banner216
SİYERİ FARKLI OKUMAK (V/5)
 
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİ’NİN 8. EĞİTİM KAMPI / PROF. DR. MEHMET AZİMLİ İLE
 
-Peygamberin, “kâlemlerin cızırtılarını duyacak kadar yüksek bir yere” çıktığını ifade eden rivayetler; Allah’ın katını, sanki bir karargâh, bir nevi istasyon, bir yönetim yeri gibi tasavvur eden, Allah’ı cisimleştirmeye ve insana benzetmeye yatkın bir aklın ürünüdür. Kur’ân İslam’ında böyle bir Allah tasavvuruna yer yoktur.-
 
 
 
Kalp temizliği su ile mi yapılır?
 
Peygamberimizin bu Miraç yolculuğu öncesinde göğsünün yarılarak, kalbinin yıkandığı rivayetleri de bir başka problemdir. Bu hadisleri uyduranlar kalp temizliğinin su ile yapılacağını zannedecek kadar aklı kıt, saftirik kimselerdir. Kalp temizliği su ile mi yapılır? Ayrıca en az on yıldan beri peygamberlik vazifesini deruhte eden Peygamberimizin kalbinin hala pis, kirli olması düşünülebilinir mi? Kalbinin, huyunun/ahlakının kötü olduğunu söylemek, o en masum beşere /Nebiye açık bir iftira değil midir? Ki bu cahiller, aynı operasyonu Peygamberimizin çocukluğunda bir kere daha yaparlar. Beş yaşında bir sabinin / masum çocuğun kalbi nasıl kötü oluyorsa! Aslında bunlar resmen peygambere vaftiz yapmaktadırlar. Üstelik cerrahi ağır bir operasyon geçiren birisi, nasıl olur da böyle bir uzun miraç yolculuğuna çıkabilir? Yedi kat semanın ötesine yolculuk yapabilir?
 
Peygamber’in göğsü yarılıp ve özel bir operasyondan geçirildikten sonra kalp temizliğine sahip olduysa, onun biz ümmeti için ‘üsve-i hasene/en güzel örnek’ olma özelliği yok demektir! Zira bizim kalbimiz yarılıp, altın leğende getirilen zemzemle yıkanmadığına göre, biz hiçbir zaman onun gibi temiz kalpli olamayız!
Cennet ve Cehenneme gitmiş, oraları müşahede etmiş hikâyesine gelince, daha Cennet ve Cehennem yaratılmadı ki, oraları görmüş olsun. Onlar; kozmik kıyametin koptuktan ve İsrafil’in sura ikinci defa üflemesinden sonra yaratılacak.
İsra ve Miraca ilişkin hadislerdeki en büyük çelişki yarım asırdan daha fazla süre sonra inşa edilecek olan bir mescide bu yolculuğun nasıl yapıldığına ilişkindir. Güya Peygamberimiz Miraç sonrası bu olayı anlatınca Mekkeli müşrikler ona Beyt-i makdis /Mescid-i Aksa hakkında sorular sormuşlar, bunun üzerine Cenab-ı Hak da mescidi peygamberin gözü önüne getirmiş, o da mescide bakıp bakıp pencereleri, kapıları hakkında bilgi vermiş. [Buhari, Menakıb’ül-Ensar, 41] Gel gör ki, Peygamberin bakıp, bakıp söyleyeceği bir mescit henüz inşa edilmemiştir ki, baksın da söylesin!
 
Acaba neden, hepsi tüccar olan ve o bölgelere ticaret için sürekli yolculuk yapan müşriklerden hiç birisi “Orası virane bir yer, çöplük, orada mescit yok, mescit olmayan bir yerde, hangi mescide gittin?” diye sormayı akıl edememiştir! Eğer Peygamber Mekkelilere gecenin bir vaktinde Kudüs’e gittim, orada Mescid-i Aksa camiinde namaz kıldım deseydi, muhakkak Mekkeli müşrikler onun açığını yakalamak isteyeceklerdi.
 
Yine; bir başka rivayette, Peygamberimiz miracı anlattığında, müşrikler Ebubekir’e gidip, ‘Senin arkadaşın böyle, böyle şeyler söylüyor, ne dersin? diye sormuşlar. O da, Muhammed söylüyorsa doğrudur demiş, bunun üzerine ona “Sıddîk” lakabı verilmiştir. Bunların hepsi uydurmadır. İbn-i İshak, İbn-i Sad, Vakıdî bunların hiç birinin senedini göstermemişlerdir. Diğer bazı siret yazarlarının ravi olarak gösterdiği kimseler ise yalancı ve masalcı olmakla itham edilmiş kimselerdir. Hatta peygamber bu olayı miraç dönüşü anlattığında bazı Müslümanlar buna inanmamışlar, güya dinden dönüp, irtidat etmişler. Bu irtidat hikâyesinin aslı astarı yoktur. Zaten Mekke’de bir avuç Müslüman vardı ve onlar da Peygamber etrafında sımsıkı kenetlenmişlerdi. [ Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, C.2, s.434] Bunlar uydurma miraç olayına inanmayanlara gözdağı vermek için kurgulanmış mizansenlerdir.
 
Peygamberler ölmedi mi?
 
Miraç hadislerinde geçen şu, her semada bir Peygamber’in ikamet etmekte oluşunu nasıl açıklamalı? Zikri geçen peygamberler ölmediler mi? Yoksa ölen her Peygamber semanın bir katına mı yerleşmektedir? Yani; Miraç esnasında Muhammed hariç tüm peygamberler ölü olduğu halde, hadislerde göğün değişik katmanlarında yaşıyor olarak gösterilmesi akla, bilime ve İslam’a aykırıdır.
[Buhârî, Tevhîd, 37, Menâkıb, 42] de nakledilen hadis de, gerek metin, gerekse anlam bakımından pek çok sakatlıklar vardır. Buhârî’nin rivayetinde olay, Peygamber’in, henüz peygamber olmadan önce gördüğü bir rüyadan ibarettir ve ayette anlatılan İsrâ olayı ile bir ilgisi yoktur. (İbn Kesîr, Tefsîr: 3/4-21; Hâzin: 4/135)
Hadisçiler, rivayet ettikleri hadislerin “metin tenkidine” maalesef pek önem vermemişlerdir. Yani hadislerin “akla, bilime, Kuran’a, fıtrata, mütevatir sünnete ve ümmetin icmaına,” uygun olup olmadığını hiç dikkate almamışlardır. Herkesin duyup bilmesi lâzım gelen olayları, yalnızca tek bir kişinin rivayet etmesi, onların umurunda olmamıştır. Onlar metinden ziyade rivayetlerin nakil kurallarına uygun olup olmadığına dikkat etmişlerdir. Bu yüzden hadisçiler için söylenen; “En-Nakkâl ke’l-bakkal / Nakilciler bakkal gibidir” sözü meşhurdur. Kendilerine geleni doğru mu yanlış mı diye bakmaksızın satmışlardır.
İbn Kesîr gibi bir zât, bu bağlamda çok tuhaf ve garip şeyler olduğunu söyler.
Bütün rivayetlerin özünü, Buhârî’nin Enes’ten aktardığı bu rivayet oluşturmaktadır. Olay, bir rüya biçiminde anlatılsa da gerçeklere ters düşen pek çok şeyle doludur.
[Necm /1-15] ayetlerinde Cebrail’in, Hz. Muhammed’e, iki yay arası, hatta daha da az bir mesafe kalıncaya dek yaklaşıp ona vahyetmesi olayı, Miraç olayı ile karıştırılmış ve Allah’ın sarktığı, yaklaştığı ifade edilmiştir. Oysa yaklaşan Cebrail’dir. Peygamber’in Cebrail’i görmesi olayı İsrâ olayı ile karıştırılmıştır.
 
50 vakit namaz ve Hz.Musa
 
Namaz vakitlerinin, bir rivayette yarımşar, yarımşar, diğer rivayette beşer beşer, başka rivayette ise onar, onar vaktinin indirildiği söylenir. [ et-Tefsîru’l-hadîs: 3/217] Bunlar birbiriyle çelişmektedir.
Miraç hadislerinin en tuhaf yönlerinden biri de, elli vakit namazın beş vakte indirilmesine ilişkin mizansendir. Buna göre Allah Teâlâ ilk önce Peygamberine elli vakit namaz emretmiş, Peygamber de bu emre karşı hiç ses çıkartmamıştır. Fakat dönüş yolunda Musa’nın uyarısı ve akıl vermesi sonucunda aklı başına gelmiş, Allah’ın huzuruna ha bire çıkıp-inerek, namazların vaktini şu an ki şekline, beş vakte indirebilmiştir(!)
 
Hz. Musa’nın ikazlarıyla Hz. Peygamber’in, Rabbine dönüp bunun çok olduğunu, ümmetine ağır geleceğini söylemesi ve böyle böyle namazın beş vakte indirilmiş olması, Allah ile Peygamber arasında bir pazarlık olduğu izlenimi vermektedir. Neymiş Efendim, Allah 50 vakit namazı farz kılmış. Musa’nın uyarısıyla Peygamber gide-gele, pazarlık yaparak güç bela 5 vakte indirebilmiş. Musa daha da indir demiş. O da gitmiş, lakin Allah “Tamam, yeter artık, bundan fazla indiremem demiş.” İşte böylece günde 5 vakit namazı çok bulan beynamazlara, ‘Halinize şükredin, sesinizi çıkartmayın, Ya Peygamberimiz yolda Musa ile karşılaşmasaydı da 50 vakit olsaydı, haliniz nice olurdu?’ denir. Çok sevap toplama derdindeki diğer bir zümreye de ‘Beş vakit kılıyorsunuz amma 50 vakit namaz sevabına nail oldunuz’ denir. Sanki, yapılan her bir hasenata en az on kat sevap vereceğini Allah Kitabında vad etmemiş gibi! Hâşâ Allah o aralar biraz meşgulmüş, 50 vakit namazı düşünmeden emredivermiş, her 25 dakikada bir namaz kılınacağını hesaplayamamış!
 
Ne dediğini bilmeyen ve kulu ile pazarlık eden bir Allah düşünülemez! Peygamberin Allah’ın huzurunda onunla pazarlığa girişmesi olacak şey değildir. Bunu Peygamber değil, sıradan bir kul bile yapmaz.
 
