TOPLUMSAL NORMLARDAN KOPUŞ VE KÖKE DÖNÜŞ (II)

Toplumsal normlardan kopuş ve kökene dönüş, öznenin beklenti ufku ve nebevi vizyon
 
-Madem ki Allah affedin diyor, affetmek gerekir. Kur’an’da affetmek defalarca geçiyor, “Affetmek iyidir” deniyor sürekli. Oysa affetmek bize zayıflık belirtisi olarak gösteriliyor. Öyle değil, affetmek ilahi bir eylemdir. Allah kendisi için, “Allah affedicidir, tevbeleri kabul edicidir” diyor (Tevbe 9/104).   “Kûnû rabbaniyyûn” “Allah gibi davranın” diyor ayet (Al-i İmran 3/79). Affetmeyi bir erdem, merhameti bir erdem olarak anlatıyor Allah bize-.  
 
Kökene dönüş misyonu
İnsanların ve dinin kökenlerine dönüşünü yolunu 3 kavramla açıklayabiliriz. Bu Allah’ın elçisine öğrettiği arındırma, yüceltme ve tamamlama modelidir. Bunlar:
1. İhlâs-üd dîn
2. İzhâr-üd dîn
3. İkmâl-üd dîn
 
İhlâs-üd din
İhlas; halis, katkısız, katışıksız hâle getirmek demektir. İhlâs-üd dîn; dinin halis formuna kavuşturulması demektir, dinin sonradan eklenenlerden arındırılması demektir. Peygamberin görevi dini halis formuna kavuşturmaktır. Peygamber kendinden önce dine bindirilen her şeyden dini arındırmaya çalıştı. Yahudilerin ve Hristiyanların dine eklediği şeylerden dini arındırmak gibi bir görevi vardı.
Sevilla, eski adıyla İşbiliye, İbn Arabi’nin memleketidir. Sevilla Orta Çağ’da Engizisyonun merkeziydi. Dostoyevski şöyle bir hikâye anlatır Sevilla’da geçen: Bir haber gelir, “İsa, tanrının krallığını yeryüzünde hakim kılmak için döndü” diye. Bütün insanlar sokağa çıkar İsa’yı karşılamak için. İsa halkın içinde yaşamaya başlar. Halkı aydınlatmak için vaazlar vermeye başlar. O İsa’yı yeryüzüne indirenler bir de bakarlar ki;  İsa’nın vaazları Hıristiyanlığın temellerine ters düşüyor. Çünkü, İsa’nın kendisinden sonra ortaya konulan Hristiyanlıktan haberi yoktur. Bu sefer insanlar İsa’dan şikayet etmeye başlarlar; bu adam ne diyor böyle diye ...
O güne kadar Engizisyon kendi kilise doktrinine karşı çıkanı yakıyordu. Bu kurala göre, İsa’nın da yakılması gerekirken, Kardinal çağırıyor İsa’yı ve “Kendine çeki düzen ver yoksa seni yakarız” diyor. Dostoyevski bunu anlatırken dinlerin zaman içerisinde başlarına gelenleri son derece çarpıcı bir şekilde anlatmış oluyor. Aynı şeyi Hz. ile ilgili düşününüz: Hz. Peygamber çıkıp gelse ve kendi sakalının etrafında törenler yapıldığını görse ne derdi acaba? Ne yapıyorsunuz böyle dese insanlar onu dinlerler mi? Röliklerle ilgili olarak Müslümanların da Hıristiyanların da kendilerine çeki düzen vermesi gerekir. Yahudiler bu konuda daha duyarlılar. Biraz pejoratif bir dille anlattım ama inanınız durum aynen böyle. Dinlerin başına gelen işte bu. İhlas-üd din, dinin halis katıksız haline dönüştürülmesidir ve nebevi misyonun birincisidir.
 
İzhâr-üd dîn
Allah, Peygamberini gönderme gerekçelerinden birini şu ayette anlatıyor, “Din diye ortalıkta dolaşan ne kadar anlatı, rivayet, söylence, mitoloji varsa hepsinin üstüne Allah’ın dinini çıkarmak senin görevindir” (Saff 61/9). Peygamber de görevini icra etmek için çalışıyor, gayesi indirilen dine eklenen ne kadar şey varsa, Allah’ın dinini bunların üzerine çıkarmak. Mümtehine Suresi, 5. ayetinde, Müminler diyorlar ki “Ey Rabbimiz, bizi kâfirler için bile fitne haline getirme”. Bugün Müminler kâfirlerin değil Müminlerin fitnesi durumuna gelmiştir. Birbirlerinin kuyularını kazıyorlar, birbirlerini katlediyorlar.
İslâm tarihinde Peygamberin vefatından hemen sonra başlamış bu fitne. Oysa ayet diyor ki bırak Müslümanlar için fitne haline gelmeyi ‘bizi kafirler için bile fitne haline getirme.’ Mâtürîdî müminin kâfir için fitne haline gelmesini şöyle açıklıyor; “Bir Müslüman ya da Müslüman topluluğu yaptıklarıyla veya söyledikleriyle kâfirlerin, ‘bu din böyleyse ben kendi yoluma gideyim’ demesine sebep olursa Mümin kâfir için fitne haline gelmiştir.” Bu çok ağır bir şeydir. Müminin fitne haline gelmesi çok ağır bir suçlamadır. Yanlış örnek olmak çok kötü bir şeydir.
Katıldığım bir televizyon programından sonra bir mail aldım. Almanya’dan 80 yaşında bir zat yazmış. 40 yıl önce İstanbul’da dinlediği vaazdan sonra demiş ki, “Bana bu dinde yer yok”  ve din ile olan irtibatını kesmiş. 40 yıl sonra beni televizyonda izlemiş, mailinde diyor ki; “Sizi dinledikten sonra,  bana bu dinde aslında yer varmış, dedim.” 40 yıl önce bu adama bana bu dinde yer yokmuş dedirten hocanın aldığı eğitim ve dünya görüşü insan kazanmaya yönelik değil, insan kaybetmeye yönelik olmalı.
Almanya’da/Paderborn’da Cuma namazı için Suudîlerin camisine gitmiştim. Orada dağıtılan bir risale gördüm, ücretsiz dağıtılıyor, aldım. Abüdlaziz bin Baz’ın yazdığı bir risale. Risalenin ilk paragrafında “Bir mümin hangi şartlar altında ne yaparsa müşrik olur”   sorusu soruluyordu. Bu başlık, Müslümanı nasıl kaybederize yönelik bir başlıktır. Hesap, Müslümanı kendi dairemizin dışına nasıl atarıza göre yapılmış. Müslümanlarda bu zihniyet olduğu sürece, “Değil ellerinde Kur’an olması, Allah’ı getirip önlerine koysanız, size aynen; “Musa gidip savaşsın, biz sonra gidip katılırız” (Maide 5/24) diyen Yahudilerden hiçbir farkları olmaz. Bu bir patolojidir, hastalıktır.   
 
Cihad
Gayret etmek, bir işi yapabilmek için bütün imkânları kullanmak anlamına gelen “cihad” kavramı; haram ve günahlara karşı nefis ile mücadele etmeyi, İslâm’ın bilinmesi, tanınması, yaşanması ve yücelmesi için bütün gücüyle çalışmayı ifade eder. Cihad bilinenin aksine savaş değil, savaşı önlemeye yönelik faaliyetlerin adıdır. Allah cihada çok önem verir. Kur’an’da en çok zikredilen kavramlardan biridir. Maturidi’de bu kavram gerçek anlamını bulur; "Savaş başlayana kadar savaşın meydana gelmemesi için yapılan bütün faaliyetler cihaddır. Entelektüel faaliyetler, diplomasi, konuşmak, fikir üretmek, hakikat peşinde koşmak, savaşa giden yolu tıkamak, bunların hepsinin adı cihaddır. Kuran-ı Kerim'e göre cihad bittikten sonra zorunlu olarak savaş olur, o da çirkin bir şeydir. "Savaş size zorunlu hale geldi çünkü size saldırılmaktadır. Ama o çirkin bir şeydir." (Bakara 2/216) Çirkin bir şey devletin kendini savunma aygıtı olabilir ama dinin yayılma aygıtı olamaz." 1970’lerde Mısır’da Tanzimulcihad diye bir örgüt kuruldu. Örgütün adı ‘biz cihadı yeniden düzenleyeceğiz’ anlanıma geliyor. Düzenlediler ve ilk eylem olarak bir Müslüman alimi kaçırdılar ve infaz ettiler. Cihad ilk defa bir Müslümanların bedenine yönelmiş oldu. Kendi bedenine işkence eden bir insanın patolojik ve nevrotik haline düştü Müslümanlan. Bu nevrozun şiddeti artarak devam ediyor malesef.
 
Tekfir geleneği
Tekfir etmek, şöyle şöyle yaparsa kafirdir demek yanlıştır. İmam Mâtürîdî’nin deyişiyle, Allah imanı kalbe koyarak gizlemiştir ki hiç kimse bir başkasının imanı hakkında yargıda bulunamasım. Malesef, birbirini kafir ilan etmenin gündelik dile oturduğunu görebiliyoruz. Hz. Peygamber’in uyarısı dikkate alınmalıdır:
“Biri diğerine kafir derse o söz havada kalır birinden birine yapışır.” diyor Peygamberimiz. (El Müsned (Ahmed b. Hanbel), C: 2, Sh: 142, Beyrut/ty. Osmanlı şeyhülislamlarından Kemalpaşazade’nin Elfaz-ı Küfür diye eseri vardır. “Bir insan ne yaparsa kafir olur” üzerinde duruyor. Bu böyle yazılacağına,  “Bir insan neyi yaparsa iyi bir Müslüman olur” diye yazmak daha doğru olmaz mıydı? Bir insanın kıbleye yöneldiğini gördüğünüz anda o Mümindir demek gerekir. Hakkında bir ikinci cümleye gerek yoktur. Müslümanı İslam dairesinin dışına çıkarmaya yol aramak ne büyük bir vebaldir! “Ehl-i kıble tekfir olunamaz”, “Te’vil’de tekfir olmaz” hükümlerini geliştiren İslam alimlerinin endişeleri İslam ümmetinin birliğini ve dirliğini koruma endişesinden kaynaklandığını unutammak gerekir.
Din kültüründe maalesef tekfir etme geleneği var. Çok yanlış. Buhari, Ebu Hanife’yi tekfir etti, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, kaynağı belli olmayan rivayetler var dedi diye Buhari’yi tekfir ettiler ve Buhara’dan sürdüler. Gazali İmam-ı Azam’ı tekfir etti, dini konularda aklını kullandı diye. Gazali, Selçuklu’nun Nizamiye Medreseleri’nin Bağdat külliyesinde hocalık yapan birisi. Gazali’yi çağırdı Selçuklu sultanı Sencer huzura. Gazali huzura çıkınca geri adım attı ve “Maksadını aşan bir söz söylemişim. İmam-ı Azam öyle bir deryadır ki bizim onunla ilim konusunda yarışmamız mümkün değildir” dedi.  Gazalî kendinden öncekileri tekfir etti ama kendisi de bu dalgadan kurtulamadı; kitapları Endülüs’te Malikiler tarafından ateşe verildi.
 
Bir başka alimi görüşünden dolayı tekfir eden kim varsa yanlış yapmıştır. Geriye baktığımızda bu alimlerin tamamına ilişkin tutumumuzu belirleyen bir ayeti hatırlamakta yarar var. Kur’an’ın parametrik ve vizyoner ayetlerinden biri: Haşr Suresi’nin 10. ayeti: “Bizden önceki din kardeşlerimizi bağışla, içimizde onlara karşı nefret duygusu bırakma.”
İkinci bir ayet: “Onlar birer ümmetti, yaptıklarıyla geride kaldılar. Onların yaptıkları onlara, sizinki size” (Bakara 2/141)
Bunların hepsi bizden önce geçmiş gitmiş ümmetler. Hangisine karşı ben nefret duyayım ve niye duyayım. Bir meseleye hak batıl konusunda bakarsın, hata yapmış dersin ve geçersin. Ali, Muaviye, Aişe, Fatıma kavgası var, bütün o kavgaları alıp da buraya getirmeye gerek yok. Geçmişte olanları neden İslam ümmetinin sırtına yük olarak yükleyelim!
Eğer kavgaya giden yollar açılırsa, kavgalar bitmez, giderek şiddetlenir. Sonra da buradan Alevilik çıkar, Şiilik çıkar, Ehli Sünnet çıkar ve sorunlar büyür. Pakistan’da, Afganistan’da Ehli Sünnet bloklara bölünmüş durumda ve birbirlerini katlediyorlar.
Ehli sünnet adlandırması ya da Şia adlandırması, hakikat adlandırmasının ötesinde bir konumlandırmadır. Hangi ad altında olursa olsun bölen, ayrıştıran bir zihniyete karşı olmalıyız. Tekfir etmek ağır bir suç da, kendi cemaatinden olmayanı dışlamak hafif bir suç mu? Derida, Levinas gibi Fransız Yahudi yazarlarda ötekileştirme, dışlama üzerine yoğun bir mesai harcanmıştır. Aynısını Alman Yahudi Martin Buber’de görürüz. Ötekileştirmeden o kadar illallah etmişler ki bunun üzerine yazıp çizmişler. Yahudi’yi ötekileştiren başka bir dinin mensubu, oysa Müslüman kendi dininin içerisindekini ötekileştirmekten zevk alıyor, cemaat olarak, grup olarak. Bunun üstesinden gelmemiz gerekiyor; enerjilerin birleşmesinden doğacak sinerjiye hepimizin ihtiyacı var.
Peygamberin kökene dönüş misyonu; bir ihlas-üd dinde hayat bulur, iki izhar-ud dinde hayat bulur, üçüncüsü de ikmal-üd dindir.
 
