ALMANYA´NIN PRUSYA GEÇMİŞİYLE HESAPLAŞMASI SÜRÜYOR

06.01.2023 18:37

Almanya’da 1871 yılında kurulup, 1945’te resmen sona eren “Alman Reichı”nı yaşatmayı hedefleyen, bu arada kurulan devletleri meşru kabul etmeyen ve “Reich”ı canlandırmak için darbe yapıp başına da bir imparator getirmeyi hedefleyen, kendilerine de “Reich vatandaşı” adını veren örgütle ilgili haberler halen gündemde...

Bu meczupların darbe yapacak bir konuma gelmelerinin hiç de mümkün değil ama bir meczupluk yapıp her şeye rağmen bu işe kalkışmaları halinde demokrasiye ve iç barışa büyük zarar vermeleri söz konusu olduğu için bu konunun ciddiye alınması elbette önemli.

Sosyal demokrat politikacı Nancy Faeser’in başında olduğu Federal İçişleri Bakanlığı’nın Almanya çapında gerçekleştirdiği ülke tarihinin en büyük “anti terör” operasyonu sonucu büyük darbe alan “Reich vatandaşları”nın bir bölümü tutuklu olarak yargı önüne çıkacakları günü beklerken, hükümetten Almanya’nın tarihe bakışına ilişkin sembolik ama radikal yeni adımlar geldi...

Bu adımları atanlar da hükümetin yeşil kanadında yer alan bakanlar Annalena Baerbock ve Claudia Roth oldu.

Dışişleri Bakanı Baerbock, Berlin’deki bakanlık binasındaki gösterişli Bismark Odası’nın adını değiştirdi ve odada asılı bulunan Bismark tablosunu da kaldırttı. Tarihe “demir şansölye” olarak geçen Otto von Bismarck (1815-1898), 1871’de birleşik Alman ordularının kuşattığı Paris’teki Versay Sarayı’da gerçekleştirilen törende “Alman Reichı”nın kuruluşunu ilan eden devlet adamıydı. “Alman birliği”nin tamamlandığı, Prusya Kralı I. Wilhelm’in (1797-1888) “Almanya İmparatoru” olduğu bu törende Prusya Şansölyesi Bismarck’ın rütbesi de otomatikman “imparatorluk şansölyesi” ya da “başbakanı” olmuştu. Almanlarla Fransızlar arasındaki düşmanlığın zirve yaptığı bu sembolik törenin mimarı olan Bismarck, daha önce de “Dışişleri Bakanı” olarak görev yapmış, tarihe bu bakanlığın kurucusu olarak geçmişti. Bu nedenle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanlığı’nda (önce ilk başkent Bonn’da, sonra da şimdiki başkent Berlin’de) bir salona adı verilmiş, görkemli bir tablosu da asılmıştı. 150 yıl önce silah zoruyla ve rüşvetle Alman birliğini sağlayan bu devlet adamının adının yerinde şimdi “Alman Birliği Salonu” tabelası yer alıyor. Bu jestiyle Bismarck’ın temsil ettiği yayılmacı, sömürgeci, savaşçı, baskıcı Almanya imajından bakanlığını kurtarmayı hedefleyen Baerbock, eski başkent Bonn’daki dışişleri bakanlığı temsilciliğinin binasındaki “Bismarck Odası” ve tablosuna ise şimdilik dokunmamış...