Çömez Peygamber ve Ustası
 
Yine Peygamberimiz bu hadislerde acemi /çömez biri olarak tasvir edilmiştir. Musa da ona dinin inceliklerini öğreten bir usta gibi takdim edilmiştir. Hz. Musa, Allah’ın ve Hz. Muhammed’in düşünemediği şeyi düşünmüş(!) Sonra neden başka bir peygamber değil de Musa? Çünkü olay İsrailiyattır. Ve bu olayla Hz. Musa, Peygamberimizden daha akıllı ve üstün gösterilmek istenmektedir.
Sonra Musa, Allah’ın emrine karşı nasıl bu kadar cesur olabiliyor? Hem Musa Peygamber ölmemiş miydi; nasıl olup da altıncı semada bulunup, son Peygamber’e yol göstermektedir? Neden Musa’nın düşündüğünü -hem de kendi ümmeti olduğu halde- Muhammed (sav) düşünememektedir?
Üstelik bu Buhari hadisine göre, henüz peygamber bile olmayan Hz. Muhammed’e ve ümmetine namaz farz kılınmıştır. Bu olacak şey değildir. Daha peygamberlik verilmemiş bir kimseye her hangi bir emir verilemez. Henüz Peygamber olmayan birinin ümmetine namazın farz kılınması oldukça tuhaftır.
Beş vakit namazın Miraç da farz kılındığı rivayeti, kanıttan yoksundur. Eğer öyle olsaydı, bu tarih Müslümanların hayatında bir dönüm noktası olurdu. Oysa Miracın ne zaman olduğu hususunda bile onlarca farklı rivayet vardır. Yani daha tarihi konusunda bir ittifak yoktur. Miraç gibi büyük bir olayın ne zaman olduğunun bilinememesi olacak şey değildir. Neden sahabeler bu olayı hatırlamazlar? Peygamber bu olaydan sonra bir süre Mekke’de, on yıl da Medine’de kaldı. Namazla ilgili vahiyler geldi. Bu vahiylerin hiçbirinde namazın beş vakit olduğu sayısal olarak belirtilmemiştir. Namazın beş vakit olması hususu, Peygamber’in fiili sünnetinden ve ümmetin icmasından çıkar.
Miraç rivayetlerinde “cennetin, cehennemin vasıfları, cennetliklerin, cehennemliklerin nimet ve azabı; Allah’ı, melekleri ve peygamberleri görme; göğün, Arşın, Levh’in, Kürsî’nin, Kâlem’in, Sidret’ül-müntehâ’nın maddî biçimlerde nitelendirilmesi” hakkında çok acayip şeyler vardır. Buharî’de bulunmayan bu ayrıntılar, sonrakilerin uydurmalarıdır.
 
Bu rivayetler akıl, iz’an, idrak ve ahlak dışıdır
 
Rivayetlerde geçen tüm bu ayrıntılar, inanılması gereken şeyler değildir. Biz, Kur’ân’ın dediği biçimde Peygamber’in, Necm Suresinin inişine kadar Cebrail’i iki kez gördüğüne, ondan vahiy aldığına ve yine; Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya kadar uyanık olarak yürüdüğüne /yürütüldüğüne ve burada Allah’ın birçok ayetini gördüğüne inanırız. Bu rü’yet/rüya, peygamberin manevî dünyasında gerçekleşmiş olup, ona güven ve itminan vermiş harikulade bir olaydır.
Kısacası bu rivayetler akıl, iz’an, idrak ve ahlak dışıdır. Bunları başta Allah’tan, sonra da Peygamberlerden teberri etmek gerekir. Allah’ı, Kur’ân’ı, İslam’ı ve Peygamberleri bu yüz kızartıcı ve akideyi bozucu iftiralardan tenzih etmek gerekir.
 
İsra olayında Kudüs’te Mescid-i Aksa mevcut değilse, Mescid-i Aksa nerededir?
 
Hz. Peygamber döneminde Kudüs’te Mescid-i Aksa olmadığına göre İsrâ Suresinin bu ilk ayetinde sözü edilen Mescid-i Aksâ nerededir? “Etrafını (havlehû) bereketli/mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa”; ayetinde geçen “ havl” ne demektir? Sözlüklerde; bir şeyin havli, üzerine dönebilecek, çevrilebilecek tarafıdır. [ İsfehani, Müfredat, s.320, Çıra Yay.]
Yani bir şeyin dış yüzü, dış kenarı o şeyin havlidir. “Havl” sözcüğü Kur’ân’da on beş yerde “bir şeyin dış kenarlarından birisi” anlamında kullanılmıştır. (Bak. Meryem/68, Mümin/7) “Havl” sözcüğü Türkçemize “havlu /avlu” olarak da geçmiştir. Avlu; bir yapının yanı başında duvarla çevrili yere denir.
Bu açıklamalar doğrultusunda, ayette geçen “bir kenarını mübarek kıldığımız” ifadesinden; Mescid-i Aksa’nın, coğrafî olarak mübarek kılınmış yerin dışında veya bir kenarında olduğu anlaşılmaktadır.
Mübarek yerin neresi olduğu Kur’ân’da bildirilmiştir. “Doğrusu insanlara (ma’bed olarak) ilk kurulan ev, Bekke’de (Mekke’de) olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidâyet kaynağı olarak kurulmuştur.” [Âl-i İmrân, 3/96] Yani, mübarek yer Kâbe’dir, diğer adıyla Mescid-i Haram’dır. Mescid-i Haram; “Harem bölgenin mescidi” demek olduğuna göre, merkezinde Kâbe’nin bulunduğu bu bereketli bölgenin sınırları belirlenmelidir ki, bu bölgenin “havl”i / kenarları tespit edilebilsin.
Belgelere göre; Mescid-i Haramdan dışarıya doğru haremin sınırları; Medine yolu istikametine dört mil, Yemen yolu istikametine altı mil, Taif yolu istikametine on bir mil, Irak yolu istikametine yedi mil, Cidde yolu istikametine on mil, Ci’rane vadisi istikametine dokuz mildir.
Bu durumda, Mescid-i Aksa, yukarıda sınırları belirlenmiş olan bölgenin hemen dışında, kenarında olmalıdır. Yani, adı Abdülmelik bin Mervan tarafından bu ayetlerin inişinden en az 60-70 sene sonra Mescid-i Aksa olarak konulmuş Kudüs’teki mescidin ayette sözü edilen Mescid-i Aksa olması mümkün değildir.
“Mescid-i Aksa”; “en uzak mescit” demektir. Bu ifadenin kullanılabilmesi için birden fazla mescit olması ve bu mescitlerden birinin merkeze, diğerlerinden daha uzak olması gerekir. İlk İslâm tarihçilerinden Vakıdî’nin “Kitab-ül Meğazî” ve el-Ezrakî’nin “Ahbar-ül Mekke” adlı kitaplarında derlemiş oldukları bilgilere göre, Mekke’de Mescid-i Haram’dan başka değişik yerlerde mescitler vardır.
 
Mescid-i Aksa’nın neresi olduğuna dair ilk kaynaklardan Vakidî, “Kitabu’l-Megazî”de şu bilgileri vermektedir: “Hz. Peygamber’in Mekke civarındaki Cirane’ye Zil-Ka’de’nin son beş gününde, perşembe günü gelip orada on üç gece kaldıktan sonra, karşı yakada bulunan Mescid-i Aksa’ya (Uzak Mescit) geçmiş orada ihrama girmiştir. Mescid-i Edna (Yakın Mescit) adını taşıyan mescidi ise, Kureyşli bir adam yapmıştır; Resulullah, Cirane vadisini ihramsız geçmemiştir.”
 
Ezraki mescit listelerini “Ahbar-u Mekke”de verirken şunları söyler:
 
“Mücahid’le birlikte Cirane’de vadinin arka tarafından ihrama girmiş olan Muhammed İbn Tarık, Hz. Peygamber’in de buradan ihrama girdiğini söylemiş ve demiştir ki: ‘Ben Cirane’de birlikte ihrama girdiğim Mücahid bana dedi ki: Mescid-i Aksa, vadinin öte yakasında, Peygamber’in namaz kıldığı yerdir. Bu Mescid-i Edna (yakın Mescid) ise Kureyşli bir adamın bir duvar çevirerek yaptığı namazgâhtır.”
İşte bu mescitlerden en uzakta bulunanına da “en uzak mescit” anlamında Mescid-i Aksa denilirdi. Sahabelerin namaz kıldıkları bu mescitlerin çoğu hicretten sonra ihtiyaç kalmadığı için terk edildi. İşte Hz. Peygamber, H. 8 yılda Mekke’ye 8 km. uzaktaki bu yerde ihrama girdi.       [Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak, s.170-1]
Vakıdî’nin Kitabu’l-Megazî’sinin en eski nüshalarında bu bilgiler yer almasına rağmen, bu bilgiler daha sonraki istinsahlarda –tashih (!) amacıyla- çıkarılmıştır. Aynı akıbet Ezrakî’nin “Tarih-u Mekke”sinin de başına gelmiştir. Buna rağmen çok şükür ki, Yusuf Ağa kütüphanesindeki ve Karaviyyûn Kütüphanesindeki H.350 yıllarında yazılmış nüshalarında bu bilgiler mevcuttur. Anlaşılan Peygamberi Kudüs’e götürmek ve oradan da göğe uçurmak isteyenler bu bilgileri imha etme cihetine gitmişlerdir.
 
Bu ifadelerden anlaşıldığına göre; Hz. Peygamber ve Müslümanlar Mekke döneminde, yasaklı yıllarda gizlice ibadet edebilmek için dağ başlarına, vadilere ibadet etmeye gittikleri, orada bir müddet kaldıkları, değişik yerlerde namaz kılmayı adet haline getirdikleri mescitleri olmuştur. Yine o tarihlerde, etrafı taş duvarla çevrili veya üstü çardak şeklinde kapatılmış basit yapılara bile mescid denildiği anlaşılmaktadır. Hatta bazı sahabe evlerine de mescid denildiği biliyoruz. İşte bu mescitlerden biri de Mekke’ye dokuz mil mesafedeki Cirane Vadisi’nin yukarısında olmasından dolayı “Mescid-i Aksa/ en uzak mescit” denilen mescittir. Bir keresinde peygamberimiz burada ihrama girerek Mescid-i Haram’a gelmiş ve Kâbe’yi tavaf etmiştir. Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlar bu eski küçük mescitleri yenilememişlerdir.
 
Bu bilgiler ışığında, ayetteki “bir kenarını mübarek kıldığımız” ifadesi daha iyi anlaşılmakta ve Mescid-i Aksa’nın, haram/ mübarek bölgenin dışında, kenarında bir yerde olduğu ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak söylemek gerekirse; Mescid-i Aksa, Kudüs’te değil, Mekke’deki Harem’in kenarındadır. Dolayısıyla, konumuz olan ayette geçen Mescid-i Aksa da, rivayetlerde söz konusu edilen mescit de Kudüs’teki mescit değil, Haremin kenarındaki bu mescittir.
Bu durumda Mescid-i Aksa, ne Kudüs’teki Süleyman Ma’bedi, ne gökte bir ma’bed (Beyt-i Mamur)dur. Hz. Peygamber’in, zaman zaman gidip namaz kıldığı, Ci’râne Vâdîsinde bir namazgâhtır.
 
Mescid-i Aksa, Ci’râne ’dedir
 
Eğer Mescid-i Aksa, Ci’râne’de, Hz. Peygamber’in, zaman zaman gidip namaz kıldığı yer ise, İsrâ olayı, Hz. Peygamber’in, bir gece, içine düşen güçlü bir arzu ile kalkıp Mescid-i Haram’dan, Ci’râne vadisindeki Mescid-i Aksa’ya bedenen, uyanık olarak gelmesidir. Bu yürüyüşü, Allah’ın içine düşürdüğü arzu ile olduğundan “Allah, kulunu yürüttü” şeklinde ifade edilmiş olmalıdır. “Götürme” tabiri Kur’ân’da zaman zaman kullanılan, işlerin Allah’a izafesi anlamında Kur’ân’ın benimsediği bir üsluptur. Nitekim, “kulunu yürüttü” ifadesi, Hz. Peygamber’in Bedir Savaşı’na çıkması ile irtibatlı olarak kullanılmıştır; “Nitekim hak uğruna (savaşa gitmek için) Rabbin seni, evinden çıkardı…”[Enfâl /5] ifadesindeki gibidir.
 
Peygamber oraya vardıktan sonra tıpkı [Necm /13-18] “Andolsun, onu bir inişinde daha görmüştü; Sidretü’l-Müntehâ’da, ki onun yanında oturulacak bahçe vardır. Sidre’yi kaplayan kaplıyordu. (Muhammed’in) Gö’z(ü) şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin büyük ayetlerinden bazılarını gördü” ayetlerinde anlatıldığı üzere Sidretu’l-Muntehâ’da “Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü” ise, İsra gecesi geldiği Ci’râne’deki bu Mescid-i Aksa’da da “O’nun bazı ayetlerini görmüştür.”
 
Bazıları derler ki, “Rabbinin en büyük ayetlerini veya bir kısmını gördü” şeklindeki ifadelerden şunu çıkarırlar; Burada inzal-i ayet (ayet indirme) yok, irâe-i ayet (ayet/mucize göstermek) vardır. Haliyle peygamber göğe çıkmıştır, cenneti görmüştür, Beyt-i Mamur’u ziyaret etmiştir, vs derler. Buradaki en büyük ayet; Peygamberimizin baş gözüyle gördüğü Cebrail olması kuvvetle muhtemeldir.
 
İsra gecesi
 
“Ve İbrahim’e Böylece göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk ki, yakinen bilip inananlardan olsun” [Enam/75] Ayetinde olduğu gibi “İrâe/göstermek” fiili “mucize göstermenin dışında da” kullanılmıştır.
İsra olayı uyanıkken olmuş ve Peygamber yürümüş/yürütülmüştür. İsra gecesinde “Sana gösterdiğimiz o rüyayı… sırf insanları sınamak için vesile yaptık”. [İsra/60] ayetinde belirtilen rüya ise; Mescid’i Aksa’da kendisine gösterilen Allah’ın ayetlerini görmek, ru’yet etmek, o mahiyetini bilmediğimiz bir vizyondur. Peygamberin ru’yeti, rüyası normal bir rüya da değildir. Zaten [İsra /1] de geçen “linüriyehü” deki “R-E-Y” fiili gözle görmek değil, Türkçedeki rey /görüş, akıl ile görmek, anlamak, bilmektir.
 
Bu durumda Hz. Peygamber’in, Mescid-i Harâm’dan Cirane vadisindeki, Mescid-i Ak­sâ’ya gelmesi, normal bedensel bir yürümedir. Mescid-i Aksa’da gördüğü olağanüstü olaylar ise ruhsal bir vizyondur. Kur’ân’ın anlattığı bu sade vizyonlar, rivayetlerde efsaneleştirilmiş, aslı olmayan senaryolara temel yapılmıştır.
Sonuç olarak Hz. Peygamber’in bir gece Mekke’den çıkıp 8 km uzaktaki Mescid-i Aksa adı verdikleri mescide gitmesi olayı mucizevî rivayetlerle süslenerek abartılı anlatımlara dönüştürüldü ve esasen birbirinden ayrı olan Miraç olayı ile birleştirildi.
 
Miraç öyküsü, başka milletlerde de vardır.
 
Grek paganlarında bile insanı, yeryüzüne düşmüş biri olarak nitelerler ve yine kişi birtakım riyazetlerle geldiği yere yükselebilir. Nuzûl ve urûç kültürü pek çok millette vardır. Semaya yükselme tasavvuru eski Hind ve İran dinlerinde de mevcuttur. Yine Peygamberin Kudüs yolunda bindiği söylenen Burak ile yunan mitolojisindeki “Uçan At /Pegasus” arasında paralellikler vardır. Yahudi geleneğinde İdris, İbrahim, Musa, İşaya gibi peygamberlerle bazı tarihi şahsiyetlerin yeryüzünden ilahi âlemlere çıktığına inanılır. Danyal peygamber ateşten bir binek ile semaya çıkmıştır. Hristiyanlık teolojisine göre; İsa çarmıha gerildikten sonra mezarından çıkıp, göğe, Baba’nın yanına yükselmiştir. Yine Hristiyanlığın kurucusu sayılan Pavlus’un da böyle bir miracı vardır. Zerdüşt ve agnostik unsurları birleştiren Mani’nin kurduğu Maniheizm’de, miraç vardır. Mani ilk göksel ziyarete, daha on iki yaşındayken tanık olmuştur.
 
İslam öncesi Haniflerinden Ümeyye b. Salt’ın da bir miracı vardır
 
Onun miracında da evin damı yarılarak melekler gelmiş, onun da kalbi yarılıp yıkanmıştır! Bu kadar benzerlik olur! Ayrıca bizim Hallac’ın ve Beyazıd-ı Bistamî gibi sûfîlerin de miraçları vardır. Özellikle Hz. İsa’yı göğe çıkaran rivayetler Müslümanları komplekse sokmuş, peygamberimizin ondan aşağı kalmasına gönülleri razı olmamıştır. İsa göğe çıkar da bizim peygamberimiz çıkamaz mı? Velilerin miracı olur da, Peygamberin olmaz mı?
İslam ordularının yaptığı fetihlerde kısa sürede çok geniş bir dünyaya yayılan Müslümanlar buralarda farklı kültürlerle yüz yüze geldiler. Ehl-i Kitab’la Müslümanlar arasında yapılan en büyük tartışma peygamberlerin üstünlüğü üzerinden yapılıyordu. Hıristiyanlar İsa’nın en üstün peygamber olduğunu savunurken, Yahudiler Musa’nın en büyük peygamber olduğunu iddia ediyorlardı. Çünkü İsa Allah’a yükselmiş, Musa ise Allah’la konuşmuştu. İslam’a yeni giren ve eski dinlerine ait mitolojiler zihinlerinde hâlâ canlı olarak duran mevaliye mensup Müslümanlar iyi niyetle veya kasıtlı olarak, Peygamberimizin tüm peygamberlerden üstün olduğunu ispat etmek için eski mitolojik anlatıları kendi peygamberleri için uyarlayıp bunları hadis diye rivayet etmiş olmalılardır.
 
“Arta Viraf Namak”
 
Özellikle Mecusiliğe ait bazı efsaneler. Miraç hadisesine çok benzemektedir. Hicretten 400 yıl önce yazılan “Arta Viraf Namak” adlı Farsça bir kitapta Arta Viraf’ın göğe yükselişi anlatılmaktadır. Arta Viraf’ın Saroş adlı bir meleğin eşliğinde yaptığı gökyüzü yolculuğu Tanrı’nın huzuruna varıncaya kadar çeşitli katmanlara uğrayarak sürer. Burada Arta Viraf Tanrı ile sohbet eder. Bazı öğütler alarak geri döner. Arapçalaştırılan ve İslam’ın kavramlarına uyarlanan kısımları dikkate almazsak Miraç hadisesi ile Arta Viraf’ın gökyüzüne çıkışı hemen hemen aynıdır. Mecusilikten İslam’a geçen bazı yeni Müslümanlar veya onlardan bu tür mitolojileri öğrenmiş olan bazı Müslümanlar Ehl-i Kitab’a karşı Muhammed Peygamber’in üstünlüğünü ortaya koyabilmek için Zerdüşt dinindeki bu mitolojiyi Miraç’a dönüştürmüş olmalılar. Böylece İsa öldükten sonra göğe yükseltilmişken Muhammed Peygamber hayattayken göğe yükselmiş ve üstelik İsa gibi gökte kalmamış geri de dönmüştür. Musa gibi sadece Allah’la konuşmakla kalmamış bir de O’nun cemalini temaşa etmiştir. Böylece Muhammed’in hem İsa’dan hem de Musa’dan daha üstün olduğu ispat etmişlerdir! Özetle; Miraç; toplumsal bilincin çeşitli kültürlerin etkisinde kalarak ürettiği bir senaryoyu andırmaktadır.
 
İsra ve Miraç Mucize midir?
 
İsra ve Miraç mucize’de olamaz. Eğer İsra ve Miraç mucize olsaydı, müşriklerle peygamber arasında karşılıklı bir meydan okumadan sonra vuku bulması ve bu mucizeyi herkesin görmesi gerekirdi. Oysa bu olayı Peygamberimizden başka gören yoktur. Sadece Peygamber’in görüp, Peygamber’in tecrübe ettiği bir mucizeye mucize denebilir mi? Bu nedenle İsra ve Miraç bilinen klasik mucize tanımlarına uymaz.
Mesela İsra gecesi nazil olan, “Bizim sana mucizeler göndermemize engel olan şey ancak, önceki (milletlerin) onları yalanlamış olmalarıdır” [İsra, 17/59]  ayetini ele alalım. Ayet apaçık, peygamberimize önceki peygamberlere verilen hissi mucizelerin Peygamberimize verilmediğini, hatta niçin verilmediğini de söylemektedir.
 
Peygamberimiz hakkında rivayet edilen Kur’ân dışındaki diğer hissi mucizelere gelince, bunlar bize ahad tarik ile gelmiştir. Ahad rivayetler/tek bir kimsenin naklettiği hadisler itikatta –sübutu zannî olduğundan- hüccet olmaz. Ayrıca bu rivayetler daha çok siyer, şemail, delail’ün-nübüvve ve hasâis’ün-nebî türünden ikinci, üçüncü derece, sıhhati şüpheli kitaplarda yer alır. Kaldı ki bu zayıf rivayetlerin yanında, “Bana verilen şey, sadece Allah’ın bana indirdiği vahyidir.” [Buhari, Fedail’l-Kur’ân, Müslim, İman, 239] gibi, onun Kur’ân’dan başka hiçbir mucizesinin olmadığını ifade eden sahih hadisler de vardır.
Peygamberin göğe çıkmasını, urûç etmesini, miraç mucizesi getirmesini isteyenler Mekkeli müşriklerdir. “Senin altından bir evin olmalı ya da gözlerimizin önünde göğe yükselmelisin, fakat göğe çıkma durumunda (dahi) bize oradan okuyacağımız bir kitap indirmedikçe sana inanacak değiliz”. [İsra, 17/93]
Anlaşılan, müşriklerin iman etmek için şart koştukları “Miraç Mucizesini” hadisçiler bulup, getirmişler. Üstelik Peygamberimiz müşriklerin mucize taleplerini sürekli geri çevirmiştir. Peygamberimizin Kur’ân’dan başka mucizesi yoktur. Bu nedenle Peygamber’e dönük tüm mucize hikâyeleri birer uydurmadır.
 
Bir insan çok küçük bir zaman diliminde Kâinatın öbür ucuna gidip-gelebilir mi?
 
Hiçbir cisim ışık hızından hızlı gidemez. Işık hızına erişen bir cisim sonsuz sıcaklığa erişir ve atom altı parçacıklarına ayrışır. Hadi diyelim ki, Peygamber ışık hızına erişti, Kâinatın öbür ucuna gitti ve geldi. Bu bile on milyarlarca yıl eder. Peygamber diyelim ki ışık hızını da aştı, atomlarını dünyada bıraktı, ruhen uçtu. Bu aklen ve tıbben imkânsız hale neden başvuruyoruz ki? Birkaç rivayeti kurtarmak için mi? Peygamberden mucize isteyip duran, onu bu konuda sıkıştırıp duran müşriklere mucize takdim etmek için mi? Böyle harikulade bir şey olsaydı, Allah bunu kitabında neden sarahaten zikretmesin!
Peygamberimiz fizik kanunlarına tabi değil mi? Uhud’ta düşmanın attığı mızrak onun yanağını yarmadı mı? Allah’ın koyduğu sünnetullah asla değişmez. Ve bu kurallara uymak peygamberler dâhil, herkesin görevi değil mi?
Allah ile Elçisinin, birbirine dirsek teması olacak şekilde bir araya gelmesi apaçık tecessüme /Allah’ı cisimleştirmeye varacağından, İslâm âlimleri, ilgili hadislerin zaptı doğru olsa bile zahirî manalarıyla kabul edilemeyeceğini belirtirler. Zira, Allah’a mekân/ yer izafe edilemez. Oysa Miraç da Peygamber’in yolculuk güzergâhı en sonunda bir mekânda sonlanmaktadır. Bu olgu Kur’ân’a ters düşmektedir. Kur’ân’da Allah insana şah damarından daha yakındır. Kâinatın öbür tarafında ikamet eden bir Allah inancı kadar İslam’a aykırı bir inanç olamaz!
 
“O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir…” [Hadid/ 4]
Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf/ 16)
“Kullarım Ben’i senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. [Bakara/186]
Sonra niye peygamber kâinatın öbür ucuna gidiyor ki? Allah her yerde hazır ve nazır değil mi? Bu düşünce Allah’a mekân ve yer izafe etmek demektir. Bu ise onu cisimleştirir. Haliyle bu İslam’a baştan sona aykırıdır.
Miraç hadisesi Allah’ın mekândan ve zamandan münezzeh olduğu, her yerde hazır ve insana yakın olduğu, gözlerin asla onu göremeyeceği gibi Kur’ân tarafından da ifade edilen hakikatlere ters düşmektedir. Allah’ın göklerde olmasının bir tür yükseklik anlamına gelmesi de o günün kozmoloji anlayışına, Batlamyus kozmoğrafyasına uygun bir anlayıştır.
 
Bize İsra Mucizesi mi Lazım? Yoksa İsra gecesi verilen on iki emir mi?
 
Müslümanlar Peygamberlerini Burak ile Refref ile uzayda seyahat ettirirken İsra gecesi Peygamberimize verilen 12 emirle pek alakadar olmazlar. Hatta Müslümanların birçoğu bu 12 emirden haberi bile yoktur. Hâlbuki hangi Yahudi veledine sorulsa Musa’ya verilen 10 emri bilir. Bu 12 emrin 11. si “Bilmediğin şeyin ardından gitme, Kesin bilgi sahibi olmadığın şey hakkında konuşmadır”. Maalesef amaç ile araç yer değiştirmiş, Peygamberin getirdiği evrensel prensipler göz ardı edilmiş, bizi hiç ilgilendirmeyen, onun mucizeleri ile nefes tüketiyoruz. Ah ki, ne ah!
 
Bu on iki emir [İsra/22-37] şunlardır;
 
1-Allah’a ortak koşmayınız, yalnızca O’na ibadet ediniz.
2-Ana-babaya iyilik ediniz.
3-Yakına, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver, herkese iyilik yap!
4-İsraf etme! Büsbütün de saçıp-savurma!(Ne cimri, ne de müsrif ol, İkisinin arasında orta bir yol tut, iktisatlı ol)!
5-Çocuklarınızı açlık korkusuyla öldürmeyin, Sizin de, onların da rızkını biz veriyoruz.
6-Zinaya yaklaşmayın! O apaçık bir hayâsızlıktır. O ne çirkin bir yoldur.
7-Haksız yere kimseyi öldürmeyin.
8-Yetim malını -arttırmak gayesi dışında- yemek için asla yaklaşmayın.
9- Verdiğiniz sözü yerine getiriniz.
10-Ölçü ve tartıyı tam yapın.
11-Bilmediğiniz şeyin ardınca gitmeyin, Taklitçi olmayın, aklını kiraya vermeyin!
12-Yeryüzünde mağrur ve kibirli dolaşmayın. Mütevâzi olun!
 
Miraç’ta Peygamberimiz Allah’ı gördü mü?
 
Dünyada iken hiçbir insan baş gözüyle Allah’ı göremez. Bu hususta ihtilaf yoktur. Peygamber’in Sidretül Münteha’da Allah’ın cemalini keyfiyetsiz, kemiyetsiz, mâniasız ve perdesiz bir şekilde gördüğü iddia edilmektedir. Bu rivayetler külliyen yalandır. Hz. Aişe Annemiz ”Kim Muhammed Allah’ı gördü derse yalan söylemiş olur. Ben bunu Resulullaha sordum demiştir.”[Buhari, Tevhid, 4] Oysa mevlithanlarımız;”Aşikâre gördü Rabbü’l-izzeti, ahirette öyle görür ümmeti diyebilmektedirler.
Yine; Bakara son iki ayetini Peygamberin doğrudan Allah’tan aldığı iddiası Kur’ân’a tamamıyla aykırıdır. Zira; [Şura/51] ayeti; bir beşerin hiçbir şekilde doğrudan Allah ile konuşamayacağı konusunda oldukça nettir;”Allah bir insanla ancak vahiy ile veya bir perde arkasından veyahut bir elçi / Cebrail göndererek… konuşur”. Bu ayet peygamberlerin bile Allah’la yüz yüze, doğrudan konuşmasının mümkün olmadığını ilan eder.
 
Allah’ın ahirette görülmesi meselesi bile epey tartışmalı iken, Miracın mahiyeti meçhul iken, ne zaman olduğuna dair onlarca rivayet var iken, hatta olup-olmadığı tam bilinmezken, Peygamber ile Allah’ı diz dize mesafede sohbet ettirmek, mevlithanların “Hakk’ı gören göz hakkı için” diye attıkları naralara inanmak, Peygamberimizin Allah’ı baş gözüyle gördüğünü söylemek edep sınırlarını epey zorlamaktır.
Mirac hadislerinin İslam itikadı açısından en tehlikeli kısmı, Peygamber’le Allah’ı buluşturması, bir beşeri, Allah’ın makamına girdirmesi, Allah’a zaman ve mekân isnad etmesidir. Peygamberimizin Sidretü’l-Münteha’da Cenabı Hakk’ın cemalini kemiyetsiz, keyfiyetsiz, hailsiz ve perdesiz bir şekilde müşahede ettiğini ileri sürenler, Kur’ân’daki Allah tasavvurunu anlamaktan uzak, mistik hezeyanlar içinde olan kimselerdir.
 
Peygamberin, “kâlemlerin cızırtılarını duyacak kadar yüksek bir yere” çıktığını ifade eden rivayetler; Allah’ın katını, sanki bir karargâh, bir nevi istasyon, bir yönetim yeri gibi tasavvur eden, Allah’ı cisimleştirmeye ve insana benzetmeye yatkın bir aklın ürünüdür. Kur’ân İslam’ında böyle bir Allah tasavvuruna yer yoktur.
 
Oysa Cenabı Hak, asansör gibi bir vasıta ile yanına çıkılabilecek, son bir perdeden sonra makamına girilip bizzat, baş başa görüşülebilecek birisi değildir. Bu, ancak paganların tanrısı olabilir ama Kur’ân’ın Allah’ı kesinlikle olamaz. Allah’ın eşi, benzeri, dengi yoktur. Hiçbir şey, hiç kimse O’nun misli, benzeri değildir. [Şura/ 11] O, gözleri idrak eder ama gözler O’nu idrak edemez! [En’am/ 103]
 
Devam edecek

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner199

banner272

banner274

banner276

banner192

banner174

sanalbasin.com üyesidir