İkmal-üd din
“Bugün size dininizi tamamladım,” der Kur’an-ı Kerim (Maide 5/3). O halde Peygamberin misyonu Peygamerin eliyle dinin tamamlanmasıydı. Peygamber dini tamamladı. Dinin tamamlanması demek, dinin içinde eksiltilen veya eksik kalan bir şeyin yerine konulması demektir. Din bugün insan yaşamında neyi karşıla(ya)mıyorsa, o dinden eksiltilmiş demektir. Onun tespit edilip dindeki yerine konulması elzemdir.
Kur’an’da Samiri’nin buzağısı kıssası tam da dinden neyin eksiltildiği, sorumuzla ilgilidir. Musa Tur Dağı’ndan dönünce insanların buzağıya taptıklarını görür, buzağıyı yapan Samiri’ye, neden yaptığını sorar. O da şöyle cevap veriyor. “Gelen mesajdan bir tutam alıp atmak istedim ki; Resul’ün getirdiği mesaj çöksün. Yerinden kaysın gitsin” (Ta-Ha 20/96).
Bir dinden, bir mesajdan neyi alırsanız çöker? Kuran’ın muhatapla iletişim stratejisi gereği, bu tür soruların cevabını doğrudan vermez; okuycunun kendisinin bulmasını arzu eder Kur’an, bir toplumdan eksildiğinde insanları yok oluşa sürükleyecek kavram şudur veya şudur, diyebilirdi, ama demedi. Bir dönemde, ne eksikse onu bulup eksikliği gitermek ve dini ikmal etmek, böylece yok oluşu engellemek o dönemin yaşayanlarının boynunun borcudur. Aksi halde herkesi etkileyecek bir çöküş kaçınılmazdır. Bugün bana sorarsanız kayıp kavramların başında “güven” geliyor. Güven eksikliği had safhada. İkinci olarak “merhamet” kavramı gelmektedir. Müslümanların en fazla üzerinde durduğu kavram adalettir ama adalet göze göz dişe diştir. Adalet, size birisi bir tokat attıysa bir tokat da siz atın demektir. Kur’an, adalet kavramından çok merhamet  kavramına öncelik veriyor. Bir merhamet toplumu yaratmak istiyor.
“Biri size bir kötülük yaptıysa siz ona denk bir kötülük yapabilirsiniz” (Şura 42/40) şeklinde tercüme edilen ayeti ben şöyle tercüme ettim: “Bir kötülüğe kötülükle karşılık vermek de kötülüktür.” “Bir kötülük” artı “bir kötülük” eşittir “iyilik” etmez. Allah ayetin sonunda affedin diyor, kötülüğe kötülükle karşılık vermeyin diyor. Merhamet etmek büyük bir yürek ister. Biri size bir kötülük yapıyor, siz de içinizi söndürmek istiyorsunuz ve “intikam”! diyorsunuz, oysa yapmanız gereken şey affetmek olmalıdır.
Affetmek üzerine doktora tezi yapan İranlı Azeri bir öğrencim, bir ekip kurarak İran’da idam cezasına çarptırılanların davalarını inceledi. Ekip arkadaşlarıyla beraber idama çarptırılacak olanlarla ve o mahkümların idam edilmesini isteyen öldürülen insanların velileriyle görüştü. Aileleri “Bu kişiyi affedin. Affetmezseniz içinizdeki sızı ebediyen devam edecek.” diyerek ikna etmeye çalıştılar. Bu davalar arasında son anda oğlunun katilinin suratına bir tokat atarak affettiğini söyleyen bir anne de vardı. Öğrenciler o anneyle defalarca görüşmüşler ancak ikna edememişlerdi. Son anda ne olduysa oluyor ve anne katilin suratına bir tokat atarak, affettim diyor. Olaydan sonra anne şunları söylüyor. “O ana kadar içim içime sığmayan, patlamak üzere olan huzursuz ve üzgün birisiydim, o tokadı atıp da “affettim seni” dedikten sonra inanılmaz bir şekilde rahatladım, sanki her tarafımdan kin ve nefret aktı, boşaldı.”
Madem ki Allah affedin diyor, affetmek gerekir. Kur’an’da affetmek defalarca geçiyor. “Affetmek iyidir” deniyor sürekli. Oysa affetmek bize zayıflık belirtisi olarak gösteriliyor. Öyle değil, affetmek ilahi bir eylemdir. Allah kendisi için, “Allah affedicidir, tevbeleri kabul edicidir” diyor (Tevbe 9/104).   “Kûnû rabbaniyyûn” “Allah gibi davranın” diyor ayet (Al-i İmran 3/79). Affetmeyi bir erdem, merhameti bir erdem olarak anlatıyor Allah bize.  
 
Devam edecek 
 
Rüştü Kam

 
YORUM EKLE

banner322

banner324

banner323

banner320

banner321