banner269
SELÇUKLU VE OSMANLI BAŞKENTLERİ (IX)
–İSTANBUL (IV)-
 
 
 -Eyup Sultan’da bulunan Mezar taşları başlı başına bir tarih. Sanki açık hava müzesi. Maalesef bilinçsiz hazire temizlikleri ve iklim şartları sebebiyle o güzelim taşlar tahrip olmuş, atmosfere salınan egzoz ve sanayi gazları taşları karartmış.  Zamanın örselediği taşlar erimeye başlamış ve okunamaz hale gelmiş.-
 
Bugün Topkapı Sarayı’ndan başlayacağız gezimize. Rehberimiz bizi orada bekliyormuş.  Otobüsümüz oldukça uzağa park etti. Yürüyerek gitmemiz gerekiyor. Daracık sokaklardan geçiyoruz, etrafta cumbalı evler, balkonlardan aşağıya çiçekler sarkmış vaziyette rengarenk. Güzel bir yürüyüş oldu İstanbul sokaklarında. Derken Sultan Ahmet Meydanı’na geldik. İlk önce fotoğraflar çekildi ve hemen oradan Saray’a giriş yaptık.
 
Topkapı Sarayı
“Topkapı Sarayı, Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık tarihinde 400 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin idare merkezi olmuştur. Yaklaşık 700.000 m2 alan içindedir. İnşasına 1465 yılında başlanan saray  1478 yılında tamamlanmıştır. Osmanlı teşrifatında ilk adı "Saray-ı Cedîd-i Âmire" olup, “Yeni saray” demektir. Cumhuriyet’in ilanından sonra 3 Nisan 1924 yılından itibaren, müze olarak kullanılmaya başlanmıştır. Koleksiyonları, mimari yapıları ve yaklaşık 300.000 arşiv belgesi bulunan Topkapı Sarayı, dünyanın en büyük saray müzelerindendir.
Bahçeler ve meydanlar ile çevirili olan saray, birbirinin içinden geçilen dört avluya sahiptir. Halkın başvuru için girebildiği birinci avlu, sarayın birinci giriş kapısıdır. Cebehane olarak kullanılan bu alanın dışında darphane, hastane, fırın ve Aya İrini Kilisesi gibi hizmet binaları bulunur. Sarayın ikinci avlusu ise devletin idare binalarının yer aldığı bölümdür. Tarih boyunca pek çok resmi törene sahne olan ikinci avluda, divan toplantılarının yapıldığı Divan-ı Hümayun ve hazinenin Divan-ı Hümayun Hazinesi yer alır. Divan binasının arka kısmında ise sultanın adaletini simgeleyen Adalet Kulesi bulunur. Kubbealtı’nın yan tarafında Harem Dairesi girişi ve Zülüflü Baltacılar koğuşu vardır.
Dolmabahçe Sarayı yaptırılana kadar Osmanlı hanedanı burada yaşamıştır. Topkapı Sarayı biri maddi, öteki manevi olmak üzere iki büyük değeri barındırmaktadır. Bunlardan biri imparatorluk hazinesi diğeri de Mukaddes Emanetler'dir. Topkapı Sarayı; Birun, Enderun ve Harem olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır. Sarayın on üç kapısı vardır, ancak bu kapıların çoğu günümüze ulaşamamıştır. Kapılar avlulara açılır.”
 
Nisa Uğurluel, sarayın giriş bahçesinde karşıladı bizi ve saray hakkında genel bilgiler verdi. 5 dakikalık fotoğraf molasından sonra Nisa Hanım önden biz arkadan girdik saraya ve her mekânın önünde o mekânla ilgili bilgileri almaya başladık rehberimizden:
 
Birinci avlu
“Sarayın birinci avlusuna Bâb-ı Hümayûn diye bilinen İmparatorluk kapısından girilir. Kapı dışındaki anıt çeşme 18. yy. Türk sanatının en güzel örneklerindendir. Birinci avluda saray fırınları, darphane, muhafız alayı, odun depoları ve aşağıdaki düzlüklerde özel sebze bahçeleri yer alırdı. Sarayın ilk yapısı Çinili Köşk, saray reviri, cellat çeşmesi ve  Arkeoloji Müzesi de bu avludadır. Girişi takiben solda 6. yy. Bizans eseri olan Aya İrini Müzesi yer alır.
 
İkinci avlu
Topkapı Sarayı Müzesi’nin ana girişi, ikinci kapı olan Bab-üs-Selam’dır. İkinci avlu devlet ve hükümetin yönetim merkezidir. Yalnızca sultanların at bindiği bu avluda, halktan resmi işi olanlar, özel ödeme günlerinde maaşlarını alan yeniçeri temsilcileri, elçi kabulleri ve devlet törenleri yapılırdı. 5-10 bin kişinin mevcut olabildiği törenlerde, tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü bilinir. Sultanların katıldığı tören ve olaylarda imparatorluk tahtı bu avlunun diğer yanındaki kapının önüne yerleştirilir ve bir saygı ifadesi olarak tüm katılanlar elleri önlerinde kavuşmuş olarak dururlardı. Avlunun sol yanında kabinenin toplandığı yönetim bölümü yer alır. Sarayın tek kulesi de buradadır. Devlet adaletinin bu divanda dağıtılmasından dolayı buraya Adalet Kulesi denilir. Bu kuleden bütün İstanbul ve liman gözetlenebilir. Kulenin tek girişi harem kısmında bulunmaktadır.
 
Üçüncü avlu
Arz Odası, Saray Okulu, Hırka-i Şerif Dairesi, Üçüncü Ahmet Kütüphanesi, Ağalar Camisi, Has Oda  bu avludadır. Üçüncü avluya Bab-üs Saade denilen, Ak Hadım Ağaların kontrol altında tuttuğu, ancak özel izni olmayan hiç kimsenin geçemediği bu kapıdan, Sultan’ın özel avlusuna girilir. Saray Üniversitesi, Taht Odası, Sultan’ın Hazine Dairesi ve Kutsal Emanetler bu kısımda yer alır. Sultanlar elçi kabullerini Taht Odası’nda yapar, yüksek devlet memurları ile de burada görüşürlerdi. Giriş karşısındaki taht odası hizmetkarları, güvenlik nedenleri ile sağır ve dilsiz kimselerden seçilirdi. Sultan’ın çeşitli, değişik hizmetlerini gören subay rütbeli personel aynı zamanda saray okulunun ileri gelenleriydi. Avlunun ortasında bulunan 18 yy. III Ahmet Kütüphanesi Barok üslubunun Türk mimarisine uyumunun tipik örneğidir.
 
Dördüncü avluda
Bu avluda; Sofa Köşkü, Bağdat Köşkü, Revan Köşkü, Sünnet Odası, Hekimbaşı Odası yer almaktadır. Sarayın üçüncü avlusundan koridorlar ile dördüncü avluya ve bahçeler içindeki pavyonlara geçilir. Burada sarayın tek ahşap pavyonu, 17. yy. zengin işlemeli ve çinilerle süslü Bağdat ve Revan köşkleri ve nihayet saraya inşa edilen en son yapı olan Mecidiye Köşkü yer alır. Köşkün alt katı ziyaretçilere ayrılmış lokantadır. Bağdat Köşkü’nün önündeki terastan Haliç, Galata,  Eski İstanbul'un kubbeler ve minarelerden oluşan eşsiz manzarası seyredilebilir.
 
Harem
Osmanlı devlet teşkilâtında Harem-i Hümâyûn tabiri hem haremi hem de Enderun’u içine alır. Harem; Enderun padişah, saray ve devlet hizmetinde bulunacak erkeklerin ve kadınların yetiştirildiği eğitim müessesesidir. Ayrıca kadınların ikametgâhıdır. Bu bakımdan Harem’e yüksek dereceli kadınlar akademisi de denilebilir. Burada en alt kademe olan cariyelikten ustalığa kadar bir terfi sistemi bulunmaktadır. Harem’de genç kadınlar askerî/idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitililen mekândır. Buraya erkeklerin girmesi yasaktır ve bu yasak Hristiyan manastırındakinden çok daha büyük bir dikkatle uygulanır. Harem 400 kadar odadan oluşur. (Henry Blunt, A Voyage into the Levant, 1638).
Harem; sanılanın aksine bir zevk ve eğlence yeri değil, bir eğitim kurumudur. Buradan yetişen kızlardan en zeki ve güzel olanı padişahla evlenirken, diğerleri de yüksek düzeyli devlet adamlarıyla evlendirilirdi. www.alasayvan.net/ Bu yüzden de devlet ileri gelenlerinin çoğu kızlarını Harem’e vermek için birbirleriyle yarışırlardı. Ancak bunu başaranlar oldukça azdı. Çünkü Harem’e alınacaklar sıkı bir sınavdan geçirilirdi. Harem eğitiminin süresi üç yıldır. Burada eğitilen kızlar bürokratlarla, paşalarla ve saray personeliyle evlendirilirlerdi.
 
II. Murat’a kadar Osmanlı’da bir harem teşkilatı yoktu. Osmanlı padişahları ya kendi çevrelerindeki kızlarla ya da savaştıkları kralların kızlarıyla evlendiler. Harem ve Enderun Mektebi İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından kuruldu.
 
Fatih Harem’i niçin kurdu?
Harem’in Türk geleneklerinde yer almamasına rağmen Fatih tarafından kurulmasının başlıca nedeni güvenlik ve devlet sırlarının açığa çıkmasını engellemekti. Fatih’e kadar Osmanlı padişahları ya kendi çevrelerindeki kızlar, ya beylerin kızları ya da savaştıkları kralların kızlarıyla evlenirlerdi. Özellikle yabancı kralların kızları her ne kadar Müslüman olup Osmanlı kültürünü benimseseler de devlet için sıkıntı olacak çalışmalar yapabiliyorlardı. Bu nedenle de kendi ülkelerine çoğu zaman açık ve gizli mektuplar gönderiyor, devlet güvenliğini tehlikeye düşürüyorlardı. Saray dışından evlenmek ise tebadan bir aileyi saraya katmak anlamına geliyordu. Osmanlı padişahları bunun da devlet güvenliği açısından sakıncalı olduğunu gördüler.  Bilinenin aksine padişahlar Harem’de istediği her kadınla birlikte olamazdı. Doğru kaynaklar, Harem’in kılık kıyafete ve adaba çok önem veren bir yer olduğu bilgisini veriyor. Haremde genellikle çıplak vakit geçiriyor gibi resmedilen kadınlar, Batı edebiyatının hayalgücünden başka bir şey değildir. Harem kapısında “Ey iman edenler! Size ait olmayan evlere izinsiz girmeyiniz!”(Nur 27) yazar. Haremde; okuma-yazma, edebiyat, tarih, yeterince dini bilgi, dikiş-nakış, sofra hizmeti, musiki ve raks öğretilirdi. İçlerinde hattat olanlar hatta Hürrem Sultan gibi şaire olanlar da vardı.
 
Silah koleksiyonu ve divan odası
Geniş saçaklı 'Divân-ı Hümayûn' bölümünün yanındaki büyük yapı devlet hazinesi idi. 8 kubbeli bina eski silahların modern biçimde sergilendiği zengin bir koleksiyondur. Sultanların kullandığı zırh ve silahlarla, saray ve ordu mensuplarının değişik çağlarda kullandıkları silahlar, diğer ülkelerden ele geçirilenlerle birlikte teşhir ediliyorlar...
Hükümet üyelerine tahsis edilmiş Divân bölümü yanında sarayın tek kulesi Adalet Kulesi yükselir. Divan toplantıları Sadrazam başkanlığında vezirler ve katipler ile yapılırdı. Sultanlar toplantıya katılmazdı, ancak istedikleri zaman duvarda harem bölümüne açılan yüksek, perde ile kapalı bir pencereden toplantıyı dinleyebilirdi. Elçi kabullerinde ziyafet sofrası bu salonda kurulurdu.
 
Mutfaklar ve porselen koleksiyonu
İkinci avlunun sağ tarafında saray mutfaklarını görüyorsunuz. Sarayda mevcudu 12.000'i geçen Çin ve Japon porselenlerinin 2500 kadarı bu bölümde sergilenmektedir. Buranın mutfak olarak kullanıldığı günlerde sayıları 1000'i geçen aşçı ve yardımcıları, sarayın değişik bölümlerine tahsis edilmiş yemekleri pişirip, gönderirlerdi. Günümüzdeki porselen teşhiri kronolojik ve modern bir sergidir. Dünyanın en zengin koleksiyonunun seçilmiş parçalarıdır. Mutfakların bir bölümü eskisi gibi muhafaza edilmiş, diğer bölümünde de İstanbul işi porselen eşya ve cam işi teşhire sunulmuştur. Ayrı bir bölümde gümüş eşya ve Avrupa porselenleri koleksiyonu yer alır. Mavi beyazlar, tek ve çok renkli porselen teşhirleri, Japon porselen salonu ile nihayetlenir. Helvahane bölümünde bugün günlük yaşamda kullanılan madeni kapkacak, kahve takımları, tombaklar(altın, civa karışımı ile harmanlanmış bakır eşya) sergilenmektedir.
 
Elbiseler
Avlunun sağ yan bölümünde teşhir edilen sultan elbiseleri koleksiyonunun, dünyada bir benzeri yoktur. Özel saray tezgahlarında, elde yapılmış kumaşlardan dikilen elbiseler 15. yy.dan beri itina ile bohçalanıp, özel sandıklarda saklanmış olup tamamı 2500 kadardır. İpek, altın ve gümüş simlerle işlenmiş elbiseler yanında, Türk Sanatının şaheserleri olan Sultanların kullandığı ipek halı, özel seccade örnekleri de teşhir edilmektedir.
 
Hazine
Topkapı Sarayı Müzesi’nin hazine koleksiyonu dünyanın en zengin koleksiyonudur. 4 odada teşhir edilen eserler otantik ve orjinaldir. Değişik yüzyıllardaki Türk mücevherat işçiliğinin şaheserleri, Uzak-Doğu, Hint ve Avrupa eserleri ile birlikte seyredenleri büyüler. Hazine Bölümü sergilemesi 2001 yılında modernize edilerek değiştirilmiştir. İlave bir ücret ile gezilebilen bölümde ilk odada Osmanlı İmparatorluğu’nun değişik çağlarda kullandığı biri som altın kaplamalı diğeri benzersiz mine ve kıymetli taşlarla süslenmiş, bir diğeri abanoz ağacı ve üzerine fildişi kakma motifli, bağa üzerine sedef kakmalı, kıymetli taşlarla süslü dört taht ve sultanların nadide taşlarla süslü sorguçları, iri taşlı zümrüt askıları yer alır.
İkinci odada Rus-Çin-İran-Hind el işi eserler, devlet madalyonları sergilenmektedir.
Üçüncü salon vitrinlerini yeşim, tutya ve neceften yapılma eşsiz eserler süsler. Ayrıca 16 yy. merasim miğferinin yanında, her biri 48 kg. som altından yapılan iki büyük şamdan vardır.
 
Saat koleksiyonu bölümü
Kutsal Emanetler’in yanındaki oda, dünyanın en zengin koleksiyonudur. Giriş sağ tarafında Türk sanatkarlarını saatleri yer alır. Çok değerli duvar ve masa saatleri, cep saatleri 16-19. yy.lar arası tarihlenir. Saraya hediye edilmiş değişik markalar. Salonun en büyük saati 3.5 metre boyunda ve 1 metre eninde İngiliz malı olup, içinde bir org vardır. Cep saatleri arasında Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz'lerin portreli saatleri enteresandır.
 
Kutsal Emanetler Bölümü
16 yy. Mısır'ın fethini takiben saraya getirilen İslam'ın kutsal emanetleri o tarihten beri bu bölümde muhafaza edilmektedirler. Emanetlerin sergilenmesinden önce, bölüm Taht Odası olarak kullanılmıştı. Kubbeli odaların duvarları çinilerle kaplıdır.
Hz. Muhammed'in kılıçları, yayı ve değerli bir kutu içerisinde muhafaza edilen hırkası koleksiyonun önemli parçalarıdır. Odadaki büyük, işlemeli, kubbeli kafes gümüşten mamuldür. Diğer oda vitrinlerinde Peygamber’in mührü, sakalı, mektup ve ayak izleri sergilenmektedir. İlk el yazma Kur’anlardan birisi, Kabe'nin anahtarları, önemli kişilerin kılıçları diğer eserlerden bazılarıdır.
 
Sultan portreleri galerisi
Kutsal Emanetler bölümü ile hazine arasında, müze müdüriyetinin bulunduğu sütunlu binadadır. Büyük salonda zaman zaman değiştirilen sergiler yer alır. Topkapı Sarayı Müzesi’nde değişik belgeler, kitaplar, minyatürler, yazı takımları gibi kıymetli eserler bulunmaktadır. Bu nadide parçalar buradaki salonda zaman içerisinde sergilenir. Salonun balkon şeklindeki galeri duvarlarında Sultanların yağlı boya tabloları bulunmaktadır.
 
Tarihî Yarımada ya da Suriçi
Haliç, İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi ile çevrili olan; İstanbul şehrinin ilk kurulduğu ve geliştiği bölgeye verilen addır. Tarihî Yarımada’da ilk yerleşim yeri MÖ. 685 yılında Megara'dan gelen Yunanlar tarafından Byzantion adıyla kurulmuştur. Yarımada, Türkler tarafından fethedildikten sonra Dersaadet ve İstanbul gibi adlarla anılmıştır.
Bizans döneminden kalma şehir surları yarımadanın batı sınırını oluşturmaktadır. Osmanlı döneminden bu yana yarımada Suriçi olarak da adlandırılmaktadır. Bölgenin tarihî yarımada olarak adlandırılmasının nedeni İstanbul'un en eski yerleşim yeri olmasının yanı sıra, içinde bulundurduğu sayısız tarihî eserdir. Bizans ve Osmanlı dönemlerinden kalma onlarca saray, cami, kilise, çeşme, dikiltaş ve konut tarihî yarımadanın simgeleridir.
 
Mezar taşları ve semboller
 
Ağaçlar
Bu hayat ağacıdır. Hayat ağacı, Orta Asya kökenli bu ağaç en yaygın kullanılan ağaç motiflerinden biridir. Servi ağacı, Elif harfi gibi uzun ve düz olduğundan vahdetin sembolüdür. Serviler rüzgarda sallanırken çıkardığı “Hû, Hû” sesiyle Allah’ı zikrettiğine inanılır. Yalnız Osmanlı’da değil hemen bütün Akdeniz kültürlerinde servi mezarlık ağacı olarak kullanılmıştır. Hurma ağacı, kabirde yatan kişinin hacı olduğuna işaret eder. Bol meyveleriyle canlılığı ve bereketi temsil eder. Asma da tıpkı hurma ağacı gibi bolluk ve bereketi temsil eder.
 
Çiçekler
Lâle, ebced hesabıyla rakam değeri Allah ve hilal kelimeleriyle aynı olduğu için kutsiyetine inanılır. Gül, mezar taşlarında gerek şahide (baş) taşlarında gerekse ayak taşlarında ve başlıklarda sıkça kullanılır. Hz. Peygamber’in remzidir.
 
Meyveler
Meyve ölümsüzlüğün sembolüdür. Zira dünya hayatının meyvesi ebedi cennet hayatıdır. Meyve geleceğin tohumunu da bünyesinde barındırır. Mezar taşlarında meyve tabağı içinde yer alan nar, armut, incir, üzüm, erik, kayısı, ceviz, limon, hurma gibi meyveler hayatı, bolluğu ve bereketi temsil ederler. Bitkisel motiflerin dışında kullanılan bazı sembolleri ise şöyle sıralayabiliriz.
Kandil: Anadolu mezar taşlarında çok görülen bu motif, ölünün  yolunu aydınlatıcı olarak düşünülmüştür.
Geometrik motifler, kökü Orta Asya’ya bağlanan bu motifler kendi içlerinde sonsuzluk ve süreklilik gösterdikleri için Allah’ı hatırlatır.
 
Hançer
Hançer motifi dünyayla ahireti birbirinden ayıran ölümü tasvir etmektedir. Eğer çocuk mezarları üzerinde görülürse bu genç yaşta hayattan ayrıldığını sembolize eder. Kadın mezar taşları ve bilhassa şahideleri, erkek mezar taşlarından daha süslü ve çarpıcıdır. Stilize çiçek motifleri tazeliklerinden hâlâ bir şey kaybetmemiştir. Lale, gül, karanfil gibi çiçekler hanım mezarlarında erkek mezar taşlarına nazaran daha zarif stilize edilmiştir. Yüzük, kolye, broş, bilezik gibi ziynet eşyaları hanımların taşlarını hayattaymışçasına süslemektedir.
Osmanlı devletinde özellikle 18. asrın sonu 19. asrın başı itibariyle moda olan Batı tarzı sanat anlayışı, kitap süsleme sanatlarından mimariye, musikiden mezar taşlarına kadar her alanda etkili olmuştur.
 
Eyup Sultan’da bulunan Mezar taşları başlı başına bir tarih. Sanki açık hava müzesi. Maalesef bilinçsiz hazire temizlikleri ve iklim şartları sebebiyle o güzelim taşlar tahrip olmuş, atmosfere salınan egzoz ve sanayi gazları taşları karartmış.  Zamanın örselediği taşlar erimeye başlamış ve okunamaz hale gelmiş. Zaten atalarının mezar taşlarını okuyamayan bir milletiz.
Dileğimiz, yetkililerin daha duyarlı olması, hiç değilse elde kalanları doğru muhafaza etmeye yönelik çalışmaları acilen yapmasıdır. Büyük bir medeniyetten geriye kalanları korumak, bu topraklarda yaşayanlar için bir ödevdir.
 
Devam edecek
 
Rüştü Kam

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner291

banner301

banner272

banner276

banner192

banner174

sanalbasin.com üyesidir