30 AĞUSTOS ZAFERİ VE “ÖZGÜVEN”

29.08.2020 23:52

Şu günlerde yaşadıklarımıza baktığımızda derin üzüntüler duyuyor insan:

PKK terörü, İŞİD, FETÖ operasyonları, güney sınırımızda ve ötesinde yaşananlar;

Libya’da, Afganistan’da, Somali’de Mehmetçik…

Derken Doğu Akdeniz gerginliği; toplumsal sıkıntılar, belli bir kesimde gittikçe artan

yoksulluk ve işsizlik, eğitim sorunları…

Ve ille de yakamıza yapışmış, bırakmayan gözü kör olası korona virüsü…

Vs. Vs.

Bütün bu sorunlar nasıl aşılabilir?

Yanıt net:

Ulusal Özgüvenle…

Kişisel özgüven sağlanmadan ulusal özgüvenin sağlanması elbette zor…

Kişinin kendine olan özgüveni, öncelikle başarının altın anahtarıdır.

Yeter ki insan kararlı olsun ve güvensin.

Taşı sıksa suyunu çıkarır, bundan emin olun.

Bize bu özgüveni kim ya da ne tür etkenler verir?

Çok şey söylenebilir kuşkusuz.

Ancak bunlardan biri de tarihimizdir.

Tarih; yani geçmişin binlerce yüzyıllık geçmişinden süzülüp gelen köklerimize ait

bilgiler ve yaşananlar; bunların karşısında atalarımızın başardığı işler ve hatta yaptıkları

yanlışlar…

Tarih büyük bir hazinedir bu yönden. Aynı zaman da yaman bir aynadır.

Ona baktığında hem kendini görebilirsin, hem de içinde yaşadığın toplumu.

Ve gelecek tasarımını bunun üzerine yapabilirsin.

Bugün 30 Ağustos…

Türkün ruhunun dirildiği, gururunun tavan yaptığı, göğsünü gere gere emperyalizmin

saldırılarına karşı yurdunu nasıl kurtardığını anlatması gereken bir efsane…

Bundan daha güçlü toplumsal özgüven aşılayacak başka bir şey olabilir mi?

Bakalım o günlere şimdi birlikte; neler yaşanmış, bir nebze olsun anımsayalım:

Büyük taaruz öncesi Büyük Millet Meclisi’nde kimi milletvekilleri bağırıyor:

-“Ordumuz neden taarruz etmiyor? Niçin Gazi, ordunun başında değil?”

Sakarya Savaşı 1921 yılının Ağustos ayında gerçekleşmiş; ilerleyen düşman

Polatlı’ya kadar gelmiş ve Türkler, tarihin en büyük savunma savaşını vererek, düşman

güçlerini Sakarya’nın batısına atmayı başarabilmişti.

O günlerde ulusal savaşın odağı olmuş Büyük Millet Meclisi’nin Kayseri’ye ya da

Sivas’a taşınmasını önerenler bile vardı.

Büyük bir telaş yaşanıyordu.

Moral bozucular, yüzünü asanlar, bir türlü memnun olmayanlar, ancak hep eleştirip,

olan, başarılan işlere de tuz katmayı alışkanlık haline getirmiş ihtiras sahipleri her yerde

konuşup duruyorlardı.

Cepheden çıkıp, top güllelerinin cehennemi patlama sesleri arasından çıkıp, meclise

gelen Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, bu moral bozucuların olumsuz etkilerini ber taraf

etmek için, uzun bir konuşma yaptı.

Ve bu konuşmasında şu cümleyi haykırarak söyledi:

-“İlerleyen düşman mezarına geliyor!”

Ölümler, çığlıklar; yaralılar, patlayan mavzerler ve kulakları yırtan topçu ateşi,

süvarilerin at kişnemesi ve kılıç şakırdatmaları…

Ve buna eklenen yoksulluk, açlık; salgın hastalıklar, yıllarca süren savaştan geriye

kalmış olan bezginlik ve yorgunluk…

Kağnılar ve yaylı at arabaları yüklenip, insanlar ailelerini güvenli yerlere göndermeye

çalışırken, böyle bir anda Mustafa Kemal Paşa ise şunları söylüyordu:

-“Düşman geliyormuş, kim giderse gitsin. Tek başıma da kalsam, bir elime bayrağımı,

öteki ele mavzerimi alır, Elmadağ’ının kayalıklarına çekilir, son kurşunum kalana kadar

dövüşürüm. Belki düşüp yaralanırım… Ancak bu halde bile teslim olmam; gerekiyorsa son

kurşunu beynime dayar ve gereğini yaparım”…

Vay babam vay; vay ki ne vay!

Bu bize neyi anımsatıyor hiç düşündünüz mü?

Ahlat üzerinden Malazgirt’e yönelerek, Romanes Diogeneos’un komutasındaki Bizans

ordusunun üzerine yürüyen Sultan Alparslanı…

O da üstün Bizans gücüne karşı saldırıya geçmenin intihar olacağını söyleyenlere

karşı buna benzer sözler söylemişti.

Şimdi düşünelim:

Önce olanaksızlıklar içinde Mustafa Kemal Atatürk başarısız oldu mu?

Hayır…

Hem de ne başarı elde etti.

Çürüyen Osmanlı siyasal düzeni dağılmıştı. O bir enkaz üzerinde hem bir ulusal

kurtuluş savaşı verdi hem de ardından laik, çağdaş, yeni bir Türk Devleti kurdu…

Ulus ve yurttaş kimliğini geliştirerek, başarısını kalıcı kılmaya çalıştı.

Ya Alparslan?

O da Anadolu’yu Türk yurdu yaptı.

Otağ ve sürüleriyle doğudan gelen Türkmen Yörükler Anadolu yaylalarına dağılarak,

oralarda yurtluk edindi.

Ya 30 Ağustos?

Büyük taarruz 26 Ağustos günü başladı.

Ve Sakarya savaşından tam bir yıl geçmiş; ordu ancak kendini toparlayabilmişti.

Mustafa Kemal Paşa, yarım hazırlıkla yapılan bir taarruz yapmaktansa, hiç

yapmamanın daha doğru olacağını düşünüyordu.

Bu savaş başlamadan önce homurtular almış başını gitmiş, gizli mahfillerde muhalifler

verip veriştiriyorlardı.

Ve Kocatepe’den atılan ilk endahttan sonra, Türk topçusu, piyadesi ve süvarileri

harekete geçtiğinde artık Yunan mevzileri cayır cayır yanıyordu.

Tepeler alındı, göğüs göğüse muharebeler gerçekleşti.

Bir gün sonra Türk Ordusu Afyon’a girdiğinde, Mustafa Kemal Paşa’nın karargahı da

bu kahraman kentimize taşınmıştı.

Bunu haber aldığında, ünlü muhaliflerden Kara Vasıf Bey; güya bu gelişmeyi

küçümseyerek, Gazi’nin Afyon’a girdiğini söyleyenlere:

-“İngilizler’den izin alabilmiş mi bari?” diye alaycı gülüyordu.

Prof. Dr. Kemal Arı

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları