RAMAZAN GELDİ VE ÇEKİP GİTTİ

Ramazan geldi ve çeşitli hanelere Oruç Bey’le birlikte bir ay boyunca misafir oldu. Ayın sonunda da, on iki ay sonra tekrar geleceğini söyleyerek çekip gitti. Bazı hane sahipleri bu 30 gün içinde, 20 saatlik zaman diliminde Ramazan’a ne yemek verdiler ne de içecek. Halsiz düştüğü zamanlar oldu Ramazan’ın, o zaman da klimalı odalarda oturan sorumsuz sorumlular Ramazan’a; yat uyu dediler. Ağır bir işte çalışıyorsan hastalık raporu al dediler veya o işi bırak, başka bir iş bul dediler. Ramazan’ı aç ve susuz kalmanın ibadet olduğuna inandırdılar. Ramazan’ı, oruçlu iken acı çekmesinin kendi kaderi olduğuna da inandırdılar. Bu durumda çok daha fazla sevap kazanacaktı.

Ramazan olup bitenlere zaman zaman başkaldırsa da, mahalle baskısına engel olamadı. Hatta Ramazan’ın gözüne soka soka, rakip sahada top koşturan diğer hane sahiplerinin dedikodusunu yapmaktan çekinmediler. Onlara küfürler yağdırdılar, katledilmelerine fetvalar verdiler. Fetva verenlerin çoğunluğu şizofren kafalı ev sahiplerinden oluşuyordu. Misafirlerini uzun süre aç-susuz bırakan bu kafalar; misafirliğin süresi ne kadar uzun olursa, misafirin Allah’a o oranda yakın olacağına inanan, mazrufa değil de zarfa bakan şizofren kafalardı. Öze inemeyip kabukta çürüyen kafalardı bunlar. Bunlar misafirlerinin açlığıyla susuzluğuyla değil, misafir olarak hanelerinde kaldığı süreyle ilgilendiler. Yok yere nice kalpler kırıldı, nice küfürler yapıldı. Dolayısıyla Ramazan’ın ne kafası kaldı kırılmadık ne de kolu kanadı.

Bu arada, Ramazan’ın üzerinden maddi menfaat devşirenler bile oldu. Bu sahtekarlığı farkeden Ramazan ve Oruç Beyler o evlere konuk olmaktan çok sıkıldılar ve geldiklerine pişman olarak yara bere içinde çekip gittiler.

Ramazan’a karşı nezaket gösteren hane sahipleri de yok değildi elbet. Onlar Ramazan’a saygılı davrandılar, hizmette kusur etmediler, bunun için özen gösterdiler. Her bir kurala titizlikle riayet ettiler. Mesela, misafirlerinin yanında seslerini yükseltmediler, rakip sahada top koşturanların dedikodusunu yapmadılar, insanların ayıplarını araştırmadılar. Dudaklarından tebessüm, yüzlerinden neşe hiç eksik olmadı. Misafirlerini uzun süre ne aç bıraktılar ne de susuz. Yemek saatlerine dikkat ettiler. Öğün atlamadılar. O kadar ki; misafirlerini dostlarıyla tanıştırabilmek için sofralarına devamlı yeni yeni konuklar davet ettiler. Misafirleriyle uzun süre birlikte olmaktan ziyade, birlikte oldukları süreyi anlamlı kılmaya çalıştılar. Ramazan ve Oruç Beyler de kendilerine yapılan saygısızlıktan dolayı çekip giderken onlara dediler ki; “Sizler olmasaydınız bizler buralarda aç-susuz perişan olurduk. Allah sizlerden razı olsun ve sizlerin sayılarını artırsın, iyi ki varsınız, seneye tekrar görüşmek üzere Allah’a emanet olunuz.”

Ramazan’ın hanelere misafir olarak geldiği bu süre içinde, onun ne kadar faziletli biri olduğundan bahsedilerek; Zekatlar, fitreler, sadakalar da toplandı. Değişik vaatlerle, halkın huzuruna çıkan yardım kuruluşları ve cami dernekleri pastanın dörtte üçüne sahip oldular. Afrika ülkeleri, Suriye, Irak, Yemen, Filistin halkına yapılan zulümler yine ön plana çıkarılarak toplandı bu paralar. Ramazan bu istismardan rahatsız oldu. İşlerin söylenildiği gibi olmadığını çok geçmeden o da anladı. Anladı anlamasına da, kimseye söz geçiremedi...Çünkü, bu yardım kuruluşları koca koca ünvanları olan akademisyenleri bile kullanarak bu işi yapıyorlardı. Allah ile aldatıyorlardı insanları... Akademisyenler de alet oluyorlardı bu işe. Uyarıldıkları halde, yine de alet oluyorlardı. Ve hemen savunmaya geçerek özürlerinden fazla kabahat işliyorlardı. Ramazan, göz yaşları içinde olanları sadece seyredebiliyordu. Daha fazlası onun boyunu aşıyordu.

Ramazan düşünüyordu; duygu sömürüsü yapılarak kendileri için para toplanan Ortadoğu ve Afrika halklarının devletleri vardı, vatanları vardı. Allah, o ülkelere zenginlik de vermişti. Kimileri petrol zenginiydi, kimilerinin değişik yeraltı zenginlikleri vardı, kimilerine de çeşit çeşit, değişik tatlarda meyveler ve sebzeler vermişti.

Vatanına, milletine, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, kültürel zenginliklerine sahip çıkamayan, o insanların, Birleşmiş Milletler (BM) de temsilcileri de vardı. Ancak geleneklerinden, örf ve adetlerinden uzaklaştıkları, kendi değerlerine sahip çıkmadıkları için, kimliksizleştirilmişler ve sömürge durumuna düşmüşlerdi. Onların yaptığı yanlışlıkların faturasını, yardım kuruluşları ve dini cemaatler Berlinli Müslümanlara kesiyorlardı, bu doğru değildi.
Oysa bu paralar, Berlin’de yaşayan Müslümanların ihtiyaçları için toplansaydı, gelecek nesiller için milyonluk yatırımların altına imza atılırdı. Berlin’de yaşayan Müslümanların bu yatırımlara ihtiyaçları vardı. Genç nesil her geçen gün biraz daha kendi kimliğinden uzaklaşıyor veya uzaklaştırılıyordu. Şu anda devam ediyor gibi görünen faaliyetleri hâlâ birinci nesil yürütüyordu. İçlerinde pek azı ikinci ve üçüncü nesildendi. Bu gerçekti ve Ramazan’a çok acı veriyordu.
Berlin’de yaşayan Müslümanların; devletleri yoktu, problemlerine ciddi şekilde eğilen, kurum ve kuruluşları da yoktu, doğal zenginlikleri de yoktu. Var olan kurumların ve STK’lerin yöneticilerinin çoğu da, makam-mevki sahibi olan birileriyle fotoğraf çektirme yarışındaydı. Yakalarında birer aidiyat rozeti, toplantılarda sadece boy gösteriyorlardı. Havalarından yanlarına bile yaklaşılamıyordu. Çoğu liyakat sahibi bile değildi bunların.

Bazı yardım kuruluşları, akademisyenleri kullanarak Allah ile aldatma peşindeydi, bazıları da kendi cemaatlerinde bulunan din hizmetlilerini kullanarak Allah ile aldatma peşindeydi. Sonuçta her ikisi de duygu sömürüsü yaparak para topluyor ve topladıkları paraların büyük bir bölümünü Berlin’in dışına çıkarıyorlardı. 82 Milyon nüfuslu bir ülkeden gelerek 3 Milyon gurbetçiden para toplamak ne kadar büyük bir saygısızlıktı. “Sen zekatını bana ver, sadakanı-fitreni bana ver ben o parayla Suriye’de köy kuracağım, Afrika’nın bir ülkesinde su kuyusu kazdıracağım, Afrika halkına kumanya götürüp dağıtacağım” diyorlardı.

Bazı cemiyetler de, zekat toplamakta sıkıntı çekmeye başlamış olmalılar ki; “Sen zekâtını yanlış hesaplayabilirsin; bana gel zekâtını ben senin için hesaplayayım” diye sosyal medyada ilanlar veriyorlardı. Onlar da Allah ile aldatıyordu. Amaç daha fazla para toplamak. Bütün bunlar kahrediyordu Ramazan’ı.

Berlin’de yaşayan Müslümanlara, Türklere sizin ne derdiniz var diye soran yoktu. Kendi devletleri de sormuyordu bu soruyu, içinde yaşadıkları devlet de sormuyordu. Ancak, arada bir fark vardı. Kendi devletleri; "saldım çayıra Mevla’m kayıra" mantığıyla hareket ederek tutmuşta salıvermiş vatandaşlarını yaban ellere. 
İçinde yaşadıkları devlet en azından onlara iş imkânı sağlıyor, açsa karnını doyuruyor, çocuğunun eğitimine yatırım yapıyor, can güvenliğini sağlıyor, hasta olduğu zaman tedavisinde yardımcı oluyordu...

Berlin’de yaşayan Türkiyeli Müslümanlardan toplanan sadakaların miktarı, her sene en az 5 milyon Euro civarındaydı. Ramazan bunu biliyordu. Bu miktar sadece Berlin’de toplanan miktardı. Almanya genelini düşünüyordu Ramazan. O zaman beti benzi atıyordu. Miktar milyon ile değil milyarlar ile ifade edilebilirdi. Vatandaşlar iyi yönlendirilse, yatırımları iyi organize edilse, istismar edilmese, onlar kendi geleceklerini kendileri inşa edebilecek ekonomik güce sahiptiler. Halktan sadaka olarak toplanan bu paraların yarısı Berlin’de kalsa neler yapılmazdı ki...
Mesela diyorlar Ramazan ve Oruç Beyler; üniversite öğrencileri için yurt yapılabilir, kültür merkezleri açılabilir, özel okullar açılabilir, araştırma merkezleri kurulabilir, ihtiyaç duyulan eserleri Almancaya tercüme etmek için tercüme büroları açılabilir, imam yetiştirmek için enstitüler kurulabilir, üniversite öğrencilerine burs verebilmek için vakıflar kurulabilir, Almanya genelinde dağıtımını yapmak için bir Kuran meali basılabilir, özel okullar kurulabilir, hastaneler kurulabilir, İslâm’ın tanıtımı için konferanslar, seminerler ve sempozyumlar düzenlenebilir bunlar için gerekli bütçe oluşturulabilirdi, v.b.

Ramazan’a göre, resmî kurumlar da bu konularda sessiz kalmayı tercih ediyorlardı. Bazıları, biz bürokratız, bir bürokrat olarak ne yapılacaksa biz ancak onu yaparız diye düşünüyor olabilirlerdi. Bazıları azıcık aşım ağrısız başım mantığıyla hareket ederek yurt dışında kalacağı sürenin sorunsuz geçmesini isteyebilirdi, bazıları da dua ederken bile aman ağzımdan bir kelime kaçmasın diye özen gösterdiğine göre rızkın Allah’tan başkası tarafından verildiğine iman etmiş olabilirdi. Bu kişi Din Hizmetleri Ataşesi de olabilirdi.

Ramazan ve Oruç Beyler kafa kafaya verdiler ve bir karar aldılar; madem hane sahipleri kendilerini aç-susuz bırakmaktan zevk alıyordu yapılacak tek şey çekip gitmekti.
Bütün bunlara rağmen gurbetçiler celladına aşık idamlık mahkûm gibi boynunu yine onların önüne uzatıyordu, bu nasıl bir işti. Bu insanlar niçin düşünmüyorlardı, niçin tribünlere oynayanların peşinden koşuyorlardı. Ramazan ve Oruç Beyler daha ne yapabilirdi ki. Sadece bizim dediğimiz doğrudur demek zordur amma, gerçekten de öyleyse onlar ne yapsın... Velhasıl, Berlinli gurbetçiler yalnızdı, hem de çok yalnız.

Evet, Ramazan geldi ve Oruç Beyle birlikte hane sahiplerinin misafirleri oldular. Hane sahiplerinin bu sorumsuz tavırlarına şahit oldular, onlara söz de geçiremeyeceklerini anlayınca Yunus Peygamber gibi çekip gittiler.

Sonuç:

30 gün Ramazan ve Oruç Beylerle beraber olmak kime ne kazandırdı? 
Ramazan ve Oruç Beylerin gözüne soka soka, amacına uygun oruç tutmamak, oruç süresini 20 saat olarak tespit ederek insanları aç-susuz perişan etmek, hatta oruç tutmamalarına sebep olmak kime ne kazandırdı? 
Oruç tutmak isteyip de sürenin uzunluğundan dolayı tutamayanları oruç tutmaktan uzaklaştırarak başınız göğe mi değdi? 
Oruç süresini 14 saat olarak ilan edenlere küfredenler, ne kazandı? 
Medine’deki oruç süresini esas alarak, meşakkat sahibi insanların oruç tutmalarına vesile olan, onların hayır dualarını alan insanları aşağılamak onları ölümle tehdit etmek kime ne kazandırdı? 
Yazık, hem de ne yazık…

Rüştü Kam

YORUM EKLE

banner324

banner323

banner320

banner321