namaza karışıyor basıyor, kimisi de yazdığım yazılardan rahatsız oluyor basıyor. Eleştiriden de öte hakaretlere maruz kalıyorum. Darlanıyor muyum evet darlanıyorum. “Neden yapıyorsun öyleyse o yaptıklarını” derseniz, ibadet olduğu için derim. Cihad ibadeti için tebliğ etmem gerek, bnu ibadet yazılı veya sözlü yapılıyor. Ben de onu yapıyorum.

Namaz kılana, niçin namaz kılıyorsun, oruç tutana, niçin oruç tutuyorsun, zekât verene niçin zekât veriyorsun denmez. Benim yaptığım da aynı şey değil mi? İbadet değil mi benim yaptığım? Niçin kızılca kıyametler koparılıyor?

Elçiler, cihad görevini yerine getirmek için, tebliğ yaparken hakarete uğramadılar mı, yurtlarından kovulmadılar mı?

Elçilerin geçtikleri yollara dikenler serpilmedi mi?

Taşlarla sopalarla kovulmadılar mı Taif’ten kovulmadılar mı?
Çarmıha gerilmediler mi Golgata’da

Ağacın kovuğunda canlı canlı testereyle biçilmediler mi Filistin’de.
Ateşe atılmadılar mı Harran’da (Urfa)…

Onlar da daraldılar daralmasına da sabırla karşıladılar yapılanları, ilaçlarını acılardan aldılar. Ben de ilacımı acılardan alıyorum. O hakaretleri sabırla karşılıyorum. Evet benim ve benim gibi olan tebliğcilerin yolu peygamberlerin yoludur. Bizler “adam aldırma da geç” diyemeyiz, aldırırız. Yeri gelir “çiğneriz, yeri gelir çiğneniriz, tek amacımız “hakkı tutup kaldırmaktır.” Çünkü amacımız, Hakk’ın rızasını kazanmaktır.

Namazını sadece şov yapmak için kılanlar, “beni sokmayan yılan bin yaşasın, her koyun kendi bacağından asılır” anlayışı içindedirler. Onlar orucu da aynı anlayışla tutarlar, zekâtı da aynı anlayışla verirler, hacca da aynı anlayışla giderler.

Mevla’m bu anlayışa sahip olarak ibadet yapanlara, “şovmen diyor, nice namaz kılanlar vardır ki yazıklar olsun onlara, onlar namazlarını gösteriş için kılarlar, yetimi itip kakarlar, fakiri fukarayı doyurmazlar…” (107/Maun 4-5)

Bana yapılan nice eleştiriyi sırf bu yüzden tebessümle karşılıyorum ve geçip gidiyorum. Allah’a sığınıyorum. “Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker” farz ibadetini yerine getirmek o kadar kolay olmuyormuş. Tecrübelerimle daha iyi anladım bunu.

Aferin desem, güzel yapmışsınız, yaptığınızı yapmaya devam ediniz desem, nefislere hoş gelen ama gerçekte doğru olmayan sözler söylesem, yazılar yazsam, gözünüzün üzerinde kaşınız var demesem inanın en sevgili ben olacağım.

Evet ben, bazı zengin Müslümanların egoistliklerini ve şımarıklıklarını, kendilerine emanet olarak verilen paraları israf ederek, saçıp savurarak emanete ihanet ettiklerini, sadakalarını Allah’ın emrettiği yerlere O’nun istediği şekilde değil de kendilerinin istedikleri yerlere ve kendilerinin istediği şekilde vermelerinin doğru olmadığını, yapılanın zulüm olduğunu, tribünlere oynayan bu Müslümanların Allah’ın dinine ve mütedeyyin Müslümanlara zarar verdiklerini ve sonunda faturayı da Allah’a kestiklerini, yazılarıma konu ediniyorum. Kızılca kıyametler kopuyor. Selamı sabahı kesiyorlar benden.

“Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden,kavurucu soğukluktaki bir rüzgâra benzer ki; onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler.” (Al-i İmran Suresi, 117)

Anlayışlı davrananlar ve yaptıkları yanlışın bu vesile ile farkına varanlar da oluyor elbet. Onlara saygı duyuyorum. Ancak böyle insanları bulmak, kargalar arasında alaca kargayı bulmak kadar zor. Ama var. Biliyorum. Onların sayesinde bazı işler yürüyor. Onların sayesinde dünya dönüyor. Geçmişte bu özelliğe sahip insanlarla karşılaştım. Bugün de karşılaşıyorum.

Bunlardan Birisi Müstakil Sanayici ve İş adamları Derneği (MÜSİAD) Başkanı Fikret Doğan. Lüks bir otelde kurduğu iftar sofrası (16.03.2024)’nın yanlış olduğunu, israf olması açısından eleştirmiştim. Telefonla aradı ve önce benim haklılığımı teslim etti ve mecburiyetten böyle bir yola girildiğini ve bundan sonraki programlarda uyarılarımın dikkate alınacağını söyledi. Fikret Doğan bu ifadeleriyle küçülmedi, büyüdü.

Diğer bir kişi de Ömer Gündoğdu’dur. Millî Görüş Teşkilatları (IGMG) Berlin Bölgesi İrşat Başkanı. Kendisinin organize ettiği “Ateizm ve deizm tehlikesine karşı bilinçli bir yaklaşım” konulu konferansta (17.01.2024) gözlemlediğim ve yanlış gördüğüm bazı tespitlerimi yazmıştım. Gündoğdu üç ay sonra IGMG’nin iftar sofrasında geldi ve o konferansta yaptığım tespitlerin yerinde olduğunu, kendilerinin yanlış yaptıklarını dile getirerek bana teşekkür etti ve bundan sonraki organizasyonlarda daha dikkatli olacaklarını söyledi. Ömer Gündoğdu da gurur yapmadı ve büyüdü.

Bir üçüncüsü, Ahmet Başar Şen’dir. * Her bir Türk vatandaşının bulunduğu yerde kültür elçisi gibi davranması gerektiğini her fırsatta söylüyorum, yazılarımda hatırlatıyorum. Yıllardır aynı şeyleri tekrar tekrar yazıyorum. ÇAYKUR ürünleri konusunda duyarlı olmamız gerektiğini yazıyorum. T. C. Berlin Büyükelçiliğinin ve Başkonsolosluğunun verdiği resepsiyonlarda niçin ÇAYKUR çayı ikram edilmediğini de yazıyorum. Defalarca yazdım. Sesimi duyuramamıştım.
Tâki, Ahmet Başar Şen Başkonsolos olarak göreve başlayıncaya kadar. Başar Şen yazılarımı okumuş. Türk ürünlerine karşı olan bu hassasiyetimden dolayı beni takdir etti. Bu konuda kendisinin gereğini yapacağını da söyledi ve yaptı. O günden beri, verilen resepsiyonlarda çay kazanının hemen yanına bir paket Rize çayı koyuyorlar. En azından reklamı yapılıyor. Ahmet Başar Şen, Monşerlik yapmadı, tavrını ÇAYKUR ürünlerinden yana koydu ve büyüdü.

Dördüncüsü, Başkonsolosumuz İlker Okan Şanlıdır. Berlin’de göreve yeni başladı. Çiçeği brnunda. Kançılaryada iftar sofrası kurdu. O sofrada iftar öncesinde Kur’an okundu ancak meali verilmedi. Bunun bir eksiklik olduğunu yazdım. Şehitlik Camii’nde Uluslararası Demokratlar Birliği (UID) ’nin kurduğu iftar sofrasında (30.03.2024), iftar öncesi kendisiyle kısa da olsa sohbet etme imkânımız oldu. Bana kendisinin kurduğu iftar sofrası ile ilgili yazdığım yazımı okuduğunu söyledi ve konu ile ilgili hassasiyetimi dile getirerek teşekkür etti. Devamla, katıldığı iftar sofralarında sadece Kur’an okunduğunu ancak mealinin verilmediğini dile getirerek, “adet böyledir diye düşündüm çünkü Berlin’de daha yeniyim, ölmez sağ olursak gelecek senelerde bu eksikliği telafi edeceğim inşallah.” Dedi ve net bir şekilde duruşunu belli etti ve büyüdü.

Atalarımız “marifet iltifata tabidir” diye boşuna söylememişler. Böylece ben de yaptığım ibadetin huzuruna eriyorum. Marifetim de çoğalıyor.

Velhasıl, ben kimseyi nefsim için eleştirmiyorum. Kimseyi rencide etmek için de eleştirmiyorum. Kimsenin ayıbını da araştırmıyorum. Kimseye iftira da atmıyorum. Halkın gözünün önünde yapılan programlarda yapılan yanlışlıkları, gördüğüm eksiklikleri dile getirerek tekrarlanmaması için iyi niyetimle uyarılarda bulunuyorum. Sahibimizin, “Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker” buyruğunun üzerime yüklediği sorumluluklarım var. O sorumluluklarımı yerine getiriyorum. Namaz ibadeti gibi, oruç ibadeti gibi. Hatta onlardan da öte sorumluluklar bunlar.

“Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker” ibadeti olmazsa öbür ibadetler de olmaz. Bu ibadete cihad ibadeti denir. Cihad ibadeti; Allah’ın rızasını kazanmaya layık olabilmek için maddi ve manevi bütün gücümüzü ortaya koyarak yaptığımız ibadetlerdir. İbadetlerin temelidir, olmazsa olmazıdır. Sevgide ölçüyü belirler. Mevla’m bu durumu şöyle ifadeye koyar. De ki: “Şayet babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elinize geçen mallar, zarara uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler; size Allah’tan, Resûl’ünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli olursa, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (9/Tevbe, 24)

Peygamberimiz bu ayeti şu şekilde detaylandırmıştır: “Öküzün kuyruğuna yapışır da cihadı terk ederseniz Allah sizi zelil kılar, tâki tekrar cihada dönünceye kadar.” (Sunen-i Ebu Davud, Kitabu’l-İcare, B. 54, Hds. 3462; Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 2, Sh. 42, 84.)

Öküzün kuyruğu ayette zikredilen dünya nimetleridir. Zelil demek; kaos demektir, anarşi demektir, terör demektir, kıtlık demektir, saygısızlık demektir… vb.

Bugün başımıza gelenler ayette beyan edilen konularda sevgide ölçüyü kaçırmamızdandır. Şımarıklığımızdandır. Paranın gücüne teslim olmamızdandır. Makamın gücüne teslim olmamızdandır. Yaratana değil de para atana hizmet ettiğimizdendir. Aklımızı kullanmadığımızdandır. Fakir fukarayı hor gördüğümüzdendir. Doğayı talan etmemizdendir. Allah’ın verdiği emanetlere hainlik etmemizdendir. Velhasıl, Yaratıcı ’ya kafa tutmanın sonucudur bütün bu yaşananlar. Ben böyle bilir böyle söylerim.

Sonuç

Her zaman olduğu gibi Ramazan yine eli boş gelmedi. Neşesiyle, bereketiyle geldi. Camiler şenlendi. İftar sofraları kuruldu. Oruç tutanı da tutmayanı da Müslümanı da Gayrimüslimi de o sofralara konuk oldu. Din, dil ve ırk ayırımı yapılmadan, başörtülü-başörtüsüz, sakallı sakalsız herkes aynı sofrada buluştu. Devlet erkanı ile halk aynı tasa kaşık çaldı.
Günün anlam ve mahiyetiyle ilgili konuşmalar yapıldı, Kur’an’dan ayetler okundu, mealleri verildi, hadisler okundu, ezanlar okundu, eller aynı anda semaya çevrildi. “Allah’ım orucumuzu kabul eyle, bize sağlık ve afiyet ver, rızkımızı bereketli eyle, mazlumun elinden tut, zalimlere fırsat verme!”

İnanmak biraz zor ama, bütün bunlar büyükelçiliğin çatısı altında da kamusal alanda da yapıldı. Devlet ile millet elele tutuştu. Ne kadar anlamlı bir buluşma. Özlenen sahneler bunlar. Eğer sorarsanız bu durumda laikliğe ne oldu? Diye. Hiçbir şey olmadı. Hatta kendine geldi, daha da güçlendi. O da yorulmuş zaten bazı istismarcılar tarafından sürekli manipüle edilmekten. O da geldiği yerden oldukça memnun görünüyor.

Rabbim “İçinde bin aydan daha hayırlı” (97/ Kadir,3) olan Kadir gecesinin olduğu Ramazan ayını boşuna yüceltmemiş…

Bu ayda, on bir ay boyunca sadece cuma günleri şenlenen camiler de doldu doldu taştı. İftar sofrasından kalkanlar teravih namazı kılmak için camilere koştular. Sofradaki nimetlerin şükrünü eda etmek istercesine koştular. Ramazan ayının olmazsa olmazı gibi gördüler teravih namazını. Fakiri de oradaydı zengini de. Rütbelisi de oradaydı rütbesizi de. Dostların en Güzelinin, en Yücesinin huzurunda omuz omuza saf tuttular. Herkes tek yürek oldu huzurda.

Bu mübarek ayda, Gazze’de, Suriye’de, Myanmar’da, Ukrayna’da, Hindistan’da, dünyanın başka yerlerinde; acımasızca öldürülen çocuklar hatırlandı, kadınlar hatırlandı, savunmasız insanlar hatırlandı.

Bu ayda Müslümanlar daha cömert davrandılar; zekatlar verildi, sadakalar verildi. Fakir fukara görüp-gözetildi. Böylece, Allah’ın” arınasınız diye bu oruç sizlere farz kılındı.” (2/Bakara,183) buyruğunun ete kemiğe bürünmesinin canlı şahitleri olduk. Allah kabul etsin. Sürçülisan ettikse affola…

Rüştü KAM

……………..
*(2012-2016 yılları arasında Berlin Başkonsolosu olarak görev yaptı, 13 Aralık 2016- 7 Ocak 2019 tarihleri arasında, Taşkent Büyükelçisi olarak görevlendirildi, 2019-2021 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı Protokol Genel Müdürü olan Şen, 1 Ağustos 2021 tarihinden itibaren Berlin Büyükelçisidir)