Öne Çıkanlar Macar Sanatçılar Kara Fatma kürek çekiyorlar AB ülkeleri Murat Boz Bayern

Prof. Dr. Düzgün ile IŞİD üzerine konuştuk

Prof.Dr.Şaban Ali Düzgün ile IŞİD üzerine konuştuk. IŞİD nasıl bir örgüt olduğunu, nerelerden beslendiğini, yaptıkları ile söyledikleri arasındaki uyumsuzluğun sebeplerinin neler olduğunu ve daha fazlasını bu röportajda bulmanız mümkündür.

Prof. Dr. Düzgün ile IŞİD üzerine konuştuk

Prof. Dr. Düzgün ile IŞİD üzerine konuştuk*

Prof.Dr.Şaban Ali Düzgün ile IŞİD üzerine konuştuk. IŞİD nasıl bir örgüt olduğunu, nerelerden beslendiğini, yaptıkları ile söyledikleri arasındaki uyumsuzluğun sebeplerinin neler olduğunu ve daha fazlasını bu röportajda bulmanız mümkündür.

Soru: Türkiye’den IŞİD’e katılmak için gidenlerin aileleriyle görüşmeler yaptık. Aileler bize, “Çocuklarımız gitmeden önce IŞİD’in yaptıklarını açıklamak için Kur’an’ı referans gösterdiler ve biz çaresiz kaldık; onlara söyleyecek bir şey bulamadık.” dediler. Bu aileler, çocuklarına ne anlatabilirdi ya da ne anlatmalı?

Ş.Ali Düzgün: Şüphesiz, söylenen her sözün yahut yazılı her metnin bir niyeti/amacı vardır. Bu yönüyle Kur’an-ı Kerim’in de pasif bir söz yahut metin olmadığı, muhatabını harekete geçirdiği anlaşılabilir bir şeydir. Kur’an’ın bir eyleme yönlendirirken nasıl bir yol takip ettiği incelendiğinde farklı mezhep, meşrep yahut grupların tutumlarını değerlendirme imkânı bulabiliriz. Kur’an önce insanın aklına/zihnine hitap ederek onda kesin bir bilgi yaratmakta, sonra da bu bilgiyi kalbe bağlayarak onu eyleme yönlendirmektedir. Kur’an mağara arkadaşlarından (ashab-ı kehf) bahsederken onların eylemden önce bilgi kesinliklerine işaret etmektedir (18/Kehf, 13). Kur’an’ın eylem insanlarına önerdiği yöntem budur. İnsan kesin inanca sahip olmadan ve bu inancın yönlendirdiği eyleme girişmeden önce kesin bilgiye sahip olmalı ki inancının onu sevk ettiği eylemler hem kendisi hem de başkası için bir trajediye sebep olmasın. Kur’an insanları trajediye sürüklemek için inmediğini söylediğine göre (20/Tâhâ, 2) doğru anlaşılan ve yorumlanan Kur’an’ın insanı trajediye sürüklediğini söyleyemeyiz. Ama Kur’an’a yaslandığını söyleyen insanların düşünce, söz ve eylemleri İslâm coğrafyası için tam bir trajedi yaratmaktadır. O zaman ya Kur’an’ın beyanında bir sorun var ya da insanların düşünce ve eylemlerinde. Müslümanların tarihinin bir trajedi olarak başladığını ve hâlâ bu özelliğini koruduğunu söylemeliyiz. Hz.Peygamber’in vefatından kısa bir süre önce irad ettiği Veda Hutbesi’nde 100 bini aşkın mümine hitap ettiğini ama vefat ettiğinde cenazesini Hz. Ali’nin 13 kişiye kıldırdığı cenaze namazıyla ve ölümünden ancak 3 gün sonra kaldırılabildiğini bir düşünün! Peygamberin hitap ettiği 100 bin kişi nereye gitti? Mâturîdî Hz. “Peygamber vefat ettiğinde neredeyse bütün Araplar dinden döndüler” diye kaydetmektedir. Peygamber’in vefatıyla İslâm’ın 23 yıllık tarihe müdahalesini bir ara dönem gibi gören Araplar 23 yılın öncesindeki kabile asabiyetine ve Kur’an’ın hamiyyet (etnocentrizm) dediği ben merkezciliğe geri döndüler. Hz. Peygamber’in rahle-i tedrisinden geçtiğini söylediğimiz sahabiler birbirleriyle kavgalı hâle geldiler. Hz. Ali’nin Hz. Ayşe’yle, Ebu Bekir’le, Ömer’le kavgaya başladığı bu tarih, Şiilik, Sünnilik, Haricilik gibi siyasal kimlikleri yarattı ve her birini bir diğerinin amansız düşmanı olarak tarih sahnesine sürdü. Üzerlerine iliştirilen dinsel kimliklerle de, arkadan gelen Müslümanların tarihini de bir dekadansa dönüştürdü. 1400 yıldır İslâm coğrafyasının her yerinde aynı oyun sahne alıyor. Her yeni doğan Müslüman çocuk da bu oyunda rol almak üzere yetiştiriliyor.
Kur’an Haşrı Suresi’nin 10. ayetinde tarihte bütün bu olup bitenlere bir sünger çekilmesini, bu olayların hüznün ve nefretin kökeni olarak bir üst-anlatıya çevirilip her yeni doğanın kaderine dönüştürülmemesini istemektedir. Zira, insanın hüznü ne kadar derin olursa, nefreti de o kadar fazla olur. Özellikle Şiî düşüncenin Kerbela faciası üzerinden devşirdiği Sünnilik nefreti, bu tarihsel olayla sürekli canlı tutulmaktadır. Tarihte olup bitenleri birer hata olarak görmeyi ve onları bağışlamak suretiyle kendini de bu trajediden kurtarmayı öneren ayeti, bu trajediyi sonlandırmaya köklü bir çağrı olarak okumak gerekir. Trajedi fakir ve mutsuz bir insanın, yine fakir ve mutsuz olarak ölmesini anlatan oyun türü değildir. Zengin ve mutlu bir adamın beklenmedik bir şekilde beş parasız ve sefil bir şekilde ölmesidir. İslam’ın başına gelen tam da budur. Hz. Peygamber’le birlikte kavgalı Araplar arasında tam bir barış yaratan (Pax Arabica) İslam’ın tarihi bugün beklenmedik bir şekilde inananların birbirini kırdığı bir tarihe evrilmiş durumda. Bu yönüyle bir düşüş ve tragedya özelliği taşıyor. Hz. Ali’nin halifeliği sırasında Kur’an’ın şiddete eğilimli çöl insanları (A’rabî) olarak tanımladığı (Tevbe, 87: “Çöl Arapları (Marjinaller), inkâr ve ikiyüzlülük karakterleri sebebiyle (kentsoylulardan) daha fazla şiddet eğilimi gösterirler. Bu yüzden Allah’ın elçisine indirdiğinin nasıl bir yaşamı gerekli kıldığını da kavrayamazlar) Haricilerin zihniyet torunlarının yarattığı bir başka tragedya yaşıyoruz bugün. Bu insanları tanımlayan eşedd ifadesi, şehrin getirdiği değerlerden ve nimetlerden yararlanamamış insanların şiddete eğilim gösterdiklerine ve hem kendilerini hem de birlikte yaşadıkları insanları bu şiddetin kurbanlarına dönüştürdüklerine işaret etmektedir. Bugünün şiddetini üreten radikal örgütlerin devşirdikleri insanların da benzer şekilde marjinal kalmış/şehrin getirdiği medeni değerlerden ve refahtan pay alamamış insanlardan oluştuğunu gözlemlemek mümkündür. İnsanı çevresinin çocuğu olarak gören sosyal teoriler de, fiziksel şartların ve sosyal dokunun insan karakteri üzerindeki inşa edici etkisine işaret etmektedir. Hayat neşesini ve gelecek ümidini kaybeden insanlar radikal bir karakter geliştirirler. Bu insanların radikalliklerini şiddete dönüştürmeleri için geriye kalan tek şey, bu şiddeti nasıl gerekçelendirecekleridir. Hz. Ali’yi öldüren haricilerin gerekçesi, Kur’an’ın dışında bir insanı hâkim/hakem olarak kabul etmesidir. Bugünün radikali de kendine onlarca gerekçe bulabilir. Mesele şudur: Bu gerekçelerin hiçbiri sebep değildir. Dinin/Kur’an’ın gerekçe olarak kullanıldığı bütün olay ve olgularda, sebep insanların yaşam koşullarıdır. Mesele dinî değil, insanidir. İslâm coğrafyasının içine sürüklendiği bu şiddet sarmalının ne kadarının dinden ne kadarının insan faktöründen kaynaklandığını bütün açıklığıyla sorup cevabını aramak gerekir. Rengine, diline ve dinine bakmadan insan hak ve özgürlüklerinin garantörü olarak Allah’ı gören, bir insanın hakkına tecavüzü Allah’ın sınırlarına (hududullah) tecavüz olarak tanımlayan, bütün gayesinin insanların önlerini görmelerini sağlayacak bir zihin ve kalp birlikteliğini sağlamak olduğunu (hidayet) beyan eden ve insanların önüne ‘toplu halde barışa girmeyi’ (2/Bakara, 208) hedef olarak koyan Kur’an’ın söyleminde bir sorun olma ihtimali var mı? Varlıklara merhametli olmayı ilke olarak benimsediğini bildiren (6/En’âm, 12) Allah’ın kitabı nasıl şiddetin, insan onurunun ayaklar altına alındığı işkencenin, alınan esirleri köleleştirmenin yahut boynunu vurmanın meşrulaştırma aracına dönüştürülebilir? Kur’an’ın bütün hedefi insanın onurlu bir yaşam sürme mücadelesinde ona destek olmaktır. İnsanlık onurunun can, mal (mülkiyet), nesil, akıl (düşünce) din gibi temel hak ve özgürlüklerin sağlanmasıyla korunabileceği açıktır. Ama bir o kadar açık olan da şudur ki; doğal/fıtri olanın üzerine giydirilen her kimlik (din, mezhep, meşrep, etnisite, vs.), insanların bu hakların korunma ihtimalini zayıflatmaktadır. Din mensuplarının mutlak hakikat iddialarını ve bu iddiaların onları sürüklediği çatışmaları bu çerçevede hatırlamak yeterlidir. Bütün bu tartışmaların bir trajedi yaratmaması için İslâm bilginleri insanın doğuştan getirdiği beş temel hakkın (can, mal, akıl, din ve ırz) her şart altında korunması gerektiğinde ısrarcı olmuşlardır. Bir ülkenin daru’l-harb, daru’l-İslam yahut daru’s-sulh olarak anılmasının temel şartı da bir insanın bu temel haklarını sonuna kadar özgürce kullanıp kullanamadığına bağlıdır.

Bunları dikkate aldığımızda şunların sorulması kaçınılmazdır: Bir kutsal kitap olarak Kur’an’ın niyeti nedir ve muhatabından ne tür eylemler talep etmektedir? Kur’an bütünüyle iyi bir insan projesi midir, yoksa insan sayısı kadar çeşitlilik gösteren arzu ve hevesleri gerçekleştirmenin bir aracı mıdır? Daha da önemlisi, sonsuz ilahî kudreti temsil eden bir güç kaynağı olarak Kur’an’ın, ehil olmayan zihinler tarafından araçsallaştırılmasını önlemek için ne yapılmalıdır? Kur’an’ı doğru anlamak için hangi esasların takip edilmesi gerektiği konusunda sayısız çalışma yapıldığını ama yine de Kur’an istismarının önlenemediğini görüyoruz. Bu durumda çok daha temelli ilkelerin geliştirilmesi gerektiği ortadadır. Kur’an’ın bir ayetini bağlamından kopararak sloganlaştırmaktan (15/Hicr, 91) Kur’an’ın kendisinin şikâyet ettiği unutulmamalıdır.

Soru: IŞİD, sözünü ettiğiniz bu yönteme başvuruyor, yaptığı eylemleri, “onlar da bize yapmıştı” diye meşrulaştırıyor.

Ş. Ali Düzgün: Kısasa kısas, göze göz, dişe diş hükmü Tevrat’ın hükmüdür, İslâm’ın değil. “Biz bunu Tevrat’ta yazdık.” diyor Kur’an (5/Mâide, 5). Kendisine karşı işlenen her türlü günahı affettiğin söyleyen Allah’ın tevvâb isminin tecellisi olan affetme/helalleşme bir yaşam değeri olarak hayata geçirilmelidir. Öldürme olayı dahil, bize yapılana nasıl bir karşılık verebileceğimiz konusunda Kur’an üç alternatif sunmaktadır: Birincisi, katilin öldürülmesini talep edebilirsiniz yani kısasa kısas. İkincisi, tazminat isteyebilirsiniz. Üçüncüsü, affedebilirsiniz. “Allah sizin affetmenizi önerir.” diye bitiyor ayet. İslâm’ın getirdiği ilke budur. İlla kişi yaptığının aynısıyla mukabele edilecek, gözünü çıkardıysa gözü çıkarılacak diye bir şey yoktur. Bu kriminal adalet. Yahudi kültüründe böyleydi. Bu gelişiyor ve İslâm’la birlikte etik adalete evriliyor. Kısasa başvurmadan da adaletin sağlanabileceğini insan zihni çok geç keşfetti. Kur’an-ı Kerim affı öneriyor. Çünkü adaletin bir erdeme dönüşmesi gerek. Bu da bir duygunun tatminiyle gerçekleşebilecek bir şey değil. Evet, sizin canınız istiyor; içgüdüsel olarak “Benim canımı yakanın ben de canını yakayım.” diyorsunuz ama bizi insan yapan içgüdüleri kontrol etmektir. Bu da erdemdir ve affı gerektirir. Erdeme kaynaklık etmesi yönüyle din sabit ve evrensel bir gerçeklik olarak hayata kaynaklık etmeli; çalmayacaksın, öldürmeyeceksin, iftira atmayacaksın, yalancı şahitlik yapmayacaksın gibi insanın aklına, insafına ve vicdanına hitap eden temel yaşam değerleriyle hayata dokunmalıdır. Bir mahkeme ve yargı diliyle sürekli cezalardan, infazlardan bahseden bir dinin, uzun erimde, kendini marjinalleştireceği ve marjinal örgütlerin enstrümanına dönüşeceği açıktır. IŞİD ve benzeri marjinal yapıların yaptığı şey bu. Ama şu soruyu sormak da bilim ahlakının gereğidir: Bir kutsal kitap nasıl oluyor da insan aklını donduracak uygulamalara kaynak olarak kullanılabiliyor?



Soru: Bu da ailelerin içinden çıkamadığı bir soru. Ayrıca IŞİD her eylemi için fetva da çıkartıyor ve tarihsel örneklere de referansta bulunuyor.

Ş. Ali Düzgün: Kendi amaçları doğrultusunda kullanıyorlar bazı âlimlerin görüşlerini. Bunun için fetvalarda tahrif de yapıyorlar. Mesela İbn Teymiyye’nin meşhur Mardin fetvası, Mardin Moğollar tarafından işgal altındayken, Müslüman halkın konumunu tartışan bir fetvadır. İbn Teymiyye şunları söylüyor: “Orada ikamet eden kimsenin, eğer dininin icaplarını yerine getiremiyorsa, hicret etmesi vaciptir. Aksi hâlde vacip değil müstehabdır. Mal ve canlarıyla Müslümanların düşmanlarına yardım etmeleri ise haramdır. Onlara hakarette bulunmak ve münafıklıkla itham etmek helal değildir. Münafıklıkla itham, kitap ve sünnette zikredilen özellikleri taşıyanlar için söz konusudur. Buna da Mardin ehlinden bazıları ve başkaları da girer.”
Benzer bir fetva Karahitayların işgali altında bulunan Müslüman coğrafyanın halkları için de verilmiştir. Muhammed b. Yûsuf es-Semerkandî fetvasında, işgal altındaki toprakların Müslümanların ibadetlerini serbestçe yerine getirebildikleri sürece daru’l-harb sayılamayacağını belirtmekte ve İslâm dışı yönetim altında görev üstlenenlerin Müslüman olduklarını, kâfir sayılamayacaklarını söylemektedir.
İbn Teymiyye’nin fetvasında “Müslümanlara Müslüman olarak muamele edilir.” ifadesi yer almaktadır. IŞID ve benzeri örgütler fetvanın bu kısmını “Müslümanlarla (işgale ses çıkarmadıkları için) savaşılır.” diye çevirip kullandılar. Tarafsız kalan ve işgal güçlerine ses çıkarmayanlar öldürülür gibi sundular. İntihar eylemlerinin temelinde bu meşrulaştırıcı mantık yatmaktadır. Kaldı ki; böyle bir fetva verilmiş olsa bile, bu o bilginin kendi yorumudur. Bir bilginin fetvasını çağlar boyunca Allah’ın sözü gibi muameleye tabi tutacak hâlimiz yoktur.

Soru: Ailelerle konuştuğumuzda dikkatimizi çeken başka bir nokta da gidenlerin Türkiye’yi yeteri kadar İslami bulmaması. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ş. Ali Düzgün: Bu bir sebep değil gerekçe; ve bunun sahici bir gerekçe olduğuna kimseyi inandıramazlar. IŞİD’e katılımların maddi sebepleri de var. Ayrıca geri dönebilirlerse anlatacak hikâyeleri de olacak. Türkiye dinî özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülke değil ki. Burası küfür devleti mi? Ben Müslüman olarak ne yapmak istedim de engellendim? IŞİD gibi örgütlerin temel mücadelesi tekfir ederek ötekileştirdikleri Müslümanlarla ilgili. Müslümanların kendi dışındakilere göstedikleri toleransı kendi aralarında geliştiremediklerine şahidiz. IŞİD’in bir gayr-ı müslimin canına zarar vermediğini biliyoruz. Tevbe Suresi’nin 29. ayeti, cizye (savaş tazminatı) veren Ehl-i Kitab’a yaşam garantisi vermektedir. İslâm dairesinin dışında kalan insanları bile savaşın yok edici etkisinden kurtarmaya çalışan bir Kitab’a mensubiyet iddiasında bulananların katlettiği insannların tamamı Müslüman. Onların yaşam hakkını koruyan hiçbir Kur’an ayeti yok mu acaba?!
Müslümanların birbirini öldürmesini engelleyecek bir reçete lazım. Bu da çok seslilik, farklılık, çoğulculuktur. Allah dilese herkesi tek bir ümmet olarak yaratırdı ama böyle dilemedi. İnsanların farklı düşünmelerini, farklı giyinmelerini, farklı harekette bulunmalarını Allah’ın yaratma kanunu olarak gösteren ayetler var. İnsanları giyimleriyle, düşünce ve eylemleriyle tek tipleştirmeye çalışan baskıcı/otoriter ideolojiler olarak karşımıza çıkıyor bu örgütler. Hem Allah’ın yaratma yasasını çiğnedikleri için hem insan fıtratına ters bir şey önerdikleri için hem de otoriter ve baskıcı yönetimlerin zamanı çoktan geçtiği için hiç şansları yok.

Soru: Konuştuğum ailelerden birinin babası anlattı: “Eskiden oğlumla namaza giderdik ama şimdi gelmiyor. Bana dedi ki “Ben Türkiye Cumhuriyeti’nden maaş alan bir imamın arkasında namaz kılamam.” Baba demişti ki, “Ben oğlumu ikna edemedim.” Siz o babayla karşılaşsanız “Şunu söyle ikna olur.” gibi bir öneriniz olur muydu?

Ş. Ali Düzgün: O gence, “Müslümanlık sence nasıl bir şey?” “Neleri serbestçe yaptığımızda bir ülke Müslüman ülke olarak adlandırılmayı hak eder?” sorularını sorardım. Cüppe giyip, sarık sarmak mı? Ya da hırsızlık yapan birinin elini kesmek yahut zina eden birini yarı beline kadar gömüp taşlayarak öldürmek mi Müslüman olarak kabul edilmenin kriteri? Bunları yaptığımızda bir ülke artık Müslüman ülkeye mi dönüşmüş olacak?
Bunların hayalini kurduğu düzen, Hz. Peygamber’in ortadan kaldırma mücadelesi verdiği bir düzen. Kur’an, gerdek gecesi bakire çıkmayan kızı recmeden Yahudi kültünü (Tesniye, 22: 13-21) ortadan kaldırma mücadelesi vermiştir. Recm, Kur’an-ı Kerim’le zerre kadar ilgisi olmayan bir ceza. Birkaç ceza uygulayarak Müslümanlık fiyakası satma derdinde olan örgütler ve devletler var. Burada dinin kendi içinden, kendi mensupları tarafından ciddi bir manipülasyona uğradığını görüyoruz. Maun suresinde ayet: “Siz dini yalanlayanı gördünüz mü?” diye soruyor. Ben o ayeti farklı tercüme ediyorum: “Siz dini yalancı çıkaranı gördünüz mü?” şeklinde. Bana sorarsanız bu örgütler dini yalancı çıkaran örgütler. Din esenliğin, barışın, huzurun kaynağıydı. Tam tersine şiddetin, öldürmenin, yıkıcılığın kaynağı hâline getirildi.
Esir aldıkları insanların kafalarını vuruyorlar. Muhammed suresinin 4. ayetine taban tabana zıttır. Savaşın amacı ne esir alıp insanları köleleştirmek/cariye yapmak ne de ganimet elde etmektir. Böyle bir savaşın çapul kültürü olduğunu biliyoruz. İster ganimet elde etmenin ister köle ve cariye edinmenin aracı olsun, savaşın bir çapula dönüşmemesi için Hz. Ömer’in savaşa katılanlara ganimetten pay vermeyi reddettiğini biliyoruz. O zaman, savaşın tek gayesi vardır: Yeryüzünde zulüm yapan kim varsa etkisiz hâle getirmek. Enfâl suresinin 67. ayeti “Peygambere esir almak yakışmaz.” derken aynı endişeyi dile getirmektedir. Bu ayetlere göre, zulüm ortadan kaldırılmadan savaş bitirilmeyecek, esir alınmayacaktır. Savaş esnasında esir düşenler olursa onlar da ya karşılıksız salıverilecek ya da tazminat karşılığında bırakılacaktır. Esiri öldürmenin İslâm’la hiçbir ilişkisinin olmadığını, ama bir korku imparatorluğu yaratmak için bu örgütler nezdinde bir PR değeri bulunduğunu hepimiz biliyoruz.

Soru: Peki, bunun kuvvetli bir biçimde anlatılabildiğini düşünüyor musunuz? IŞİD veya benzer örgütlerin yoğun bir propaganda bombardımanına karşı, bu örgütleri eleştiren ciddi argümanların öne sürülmediğini görüyoruz.

Ş. Ali Düzgün: IŞİD, bir azınlık psikolojisiyle hareket ediyor. Bu insanları örgütleyen güçü küçümsememek gerekir. Yoktan var olmanın, sıfırdan meydana çıkmanın getirdiği bir güç var ortada. Bu tür örgütler ayrıldıklarında yok olacaklarını, ortadan kalkacaklarını bildiklerinden, birbirlerine çok sıkı kenetlenirler ve bu kenetlenmeyi sürekli kılacak bir ideoloji üretirler. Hayatta kalma mücadelesinin yarattığı güç ve bunu pekiştiren ideoloji, başkası için çok yıkıcı olabilir. Bu tür güçlere ve güç ideolojilerine karşı ana akım İslâm’ın çok hazırlıklı olmadığını kabul etmek lazım. Kelam, Felsefe, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tasavvuf gibi disiplinlerle büyük bir entelektüel gelenek yaratan Müslüman düşünürler kendi bedeninin ürettiği aykırı yapılarla baş etmenin yollarını keşfedemedi, maalesef. Keşfedebilseydi ne İslâm’ın ilk dört halifesinden üçü öldürülmüş olurdu ne de peygamberin dizinin dibinde eğitilen sahabeler iktidar kavgasına tutuşup birbirini yerdi. Haşr suresinin 10. ayetinin işaret ettiği, tarihe mal olmuş kişileri ve olayları nasıl değerlendirmek gerektiğine ilişkin ilahî yönlendirme unutulmuş, mesele bir iman savaşı olarak sunulmuştur. Bu da Müslüman bilginlerin bir siyaset felsefesi geliştirmelerinin önünü tıkamıştır. Kendi içinden türeyen marjinal gruplarla nasıl başa çıkılacağı gibi daha detay konu bir kenara, Müslüman âlimler yöneticilere nasihat veren (Nasîhatu’l-Mulûk) eserler dışında kayda değer siyaset felsefesi eserleri üretememişlerdir.
Bu kalemden olmak üzere; öncelikle, kendini Müslüman olarak tanımlayan insanların mücadele araçlarının kelimeler/mesaj olduğunu kabul etmek gerekir. Hz. Peygamber mücadelesinde cepheye nasıl özgürlük, eşitlik, adalet, hakkaniyet gibi kelimeleri sürdüyse, bizim de hem kendi bünyemizden neşet eden marjinalliklerle mücadelemize imkân veren hem de yeni bir yaşam kültürünü var kılmamıza hizmet eden kelimelerimiz olmalıdır. Bu elimizdeki yumuşak güçtür. Odağında insan onurunun; barışın, esenliğin, birlikte daha iyi bir dünya var etme idealinin bulunduğu bu yumuşak güç (İslâm), masum insanlara yönelen ve tekfir ideolojisiyle tahkim edilen kıyıcılığa imkân vermediği için bu örgütler kendi camilerini inşa ettiler. Bu camilerde kendi politik-ideolojik hedeflerine hizmet edecek yeni bir söylem geliştirdiler. Sadece şu örnek üzerinde düşünmek bile ne demek istediğimi daha net anlatacaktır: Afganistan’da iktidarı ele geçirdiğinde Taliban’ın yaptığı ilk şey Bamyan’da bulunan Buda heykelini dinamitle havaya uçurmak olmuştu. Zira onlara göre bu bir puttu. Oysa aynı bölgede yüzlerce yıllık bir İslâmi birikim vardı ve İslâm bilginleri bu heykelleri put olarak görüp yok edilmelerine ilişkin bir fetva vermemişlerdi. “Ana akım İslâm’ın varlık görüşüyle bu marjinal gruplarınki arasında nasıl bir fark var?” diye sorulursa cevap bu örnekte yatmaktadır.

Soru: Ama propaganda mekanizması çok güçlü. Nasıl bir karşı koyma mekanizması öneriyorsunuz?

Ş. Ali Düzgün: Ortadoğu’da olup biten her şeyi din etiketi yapıştırarak tahlil etme gibi bir hata işleniyor. Bu bir kategori hatası. Din en geçişken duygudur. Her olayı din etiketiyle yorumlamak, o olaya bütün inananları ortak etmek demektir. Bu duygu geçişkenliği, rasyonel davranmayı ve olayları sühuletle ele alıp tahlil etmeyi zorlaştırımaktadır. Ortadoğu’nun tarihinin neden bir dinler tarihi olarak okunduğunu ilk olarak K. Marx Engels’e soru olarak yöneltmişti. Tarihe gömülmesi gereken birçok olay, dinî duygunun bu geçişkenliği sebebiyle hergün canlı bir şekilde zihnimize ve kalbimize enjekte ediliyor. Ekonomiden, sosyal yapıdan (özellikle de kabile kültüründen) ve coğrafyadan kaynaklı sorunların öncelikle dinden bağımsız olarak masaya yatırılması gerekir. Dinden kaynaklanmayan sorunları din faktörünü devreye sokarak çözmeye çalışmak sonuç vermez. Sorunların dinsel olarak etiketlenmesi, objektif bir değerlendirme yapma imkânını da ortadan kaldırmaktadır. Sorunun kaynağında din yok; ama savaşanlar dine referansta bulunduklarında tabanda karşılık buluyorlar. Dinin kullanımı dediğimiz bir pragmatizm var ortada. Kişisel kanaatime göre asıl sorun Ortadoğu’nun aşiret/kabile yapısı ve toprak yönetimidir. Afganistan’da mücahitler Sovyetler çekildikten sonra birbirleriyle savaşmaya başladılar. Kimin din anlayışının daha doğru olduğu sorununu çözmek için mücadele etmediklerini biliyoruz.
Sorunuza dönersek, IŞİD’in propagandasının omurgasına dini koyarak hedef saptırmasını gözler önüne sermek gerekir. İktidar mücadelesinin, güç ve servet elde etmenin adı ne zamandan beri din mücadelesi oldu?



Soru: IŞİD’in kıyametçi bir yanı var. Ordular Guta’da toplanacak, Dabık’ta büyük bir savaş olacak, sonra İstanbul’u alacaklar. O sırada Deccal gelecek gibi. Bu kıyametçi anlayışın İslâm’daki yeri ne?

Ş. Ali Düzgün: Gelecekten haber verme, kehanetlerde bulunma, İslâm öncesine ait bir gelenek. Tarihi geriye doğru yazmanın alternatifi olarak arzu edilen bir tarihi yaratma öngörüsü ve temennisi demek bu. Yuhanna İncili’nin özellikle Vahiy bölümü tam da bu söylediğimize odaklanır. Buna apokaliptik gelenek denmektedir. Bunun İslâm kültüründeki karşılığı ‘fiten’ ve ‘melâhim’dir. Hz. Peygamber’in ağzından gelecek savaş ve katliamlardan söz edilir. Bunların ne kadarı Peygamber’e aittir? Peygambere ait olma ihtimalleri var mıdır? sorularına hadisçiler olumlu cevap vermezler. Geleceği/gaybı Allah’tan başka kimse bilemeyeceğine göre (27/Neml, 65), bu tür gelecek okumalara dinî bir değer atfedilmemelidir. Zira Peygamberin geleceği bilme ihtimali, ilgili ayette ortadan kaldırılmaktadır. Ama meseleye dinî açıdan değil de tarih felsefesi ve gelecek öngörüsü açısından bakarsak başka bir durumla karşılaşabiliriz. O da şudur: Tarihi geriye doğru ne kadar sararsanız ileriye doğru o kadar açarsınız. Apokalipsi zaten sarılan bir şeyi açmak demek. Tarihi geriye doğru ne kadar iyi bilirseniz geleceği o kadar iyi okuma ihtimaliniz vardır. Peygamberliğinin başında Peygamberimize geriye doğru tarihin bildirildiğini Kur’an İsrâ suresinde anlatmaktadır. Peygamberin tarihi kıssalar üzerinden kurduğu bir akıbet, yani gelecek tarih/zaman fikri olabilir. Peygamberin geçmiş olayların sebepleri ve sonuçları arasındaki zorunlu ilişkiyi, geleceğe transfer etmiş olabilir. Dolayısıyla geleceğe ilişkin bildirimlerde bulunma geleneğini devam ettirmesi de anlaşılabilir bir şeydir. Bu bildirimleri bir tarih okuması çerçevesinde değerlendirilmek mümkün olabilir; bunların kendisine Allah tarafından bildirildiği şeklinde anlaşılmamaları gerekir. Bütün bunlara rağmen İslâm düşünce geleneğinde özellikle Şiî mesihçi söylemi de katarsak büyük bir melhame-i kübra (Armagedon; büyük savaş) etrafında dönen rivayetler vardır ve IŞİD buna sık sık atıfta bulunmaktadır. Kur’an’da ye’cüc ve me’cüc’den bahsedilmesi de bu rivayetçilerin elini güçlendirmiş görünmektedir.
Bunlardan birkaçı şöyle: “Melhame sırasında Müslümanların toplanma merkezi Şam; Deccal’de toplanma merkezleri Kudüs ve Ye’cüc ve Me’cüc vak’asında toplanma merkezleri ise Tur-u Sina’dır. (Râmûzu’l-ehâdîs, 393/10) ” “Büyük melhame gününde Müslümanların toplanma merkezi Şam şehrinde Guta denilen yerdedir. O gün Müslümanların menzillerinin en hayırlısı orasıdır. (Râmûzu’l-ehâdîs, 322/10) ”İslam kaynaklarında melhame-i kübra (büyük savaş), Yahudî ve Hristiyan kaynaklarda Armagedon (İbranice, har-megiddo/megido tepesi) olarak geçmektedir ve bu savaşa sebep olanlar gog ve magog olarak anılmaktadır: “Bin yıl dolunca, şeytan zindanından çözülecektir ve yerin dört köşesinden olan milletleri, Gog ve Magog’u saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. Onların sayısı denizin kumu gibidir. (Yeni Ahit, Vahiy Bölümü, 20/7-8) ”
Hristiyan bilginler bu kehaneti, dünyayı ele geçirmeye çalışan bütün güçlerin ve Fırat’ın doğusundan gelen kralların korkunç büyüklükte ordularla ve dehşetengiz silahlarla çarpışacakları ve sonunda İsa taraftarlarının galip geleceği şeklinde yorumladılar. Yeni Ahit’teki Gog ve Magog, Kur’an’da da Ye’cüc ve Me’cüc olarak anılmaktadır: “Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı ve onlar her tepeden akın etmeye başladıkları zaman...” (21/Enbiyâ, 96) Ye’cüc ve Me’cüc’ün anıldığı ayetin bir öncesinde yok oluşun eşiğine gelen toplumlardan bahsedilmekte, ardından da bu yok oluşun, yıkıcı güç odakları eliyle gerçekleşeceği bildirilmektedir. Bu bildirim, toplumsal yok oluş (sosyal kıyamet) yasasıdır; asla herhangi bir zamana, mekâna veya kişiye işaret etmez. Ye’cüc ve Me’cüc de herhangi bir milleti tanımlayan isim değildir; aksine tahrip edici her güç odağını tanımlayan bir fiil-sıfat içeriğine sahiptir.

Soru: Son olarak neler söyleyeceksiniz?

Ş. Ali Düzgün: Sonuç olarak; insanlar her savaşı bu tür bildirimlerin gerçekleşmesi olarak yorumladılar. Doğal olarak da, her din mensubu kendisinin galip geleceği bir kehanette bulunmaktadır. Adı ister Melhame-i Kübra isterse Armagedon olsun, bunları herhangi bir gelecek savaş olarak okumak doğru değildir. Hayatı ölmek için değil yaşamak için tercih edenlerin yapacağı şey, bu tür bildirimlerin savaşların korkunç yüzüne dikkat çektiğini görüp bir uyarı olarak almak ve insanın tarihini bir kıyımlar tarihi olmaktan kurtarmaya çalışmaktır.

Prof.Dr. Şaban Ali Düzgün
Tercüme: Gülseren Şentürk
Tashih: Zülfikar Kam/ Niğmet B alcı
Son Kontrol: Rüştü Kam
Sayı: 25


* Söyleşi El-Cezire Türk için Ayşe Karabat tarafından yapılmıştır


ha-ber.com

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol