ŞEYTANIN EKMEĞİ…

Gece;

Çöktü ovanın üstüne dağlardan inerek.

Bir yaşlı kadın;

Ardında eşeği, yorgun ayaklarını sürüyerek.

Bir çocuk;

Babasının omuzlarında, şaşkın bakışlarla dünyayı süzerek…

Bir kız;

Hülyalı bakışları eriğin dallarında büyümeyi ve eriğe erişmeyi bekleyerek.

Bir dede;

Fersiz gözleri, elinde gürgen fidanından bastonu belli-belirsiz yürüyerek…

Ve karanlık;

Çöktü insanların üstüne şeytanın ekmeğini yiyerek…

*

Salepçi Muharrem;

Salep kazanını devirdi karların üzerine,

Birkaç kedi koştu istekle yaladı salepi…

Kara yüksel;

Elinde çiftesi, ayağında hedikleri çıka geldi av torbası dolu…

Ormancı Arif; çoktan yakmıştı mangalı keyfini sürmekteydi.

Gürledi koca göbeğiyle Bekçi Turan’a,

“Nerde kaldınız be… Öldüm açlıktan…” dedi.

Yelledi bir çam dalı ile mangalı.

Sordu Kara Yüksel,

“Nerden aldın o ekmeği?”

Muharrem;

“Şeytandan” dedi… “Şeytanın ekmeği…”

Somurttu Bekçi Turan;

Olmaz anlamında salladı kafasını…

“Ben yemem onun ekmeğini…”

Kara Yüksel,

Bir çırpıda boşaltıp temizledi avladığı kuşları,

Karla temizledi kanlarını, tüylerini, attı kedilere taşlığını…

Muharrem koynundaki şarabı çıkardı;

Mantarını dişledi, kokladı, bir yudum aldı…

Aklına anası geldi, hüzünlendi.

Beraber sağmışlardı üzümleri, yaprakları basmışlardı tuzlayıp,

Şırasını çıkarıp mayalamışlardı şarabı…

Ömrü vefa etmemişti anacığının,

Uçup gidivermişti ruhu bir gece yarısı yatağından…

*

Yüksel anlardı Salepçinin halinden,

“Muharrem…” diye seslendi, “Bitirme hepsini bize de bırak dibinde…

Yudumlarken anacığını analım…”

Ormancı Arif hem kızartıyordu kuşları hem de düşünüyordu.

Ne garipti hayatı ne garipti hayat?

Bir gece önce müdürler sofrasında, bu gece gönül sofrasında…

Severdi hepsini, kader birliği etmişlerdi, bu unutulmuş dağ başında,

Biri bekçi, biri her işi yapan, biri salep kaynatıp satan.

Kurdu, kuşu, ayısı bol, insanı az Uludağ’da…

“Ayaklarım üşüdü, ben içeri giriyorum artık” dedi bekçi Turan,

Barakanın tahta kapısını itip attı kendini içeri.

Kuzine soba lokomotif gibi sesler çıkararak yanıyordu.

Sıcacıktı içerisi, ellerini-ayaklarını uzatıp ısıttı…

Islanmış çoraplarını çıkardı sobanın yanına astı.

Salepçi Muharremin bir tek anası vardı hayatta…

O da ova köyde yaşardı tek gözlü bir evde,

Tavuk bakar, hayvan bakar, soğan eker, mısır yuvalardı.

Pazara gider, kış elmalarından sakladıklarını satar, ekmek alırdı…

Kara Yüksel,

Kavgalıydı Babası ile…

Ne zaman sözü açılsa,

“İnatçı ihtiyar” diye sitem ederdi…

Kayalığın dibinde bir kulübesi vardı, köpekleri vardı, kimse yanaşamazdı.

Bekçi Turan en şanslısıydı içlerinde,

Onun karısı da oğlu da yanındaydı.

Tek sıkıntıları iki gözlü bekçi evinde kar altında mahsur kalmaktı.

Yine de şükrederlerdi hallerine…

Ormancı Arif, dünya yansa hasırı olmayanlardandı.

Yemek-içmekti tek derdi, birde ay başını beklemekti.

Köyde ev yaptırmıştı, bitmiyordu eksikleri tamamlamak isterdi.

Az sonra Mantar Ahmet geldi, kucağında bir kucak odunla.

*

Dağ başında beş adam,

Söz birliği etmişçesine,

Oturdular sofraya, hiç konuşmadan içtiler Gülsüm ananın bağındaki üzümün şarabını;

Ve yediler,

Şeytanın ekmeğini kuşlarla beraber-biri hariç.

Ve yıldızlı bir gök yüzü altında,

Soğuğa direnen kulübede birer köşede,

Uyuyup kaldılar…

Her biri ayrı dünyaların insanıydı ama,

Uludağ’da karlı bir gecede,

Hepsi bir oldu… Tuz hakkında buluştu.

(Ruhları şad olsun.)

Taner Tümerdirim

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet cengiz
Mehmet cengiz - 2 ay Önce

Kubbede kalan hoş bir sada. Kaleminize sağlık.

Ruhi Altay
Ruhi Altay - 2 ay Önce

Hayatın içinden yaşanmış anılar. Teşekkürler.

banner324

banner323

banner320

banner321