Kültürden Sorumlu Devlet Bakanı Roth da dünyanın en büyük kültür kurumları arasında yer alan “Prusya Kültür Varlığı Vakfı”nın (SPK) adını değiştirmeye hazırlanıyor. 1957’de kurulan bu vakıf 1701 – 1918 arasında resmen var olan Prusya Krallığı’na ait kültür varlıklarının, ki bunlar arasında Berlin’deki müzelerin hemen hepsi, arşivler, kütüphaneler yer alıyor, korunması ve işletilmesiyle yükümlü. Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir bölümü dönemin cahil yöneticilerinin rızasıyla, bir bölümü rüşvetle satın alınan yetkililerinin hainliğiyle verilen, büyük bir bölümü de açıkça “tarihi eser kaçakçılığı” yoluyla getirilen eserlerin yer aldığı müzeler de bunlar arasında. Örneğin Bergama Zeus Sunağı’nın yer aldığı “Pergamon (Bergama) Müzesi” bu vakfın bünyesinde. Alman tüccar ve amatör arkeolog Heinrich Schliemann’ın kaçırdığı Troya Hazinesi (Priamos Hazinesi) de bu vakfın bünyesindeki “Erken Tarih Müzesi”nde (Museum für Vor- und Frühgeschichte – ya da Yeni Müze) olacaktı. Bilindiği gibi II. Dünya Savaşı sonunda Berlin’i işgal eden Sovyetler Birliği, “savaş ganimeti” olarak bu hazineye el koymuş ve Moskova’daki Puşkin Müzesi’ne götürmüştü. Vakfın sorumluluğundaki müzelerde Alman İmpatorluğu’nun Afrika’daki sömürgelerinden getirilen, kaçırılan çok sayıda tarihi eser de yer alıyor. Almanya bu eserlerden bir bölümünü geri vermeyi resmen kabul etti, bazı sembolik adımlar da atıldı, ancak süreç çok yavaş yürüyor. Son olarak Berlin Eyalet Hükümeti’nde “Çok Kültürlülük ve Ayrımcılıkla Mücadele Müsteşarı” olarak görevli, Sol Partili politikacı Saraya Gomis de aralarında Bergama Zeus Sunağı’nın yer aldığı bu tarihi eserlerin halen Almanya’da olmasını “yasadışı” olarak değerlendirip, ait oldukları ülkelere iade edilmeleri gerektiğini açıklayarak, yeni bir tartışma başlattı. Bilindiği gibi Türkiye de uzun yıllardır bu eserlerin iadesini istiyor, ancak bu konuda ciddi bir ilerleme sözkonusu değil.

İlerici çevreler Alman tarihine “militarizm, kutsal devlet, emirlere kayıtsız şartsız itaat, hoşgörüsüzlük, sosyalizm düşmanlığı, sömürgecilik” gibi özellikleriyle geçen Prusya adının kültürle ilgili bir kurumdan, Bismarck’ın da dışişleri bakanlığından uzaklaştırılmasını elbette olumlu karşılıyorlar. Ancak bu konudaki samimiyetin Prusyalıların el koyduğu tarihi eserlerle ilgili tartışmayla ölçülebileceğini hatırlatıyorlar.

*****

Almanya’da son dönemlerdeki ekonomik ve sosyal krizler aşırı sağcı eğilimlerin giderek daha da kitleselleşmesine yol açıyor. Darbeyle iktidara gelme hevesli “Reich vatandaşları” da bu dönemde kitlesel tabanlarını genişletme şansı buldular. Öyle ki bu atmosfer insanlık tarihindeki iki büyük dünya savaşını başlatan monarşi ve Hitler rejimlerinin “aslında anlatıldığı kadar kötü olmadığı”na dair tezleri de “tartışmaya değer” bulanların sayısının artmasına yol açıyor.

Buna rağmen bu dönemlerle hesaplaşma, “sembolik” de olsa mahkûm etme çabaları oldukça yavaş bir tempoyla da olsa halen sonuç veriyor. Geçtiğimiz günlerde bir büyük şehrin ana caddelerinden birinin adının değiştirilmesi bunun bir örneğiydi. Darmstadt İl Genel Meclisi, demokratik örgüt ve girişimlerin oluşturduğu bir ittifakın yıllar süren çabaları sonucu I. Dünya Savaşı’nın “kahramanı” olarak tarihe geçen, ardından da Cumhurbaşkanı (1925) olarak, Hitler ve partisinin iktidara gelmesinin yolunu açan Mareşal Paul von Hindenburg’un (1847-1934) adının silinip, yerine Nazi suçlularının avcısı olarak tarihe geçen Savcı Fritz Bauer’in (1903-68) adının yazılmasını kabul etmişti.

Tabii bütün bunlar demokrasi adına, demokrasinin içselleştirilmesi ve geçmişle eleştirel hesaplaşma kültürü açısından bir kazanım.

Ancak bir de madalyonun diğer yüzü var.

Monarşi ve faşizm dönemleriyle hesaplaşma oldukça yavaş bir tempoyla sürerken sürerken, ülkenin doğusundaki sosyalist dönemi tarihten silme çabalarının büyük bir hızla gerçekleştirilmesi halen hafızalarda. Sosyalizmi gerçekleştirme yolunda başarısız olan Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin (DDR) yıkılmasından kısa bir süre sonra Marks, Engels, Lenin gibi dünya sosyalizminin önde gelen liderlerinin isimleri şehir, sokak ve meydanlardan, diğer mekan ve binalardan silinmişti. Böylece kapitalizme kafa tutma cüreti gösterip, kısmen de olsa başarılı olanlardan intikam alınmış, bu arada belki de gelecekte benzer atılımlara kalkışacak olanlar “uyarılmış”tı.

İlginçtir bu yazıya konu olan Dışişleri Bakanlığı binası sosyalist dönemde “Marks Engels Meydanı” adını taşıyan, 1994’ten bu yana da “Saray Meydanı” (Schloss Platz) olan mekanın komşusu. Karşısında da inşaatına 2013’te başlanan ve iki yıl önce tamamlanan “Berlin Sarayı” yer alıyor. 1443’ten II. Dünya Savaşı’na kadar var olan, önce Brandenburg Prenslerinin, 1701’den sonra Prusya Krallarının, 1871’den sonra da Alman İmparatorlarının sarayı ve yönetim merkezi olarak kullanılan (Weimar Cumhuriyeti ve onu takip eden Nazi diktatörlüğü döneminde kültür ve bilim merkezi olarak kullanılmış), II. Dünya Savaşı’ndaki bombardımanlar nedeniyle büyük ölçüde tahrip olan sarayın benzerini yaptılar. Sosyalist DDR yönetimi, 1973-76 yıllarında eski sarayın yıkıntılarını temizleyerek buraya “Cumhuriyet Sarayı” (Palast der Republik) adını taşıyan, modern, çok amaçlı kullanılan bir bina yaptırmıştı. DDR “Halk Meclisi”ne ve çok sayıda kültürel örgütlenmeye ev sahipliği yapan bu “halk sarayı”, sosyalist dönemin ardından da bir süre ayakta kaldı, ancak o dönemden intikam almak (tabii onlar bunu “diktatörlükle hesaplaşma” olarak tarif ediyorlar) isteyenlerin elinden kurtulması mümkün olmadı. Tüm protestolara kulak tıkayan Federal Meclis’in 2003’te aldığı bir karar sonucu yıkıldı, yerine eski Prusya prensleriyle krallarının ve de Alman impatorlarının sarayı milyonlarca euroluk bütçeyle yeniden inşa edildi.

Tabii artık orada oturacak prensler, krallar ve imparatorlar yok. Sarayın geçmişiyle hesaplaşmış modern bir Almanya imajını taşıyan bir kültür mekânı olarak kullanılmasına karar verilmişti. Ama çatısına kondurulan haç ve girişinde yer alan Hıristiyanlığı insanlık için tek meşru din olarak gösteren İncil alıntısının bu imajla çeliştiği tartışılıyor. Konuyla ilgili yayınlara bakılırsa bu yeni “tarihi” eserin de sorumlusu olan Kültür Bakanı Claudia Roth’un da bu eleştirileri kabul ediyor. Ancak artık iş işten geçmiş durumda.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları