banner269
ÇOCUKSU ANILARLA 60´LI YILLAR

Hayatımızda yapmak isteyip de yapamadığımız bir şeyler mutlaka vardır. Eminim ki bunlar, acımasızca geçen, her şeyi silip süpüren, anıları bile yeri geldiğinde küllendiren “zaman” dediğimiz kavram içerisinde, inadına geçmişteki sıcaklığıyla yüreğimizin bir köşesinde dingin ve buruk bir vaziyette bizimle yaşamaktadır. Bugünkü anı-hikâyemde kendime sakladığım, yüreğimdeki bu dinginliği bozmak, paylaşmak, dile getirmek istedim. Yazacaklarım her ne kadar Çankırı özelinde olsa da biliyorum ve eminim ki tüm Anadolu genelinde yaşanmışlıklardır. Tek sığınağım kalemim. Tek umudum satırlar arasında kedinizi bulmanız.

Yıllardır yurdumdan, sevdiklerimden ırak yaban ellerinde ömür defterimi durmadan karalıyorum. Gurbetin kahrı, sabır ve sılaya dönüş umudu olmazsa hiç çekilmez. Farklı bir yaşam tarzı, farklı bir kültür ve farklı bir insanlık anlayışı… Nerden bakarsanız bakın, el memleketinde el olan hep sizsiniz. Bayram, seyran deseniz adında saklıdır. Yalnızların, kimsesizlerin bayram nesine? Kendi çapınızda, kendi ruh halinizle; kültürünüzden, yaşam tarzınızdan ödün vermeden yaşamayı sürdürürsünüz. Ramazan günleri başlar… Hayallerinizdeki camilerden yükselen ezan sesi yerine suskunluk vardır. Göremediğiniz mahyaların yıldızımsı yansımalarını gökyüzünde ararsınız. Buna rağmen, “inancın yeri yurdu olmaz” diyerek yine de yaradana sığınıp elinizden geldiğince orucunuzu tutmaya, ibadetlerinizi eda etmeye gayret edersiniz.

Yine böylesi bir zaman geldi çattı. Başladı mübarek Ramazan ayı. Biri diğerinden pek de farklı geçmeyen günlerden bir gün, iftar vaktiydi. Hoş bir ezan yansıyordu televizyondan. O ses beni benden almıştı âdeta. Dünya ile ilişkimi kesmiş, diyardan diyara, zaman içinde zamana savuruyordu. Kendimle hesaplaşıyor, yüzleşiyordum… Bunun ne büyük bir erdem olduğunun da bilincindeyim. Çok şükür isteyip de -kanaatkârlık çerçevesi dâhilinde aşırıya kaçmadan, haddimi aşmadan- yapamadığım bir şey yok diye göğsümü gere gere söyleyebiliyorum. Bu konuda kendimle barışıklığımdan dolayı da çok mutlu ve huzurluyum. Ezan süresince böylesi duygularla cebelleşirken içimde bazı şeylerin bir uhde olarak kaldığını gördüm. Aklıma onlar takıldı. Yüreğimce burkulmama karşın yüzümü süsleyen tebessümün farkındaydım. Bunlar basit, çocuksu, ama bence çok ciddi ve anlamlı arzulardı. Hele ki o duygularla dolup taştığım ilkokul çağındaki o günlerin ortamında. Kim ola ki o güzel günleri yâd etmekten yüksünsün?

Çankırı küçük ve tipik bir Anadolu şehridir. Ankara’nın bir adım ötesinde, sınır komşusudur. Bu nedenle “Çankırılıyım” dediğinizde genellikle “Ankara’nın Çankırı’sı mı?” diye sorarlar. Akarı-kokarı olmadığı ve sesi soluğu fazla çıkmadığı için; âdeta kabuğuyla örtülü ceviz içi misali kendi içine dönük yaşam tarzından dolayı pek çok kişi maalesef ülkemizin tam ortasındaki bu şirin şehrin yerini bile bilmez. Mütevazı kişilikli yapısıyla maalesef bir türlü kabuğunu kırmayı, sesini duyurmayı ve dinletmeyi başaramamıştır. Oysa biraz araştırılırsa, Atatürk’ün, şapka devriminde uğradığı ve o günün anısına dikilen şehrin tam ortasındaki heykeli ile süslü bu şehrin içinden tarihin fışkırdığı görülür. Anadolu’ya yerleşen ilk beyliklerden Selçuklu Hükümdarı Sultan Alparslan'ın komutanlarından olan Emir Karatekin’in fethettiği (1074) bu topraklar, tarihimizin onur sayfalarını süslemektedir. Ve dahi Türkiye’nin en önemli ve büyük tuz mağarasını topraklarında barındırmaktadır.

Her sene kısa süreliğine de olsa yurduma gittiğimde bu topraklara uğramadan yapamıyorum. Ne yazık ki gün be gün zamanın acımasızlığı onu da çok değiştirmiş, değiştirmekte. Betonlaşmayla kasvet ve telaş bürümüş güzelim sokaklarını, yamaçlarını. Hele kalenin dibinde, şehre tepeden bakan ve pis pis sırıtan beton yığını hilkat garibesi yapılar… Bunu görmek gerçekten insanın yüreğini burkuyor. Tanıdık, bildik üç-beş köşe bucak kalmış eskilerden. Beni gördüklerinde, âdeta bana gülümseyerek ve dertleşmek istercesine “Hoş geldin, kadim dost.” dediklerini duyar gibi oluyorum. Ve dahi itilmiş, kakılmış, unutulmaya bırakılmış halleriyle benim gibi onların da bir burukluk, küskünlük içinde olduklarını hissedebiliyorum. Hüzün kaplıyor yüreğimi. Ne kadar zavallılaştırılmış ve benlik yitimine uğratılmış benim çocuksu Çankırım.

Çankırı, eşeğinin sırtında paslanmaz çelikten iki damacanası olan, elinde bastonuyla sokak sokak dolaşıp su satan, kamburuyla süslü bedenindeki mağrur yansımayı elden bırakmayan sucusundan; kapı komşumuz, o dönemlerin milletvekillerinden biri olan Nurettin Ok abimize kadar son derece saygın kişilerin yaşadığı küçük bir şehirdi. Variyetliğin parayla-pulla, malla- mülkle değil de kişilikle değerlendirildiği, kısacası hepimizin bildiği tam bir Anadolu insan manzaralarının yansıdığı “ailemsi” bir halk kitlesi. Hemen hemen herkes kendi mesleğince, namınca, hocalığınca, deliliğince tanınır ve sevilirdi. İşte onlardan biri de, kendine has ses ve icrasıyla ünlü gazete satıcısı Çankırı’nın Turhan abisiydi. Özellikle pazar günleri sabahları Çankırı âdeta onun kendine has Davudî sesiyle uyanırdı. Omzundaki kayışa bağlı bir muhafaza içine yerleştirerek koltuk arasına doldurduğu gazetelerle daha henüz yükünü alıp gazete bayii Nergiz’in dükkânından ayrılırken gürleyen “Gaasteeee, yazıyoooooo…” nidası Çankırı’yı inletirdi. Kesinlikle işini bir ibadet edasıyla severek yaptığından emindim. Bağırırken onu izlerdim. Heybetliydi. Kocaman elleri, kalın parmakları ve dolgun bir alt dudağı vardı ki “Yazıyoooo” diye bağırırken aşağıya doğru sarkardı. O ne ses, o ne diyafram, o ne ciğerdi… Onu hep, “ezan okusa nasıl olurdu acaba” diye düşünürdüm. Yalın sesiyle sanırım hiçbir araç ve gerece ihtiyaç duymadan Çankırı semalarını doldurabilirdi. Çankırı’nın hemen hemen her köşesine ulaşan bu ses âdeta ‘Hazırlanın ben geliyorum. Mürekkep kokulu, fırından yeni çıkmış(!) taze taze gazeteleriniz geliyor.” diyordu. Özellikle hafta sonları, ilaveleriyle bir hayli yüklü bu gazetelerin girmediği ev yoktu sanırım. Eğer o hafta “Akbaba” ve “Hayat” mecmuası da çıkmışsa değmeyin keyfimize. Ha, bir de “Ses” mecmuası vardı. O üç harfin yukardan aşağıya yılan edasıyla -ama incelerek- kıvrılan yazılış şekline bayılırdım. Haliyle gazetenin yanında bunlar da işin kaymağı olur, tadına doyulmaz bir okuma ve göz ziyafeti yaşatırdı.  Babamdan sirayet etmişti bizlere okuma zevki. Elinden kitap düşmezdi. Sanırım, Atatürk heykelinin arkasında Tekel binasının tam karşısındaki köşede yer alan o kasvetli kütüphanenin tüm kitaplarını okumuştu. Hiç sevmezdim o kütüphaneyi ve yetkililerini. Anında insanı azarlayacak halleri vardı, ya da bana öyle geliyordu. Orada bir şeyler okumak işkence gibiydi. Daralır hemen çıkardım.

Gazete almak ve okumak büyük bir erdem ve meziyetti o dönemler. Ve dahi aşırı siyasî uç gazeteler yoktu. Kimse kimseyi okuduğu gazeteyle değerlendirmezdi. Bizim evde gazetenin sayfaları anında aramızda paylaşılırdı. Haliyle okuması olmadığı için o telaşa anamız katılmaz, sırasını beklerdi. Ama zaman zaman latife olsun diye gazeteyi tersten tutar ve okuma numarası yapardı. “Düz herkes okur, sıkıysanız siz de benim gibi tersten okuyun da görelim.” diye maviş gözleriyle bizi süzerek laf sokuştururdu. Aslında gazete onun için de çok değerli(!) ve önemliydi. Okuma faslından sonra kestiğimiz resimler, tefrikalar, bulmacalar ve yazılardan arda kalanların hepsi artık onundu. Elimizden sağlam kurtulan sayfaları alır, avludaki -zamanın buzdolabı niyetine kullanılan- tel dolabın raflarına sererdi. Genellikle ilk sayfalar babamındı. Haber ağırlıklı... Kadir abim ve ablamla iç sayfaları değişerek okurduk. Benim ilk okumak istediğim şey Murat Sertoğlu’nun kaleme aldığı pehlivan tefrikalarıydı. Çolak Mü’min, Koca Yusuf, Kel Aliço… ve niceleri. O zaman “Betmen, Örümcek Adam, Süpermen” gibi bizim olmayan devşirme kahramanlarla avutulmuyor, kandırılmıyorduk. Dahası, yataklarımıza yatıp ışıkları söndürerek “Mikrofonda Tiyatro” dinlediğimiz geceler hariç; babam, kocaman adamlar(!) olduğumuz halde -inanmayın belki henüz 7-8 yaşlarındaydım- her gece bize masallar anlatırdı. En başta da Keloğlan masalları olmazsa olmazımızdı. Gecenin karanlığında yan yana serili yer döşeklerimizde yorganlarımızın altına pısmış vaziyette heyecanla babamı dinlerdik. Öyle güzel anlatırdı ki âdeta masal kahramanları gözümüzün önünde bir bir canlanır, odaya doluşurlardı. Tarifsiz canlı ve heyecanlıydı. Nerden bilirdim ki, babamın kazandırdığı o alt yapı sayesinde yıllar sonra, yüzlerce defa sahnelenme onuruyla beni gururlandıran, Türk tiyatrosuna armağanım olacak “Keloğlan’ın Becerikli Eşeği” adlı bir çocuk oyunu yazıp sahneleyeceğimi ve tarihe geçeceğini? Ana-babanın çocuk eğitimindeki yeri ve aileden sirayet eden sağlam temellere sahip olmak bu olsa gerek: Var olanla yetinmemek, aldığını değerlendirebilmek, üretmek, daha ileriye gitme gayreti gütmek.

Gazeteler, dergiler, masallar derken Turhan abiyi unuttum sanmayın. Ne mümkün? Esas varmak istediğim, zurnanın zırt diyeceği nokta onunla ilgili çünkü. Hani “İçimde saklı 2 edinememişliğim, uhdem vardı.” demiştim ya. Şimdi onlardan ilkini anlatacağım. Belki çok şaşıracak, hatta yukarıda da sözünü ettiğim gibi “Bu nasıl bir zevk?” diyerek yüzünüze bir tebessüm konduracaksınız. Gazete satmak… Evet, gazete satmak. Bu, benim çocukluğumun vazgeçilmez bir tutkusuydu. Ben de Turhan abi gibi pazar günü erkenden kalkıp koltuk altıma gazeteleri doldurup satışa çıkmak istiyordum. Onun kadar olmasa bile sesimin el verdiği ölçüde bağırmak geliyordu içimden. Hem de büyük bir tutku ve bir türlü gerçekleştiremediğim özlemle. Dahası pazar ilaveleriyle donanan günün gazetesini evimize kendim götürmek, babama vermek istiyordum. Akbaba’yı Kadir abime, Hayat Mecmuası’nı da Teslime ablama... Sanki onları ben yazmışım, ben var etmişim çocuksu edasıyla… Olmadı, gerçekleştiremedim bu gülünesi hevesimi. Bir defasında hedefe çok yaklaşmıştım. Bir arkadaşım bana bu gizemli(!) yolu açacaktı. “Kürt Abdullah” derdik kedisine. O dönemlerde bu hitap şekli lâkaptan öte hiçbir şey ifade etmezdi. Hani kimine “sırık, tombul, yakışıklı, çirkin, güzel vb” sıfatlarla hitap edilir ya, işte öyle bir şeydi. En iyi arkadaşlarımdan biriydi. O da aksini düşünmezdi. Kısacası günümüzdeki bu lanet ayrımcılık akılların ucundan bile geçmezdi. Bu dostum da pazar günleri gazete satardı. Dolayısıyla bu hevesimi ona açtım ve desteğini istedim. “Tamam lan.” dedi. “Pazar günü birlikte gazeteci Nergiz’e gideriz. Ben onunla konuşurum ve sana da iş vermesini sağlarım.” Nergiz dediğim kişi Çankırı’nın ilk gazete bayii idi. Anıttan yukarı yokuşa doğru ağdığınızda Çetiner’in ve Yıldız Kıraathanesi’nin, Sümer Pastanesi’nin önünden geçtikten sonra ilk sağa döndüğünüzde sol tarafta 3. veya 4. dükkândı. Öyle hatırlıyorum. Umarım hafızam beni yanıltmıyordur.

Pazar sabahı olmuştu. Namazlar eda edilmiş eve dönülmüştü. Anam yine her zaman olduğu gibi çardağa uzanmış, günün hava durumuna göre bir örtüye bürünmüş, maviş gözlerini kapıya dikmiş beni bekliyordu. “Hadi gir döşşeğine yat, uyu!” dedi. Uyumak mı? Ne mümkün… Abdullah gelecekti ve işe(!) çıkacaktık. Dakikalar saatlere dönüşüyor ama bizim “Kürdoğlu” sırra kadem basmışçasına bir türlü ortalarda görünmüyordu. Üstü asmayla kaplı avlumuzdaki hasır yastıklı çardağa, anamın yanına oturmuş, Abdullah, ha geldi ha gelecek diye umutla kapıya kilitlenmiş vaziyette bekliyordum. Mümkün olsa gözlerimi bile kırpmayacağım. Yok, yok, yok. Abdullah gelmedi. Daha sonra öğrendiğime göre Abdullah’ın önemli bir işi çıkmış ve gelememişti. Dolayısıyla asırlara bedel beyhude bekleyişim yanıma kâr kalmıştı. Gün öğleye yüz tutmuş; güneş ışıkları asma yaprakları arasında bulduğu boşluklardan avlunun çatlak beton zeminine oluklar halinde süzülüyordu. Günlük gazeteler okuyucularına ulaşmış, gazete kâğıdının mürekkepli kokusu evlerdeki boşluğa çoktan sinmişti bile. Velhasılı ilk ve son girişimimle hevesim kursağımda kalmıştı. Bir daha da meyl etmedim. Olay zaten tahmin edebileceğiniz gibi para, pul değildi. O havayı yaşayabilmekti, olmadı. Şu fani dünyada bir gazete bile satamadım ya, yanarım da ona yanarım. Ne beceriksizmişim ya hu! Latife bir yana, sanırım o yaşlardaki küçücük bilinç altımda toplum karşısına çıkma, topluma hitap etme ve topluma bir şeyler verebilme, yansıtabilme dürtüleri beni buna sevk etmişti. Nitekim yıllar sonra tiyatro çalışmalarımla bu açığımı kapatacaktım. Gelecek yıllar buna gebeydi.

İşte böylesi yaşanmışlıklar eşliğinde çocukluğumun büyük bölümü Çankırı’da geçti. Ne mutlu bana ve benim gibi o günleri gören, o dönemin hasletleriyle yoğrulan, bezenen, yaşayan ve bu erdemlerden zerre kadar ödün vermeden yaşlananlara. O dönemler genellikle herkes birbirini tanırdı ve selamsız yolda yürünmezdi. Sokakta öğretmenlerimizi gördüğümüzde, gazoz kapakları ile oynadığımız oyunun en heyecanlı anında bile olsak; yol kenarında ellerimiz iki yanımıza yapışmış vaziyette saygı duruşuna geçer, onun geçmesini bekler, başımızı boynumuz koparcasına “şaak” diye öne eğerek selamlardık. Gözümüzün ucuyla öğretmenimizin yüzüne yansıyan tebessümü görmenin mutluluğu yüreğimize inanılmaz bir sevgi yumağı sokuştururdu. Hatta bu güzel duyguyu daha çok yaşayabilmek için, Arnavut kaldırımı döşeli yamuk-yumuk ara sokaklardan patır-kütür koşarak tekrar öğretmenimizin önüne geçer, yine selamlama şansı elde ederdik. Elbette o da bunun farkındaydı. O da gördüğü bu saygıdan dolayı onurlanıyor, öğrencileriyle şımarmalarına mahal vermeyecek tavırlarıyla gurur duyuyordu. Saygı olmazsa olmazımızdı. Öğrenci demek saygılı olmak demekti. Hele ki öğretmenine karşı… Bunları yaşayan biri olarak, günümüzde öğretmenine el ense çeken öğrenci(!)leri görünce yerin dibine geçiyorum. Olmaz olsun böylesi eğitim anlayışı, alçaklık ve densizlik. Acaba diyorum, acaba bunların anaları, babaları yok mudur? Varsa bile varlığıyla, yokluğu bir midir? Ya da “Saldım çayıra, mevlam kayıra.” kafa yapısıyla balığı baştan kokuşmaya mı bırakmışlar dersiniz?

Çankırı’da -ve eminim Anadolu’nun pek çok yöresinde de öyleydi- o dönemler kapıların kilitlendiğini hatırlamıyorum. Kapılar kilitlenmez, komşuluğun paylaşım olduğu bilinci doruk noktalarda yaşanırdı. Yasalarca değil, ailece tembihlenen, yüreklerimizde filizlenen, olmazsa olmazları içeren çocuksu kalıplar içerisinde hak, hukuk, adalet, dürüstlük, büyüğe saygı ve küçüğe sevgi öğretileriyle bezeli duygularımız vardı. Daha sonraki yıllarda bunun ne kadar yüce bir eğitim anlayışı olduğunu kavrayacak ve kökünün nereye dayandığını görerek adını koymasını bilecektim: Bu, tam anlamıyla gerçek bir “Türk-İslam kültürü”ydü. Olması gerekendi. Anadolu insanı denen kişilik göstergesinin vazgeçilmez ve aksi düşünülemez gurur ve onur duyulası yansıması, hasletleriydi. İşte 60’lı yılların Anadolusunun her köşesindeki Çankırıların çocukları böyle zengin ve imrenilesi meziyetlerle yetişiyordu.

Yerde delikli 2,5 kuruş, -evet yanlış okumadınız ortası delik, sarışın güzel 2,5 kuruşluklar vardı- bile bulsanız onun sahibini bulma telaşına kapılırdınız. Hak etmeden elde ettiğin, senin olmayan şey sana haramdı. Zinhar… Adı bile ürkütücüydü.  Yalan söylemek… Aman Allah’ım o da ne demek? Ağzımız yamulur, dilimiz bir daha dönmez olabilirdi. Dahası, anam duysa dilime biber sürerdi. O masum kuruşçuk avucumuzda ateş olurdu elden çıkarana kadar. Sonunda gerçek ihtiyaç sahibi bir yoksula -duygu sömürüsü, dilencilik meslek değildi o dönemler- nazikçe, gizlice ve itinayla hediye edilirdi. Ya da caminin kumbarasına…

Ayak altına kaza ile düşmüş bir lokma ekmek parçası görseniz, yerden alır üç defa öpüp alnınıza götürüp bir duvar kovuğuna koyardınız. Ama illa ki o koyduğunuz yerin sokaktaki kedi veya köpeklerin ulaşabileceği yükseklikte olmasına özen gösterirdiniz. Yeter ki ayak altında olmasın.

Mahallemiz tam Çankırı’nın ortasındaydı: Cumhuriyet Mahallesi, nam-ı diğer Saray Mahallesi. Şimdi yerinde yellerin estiği, evlerin muhabbet edercesine sırt sırta verip zamana direndiği Anıt Çıkmazı denen küçük bir sokakta oturuyorduk. Diğer mahallelerde olduğu gibi bizim mahallemizde de bir sokak çeşmesi, sebil vardı. Suyu ab-ı zemzem misali olan bu çeşme, sokağımızın ana caddeye açılışında, yolun tam karşısındaydı. Mehmet İzmirlioğlu abimizin Şen Köşe Bakkaliye’sinden delikli sarışın kuruşlarla leblebi tozu aldığımızda ve dahi genzimize kaçırdığımızda o çeşmenin suyu bir başka anlam kazanırdı. Top, kovalamaca, dalye, atçılık, çelik-çomak, bilye, tornet yarışı ve uzun eşek gibi dönemin oyunlarından sonra gelir; çeşme başında tatlı bir itiş-kakış içinde, mahalleyi çınlatan ve süsleyen su şırıltısına karışan çocuk sesleriyle, kahkahalarla sulaşır, avucumuzu musluğa dayayarak kana kana içer, yorgunluğumuzu akan sulara yüklerdik. Aman Allah’ın ne hoştu o buz gibi suyu “curk, curk, curk…” diye içişimiz ve doğrulduğumuzda çenemize doğru akan son yudumun sızıntıları ve dahi kolumuzla silişimiz…

Bir dönem belediye, mahallemizin içinden geçen cadde boyunca çınar ağaçları dikmişti. Kadir abimin yaptığı iş bölümü sonucu mahallenin çocukları olarak herkes bu ağaçlardan birini sahiplenmiş, onun sulama ve bakım sorumluluğunu üstlenmişti. Bu içimizden gelen bir sahiplenme ve doğa sevgisiydi.  O dönemler mutfaklarımıza girmeye başlayan “Sana” yağının abisi olan kanarya sarısı renkli “Vita” yağı kutularını alır ağaçlarımızı bol bol sulardık. Mahalle çeşmemiz sağ olsun. Suyu ondandı. Bu sevgi yumağı âdeta onlara can vermiş, kısa sürede serpilmiş koca koca ağaç olmuşlardı. Bizim çabalarımızın karşılığında onlar da artık bize gölgelerini sunarak sığınak olmaya başlamışlardı. Ne yazık ki bu birliktelik çok uzun sürmedi. Günlerden bir gün belediye çalışanları canavarımsı makinalarıyla ve onlardan yayılan pis mazot kokularıyla çıkagelmiş, mahalleyi muhasara altına almıştı. Amaçları yolları asfaltlamakmış. Çaresizlik içerisindeydik. Elimizden ne gelebilirdi ki? Yol kenarındaki tepeciğe toplanmış, yaşlı gözlerle tozun, toprağın, iğrenç katran kokusunun üstümüze yığışmasını, sinişini önemsemeden asırlık güzelim Arnavut kaldırımlarımızın ve çocuksu sevgimizle sulayıp büyüttüğümüz ağaçlarımızın yer ile yeksan edilişini seyretmek zorunda kalmıştık. O gün, sanki ağaçlar değil de yüreklerimizdeki sevgi ta köklerinden sökülmüştü. Günlerce bunun hüznüyle kahrolmuştuk.

Ramazan günleri bir başka coşkulu geçerdi, mahallenin biz çocukları için. Hele akşam vakti iftar yaklaştıkça tatlı ve huzurlu bir heyecan kasırgası sarardı bedenimizi, ruhumuzu. Orucu tutan da tutmayan da aynı duygularla dolup taşardı. Tutmayanların, bir kez bile tutanların yanında bir şey yediği, içtiği -ki zaten sokakta yeme olayı bize yakışmazdı- vâki değildi. Evet, tutamazlardı, ama bizimle beraber âdeta oruçlu gibi günü yaşarlardı. Şimdilerde hasret kalınan oruca ve oruçluya, dahası insana saygı bu olsa gerekti. Çocuksu, ama günümüz yetişkinlerine ibret insanî bir erdem. Bir taraftan top peşinde koşar, bir taraftan da yan gözle kaleye bakardık. Kale dedimse sanmayın ki çift kale maç yaptığımız sahanın kalesi… O kale, şehrin doruğunu süsleyen, şehrin fatihi Karatekin’in ebedî istirahatgâhı olan Çankırı Kalesi’ydi. Beklentimiz ise top atışıydı. Kalede iftar vaktini bildiren ses topu patlatılırdı. Haliyle önce alev ve duman sonra ses yansırdı. “Gümmm” dediği anda, tabir-i caizse çil yavrusu gibi “Top patladı, top patladı…” diye bağrışarak -koca şehirde sanki sadece biz duymuşuz gibi- oyunun en heyecanlı yeri bile olsa umursanmadan dağılır, evlere doğru koşardık. Bu arada kimisi de “Evli evine, evi olmayan sıçan deliğineeee…” diye bağırarak uzaklaşırdı.

Topun gümlemesiyle eski ahşap Çankırı evleri sıtma nöbeti geçirircesine zangır zangır titrerdi. Kalenin tam dibindeki mahallede oturan İzzet amcamın evi de onlardan biriydi. Top patladığında öylesine sallanırdı ki, sanırsınız şimdi ev kalkıp bir yerlere gezmeye gidecek… Tabii olarak bu sesin akabinde ezan başlardı. Aman Allah’ım o ne güzel bir yansımaydı çukurumsu Çankırı semalarında. Huzur verici, sakin ve makamınca, usulünce okunan ezanlar. Hele sabah ezanı… Doyumsuz bir sunum. Seherin kuş cıvıltıları ve kara trenin uzunlu kısalı inleyen düdük seslerine karışan ilahî bir nida. Hepsi bir bütün halinde “Ben Çankırı’yım, Çankırı benim!” derdi sanki. Çankırılı biri kara tren sesini ve düdüğünü ezan sesinden, ezan sesini kara tren düdüğünden ayrı düşünemez. İkisinin de ayrı bir güzelliği ve mührü vardır Çankırı semalarında. Geceyi yırtan o hırçın düdük sesinin kimseyi rahatsız etmediği kesindir. Çankırı’nın yerlisiyseniz bırakın rahatsız olmayı, o sesi duymazsınız bile. Ya da taaa yüreğinize işler, o sese ilişkin anılarınız doğrultusunda. Tıpkı, Necmettin abimin askere gidişi sırasında trenin, o hantal görünüşlü demir yığınının, bir anlık zangırdayarak vagonlarının birbiri üstüne yığılacakmış gibi titremesinden sonra şahlanırcasına harekete geçişiyle birlikte çalan düdüğüne Emine ablamın (Necmettin abimin eşi) “Gidiyiiii, gidiyiiii.” feryadının karışması ve hafızalara güzel bir anı olarak kazınması gibi. Kara tren… Adı üstünde, kara haberlere gebedir ve genellikle hüzün doludur anılardaki yükü. Çankırılı olup da kara terenle ilgili anısı olmayan yoktur. Anım yok diyenin bile en azından gözüne trenin bacasından fırlayan kömür tozunun kaçmışlığı vardır. Ok gibi saplanır göze mübarek. Sular seller boşalır ağlamayan gözlerden. Göz kapakları alt üst edilerek o minicik toz zerresinden kurtulunmaya çalışılır. Ne de inatçıdır meret…

Farkındayım konu epey uzadı. Ama söz konusu Çankırı ve 60’lı yıllar olunca işte böyle. İnsan nereden başlayacağını ve nerede duracağını kestiremiyor. Kalemimin beni sürükleyişine  yetişemiyorum. Konu konuyu açıyor. Şimdi tekrar o ezan seslerine dönmek istiyorum. Çünkü ikinci uhdem bununla ilgili.

Daha önce de dediğim gibi, vurgundum ezan sesine. Hele sabah ezanı... Gecenin sessizliğinde doğacak günü müjdeleyen, davetkâr bir eda. Bir de gerçek makamının hakkı verilerek okunursa  “Keşke bu ilahî davet hiç dinmese, bir daha okunsa.” dedirtir insana. Çocuktum ama sabah namazına Büyük Cami’ye giderdim. Yaz, kış demeden bu alışkanlığımı sürdürmeye çalışırdım. Bu özelliğimi de hemen hemen kimseler bilmezdi. Bilinsin de istemezdim, ama konunun açılımı gereği yıllar sonra döküldüm işte. Ak sakallı dedelerle sabah namazını eda ederdim. Aslında dinî bilgiler açısından yetersizdim. Hacı, hoca dergâhında bulunmamış, bir din eğitimi veya benzeri bir ders, kurs görmemiştim. Anamın ve Alişin Sadık namıyla bilinen dayımın öğrettikleriyle yetiniyor, ona özeniyordum. Çok güzel Kur’an okurdu… Namaz kılarken bilmediğim surelerin yerinde içimden geldiğince kendi dilimden sözcüklerle Allah’a yöneliyor, kendimce söyleniyordum. O’nun beni anlayacağından hiç kuşkum yoktu. İlla ki Arapça olmak zorunda değildi ya! Böyle düşünüyordum çocuksu zihnimle. Surelerin anlamını bilmiyordum ama Allah’ın kelâmı olduğunu biliyordum. Allah’ın da mutlaka güzel şeyler söylemiş olacağından emindim. Dolayısıyla ben de takıldığım yerlerde güzel şeyler söyleyerek ibadetimi yapmaya çalışıyordum. Bu cesareti de okuduğum bir menkıbeden almıştım.
Hızır aleyhisselam bir gün diyarların birinden geçerken kıyıda otlayan davarı ve namaz kılan çobanı görür, gider yanına oturur. O da ne? Çoban “Ak koyun, kara koyun, dur başımı yere koyum.” diyerek secdeye inip inip kalkıyor. Hızır, hayretle izleyerek bekler. Nihayet çoban selam verir ve kendince duasını da yaptıktan sonra dönerek “Hoş geldin yabancı.” der. Hızır aleyhisselam ona “Namaz böyle kılınmaz. Gel ben sana namazın nasıl kılınacağını, surelerini, kaidelerini öğreteyim. Madem kılıyorsun bari kitaba uygun olsun, emeklerin boşa gitmesin.” der. Derse başlarlar. Namazla ilgili her şeyi bir güzel anlatır ve öğretir. Vakit de artık geç olmuştur. “Hadi artık sen şimdi güzelce namazını kıl, ben de yoluma revan olayım.” der. Helâlleşirler ve yola koyulur. Çoban Namaza durur, ama birden ne yapacağını şaşırır. Hemen yabancının arkasından bağırarak “Yabancı, yabancı! Bir dakika bekle, bir sorum var!” diyerek heyecanla ona doğru koşmaya başlar. Hızır aleyhisselam bir de dönüp baksa ne görür dersiniz? Çoban kendisine doğru koşarak gelmektedir. Şaşkınlıkla ona bakar. Âdeta nutku tutulmuştur... Şimdi “Bunda nasıl bir hikmet var?” diyeceksiniz. İşte işin özü burada gizli. Meğer ki o an Hızır aleyhisselam deniz üstünde yürüyerek gitmektedir. Ki onun bulunduğu mertebe için bu doğaldır. Ama görür ki çoban âdeta onun sudaki izine basa basa pervasızca koşarak gelmekte ve bu olağanüstülüğün farkında bile değildir. Bu durumu gören Hızır, çobana “Gelme, dön geri! Öğrettiklerimin hepsini unut! Yıllardır nasıl kıldıysan yine namazını öyle kılmaya devam et!” der ve kaybolur.
İşte bu kıssa beni çok etkilemişti. Doğruluk, samimiyet, ihlas sahibi olmak bu olsa gerekti. Keşke o cahil çoban kadar olabilsek. Keşke sevmeyi ve sevilmeyi gerçekten hakkını vererek yaşayabilsek. Keşke yüzümüzden tebessümler eksik olmasa. Keşke ibadetlerimizi kul için, göstermelik değil Allah için gönülden yapsak. Samimi olsak.
Araya menkıbe girdi. Oysa biz camide kalmıştık değil mi? Evet o ak sakallı dedelerle birlikteydim. Bana öylesine nazik ve sevecen tavırlarla yaklaşırlar ve aralarında yer açarak beni sahiplenirlerdi ki o an yaşadığım duyguları kelimelerin kifayetsizliğinden dolayı aktarmam mümkün değil. Onların bu davranışından dolayı yerin dibine geçerdim âdeta. Ne güzel bir ruhanî duyguydu… İçimde bir yerlerde hâlâ hissedebiliyorum o nur yüzlerin bana yönelttikleri sevecen bakışları. Yaşamak lazım…
Anam sabah camiye gideceğimi bilir, kış günleri benden önce kalkar üşümeyeyim diye su ısıtır ve ılıtarak; kalayları silinmeye yüz tutmuş, kimi yeri kızıllaşmış, yediği darbeler nedeniyle oluşan ezikliklerle süslü(!) kuğu boyunlu bakır ibriğimizi hazırlardı. O ibrik (anamın deyişiyle, urbuk) yanılmıyorsam anamın çeyizinin bir parçasıydı. Şu an hâlâ baba ocağımızda, ablamda. Görevini tamamlamanın verdiği eda ile büfenin üstünde yerini almış, suya hasret bir şekilde duruyor. Ablam her gidişimde “Hadi şunu indir de tozunu alalım.” der. İşte o an daha elimi uzattığımda ince boğazlı ibrik, içinde gizlediği anıları bir bir ortaya dökmeye başlar. Neden olduğum eziklikleri, beni o günlere götürür ve benden hesap sorar âdeta.
Çankırı’nın gece, hele ki kuşluk vakti ayazı, Evliya Çelebi’nin anlatımlarındaki, çatıdan çatıya atlarken kedileri donduran soğuklardan aşağı kalmazdı. Hatır, gönül dinlemez, dudak çatlatan cinstendi. Çeşmeler genellikle evin avlularında olurdu. Geceleri donmasın diye sicim kalınlığında siyim siyim akışına bırakılır, kapatılmazdı. Anamın benim için kaygılanmasına ve sabah bu yüzden benden önce kalmasına gönlüm razı değildi. Ama biliyordum ki anamın da benim soğuk suyla abdest almama gönlü razı değildi. Analık buydu, bunu gerektiriyordu. Allah o suların her damlasını nur, rahmet eylesin ona.
Dedim ya, ezan okunurken âdeta kendimden geçerdim. İşte tam bu noktada nihayet benim ikinci uhdemi anlatma vakti geldi. Bir önceki gazete satıcılığı maceramda olduğu gibi bu hevesimi okuyunca da eminim şaşıracaksınız. Belki yine masum bir tebessümle karşılayacaksınız, ya da “saçmalık” diyeceksiniz. Olabilir. Hüküm sizin. Benim için hiç fark etmez. Çünkü bu benim dünyam. Ve eminim ki herkesin kendince, bir türlü dillendiremediği, kim bilir ne tür gizemli yönleri vardır. İnsan olur da böylesi duygular olmaz mı? İşte benim yüreğimde gizemini koruyan bir yapamamışlığın izi de buydu: Çankırı’daki Büyük Cami’de  ezan okumak, evet ezan okumak. O kadar istediğim halde bir kere olsun bunu gerçekleştirememiştim.  Aslında bu düşüncemi açsaydım cami imamı, hocası ve cemaati kesinlikle bana o imkânı tanırdı. Bundan hiç kuşkum yoktu. Ne diyebildim ne de okuyabildim. Onca büyüğümün, hatırlı kişilerin yanında bu isteğimle öne çıkmayı kendime yakıştıramamış, bu hevesimi yüreğime gömmüştüm. O zamanlar adını koyamadığım bu haslet bir hayâ yansımasıymış meğer. Bilmeden, çocuksu ruhumuzdan gelen o duygunun, o sesin gönüllü esirleriymişiz. Ne güzel bir esaret… O sesler aslında, analarımızın, babalarımızın, öğretmenlerimizin bize öğrettikleri, tembihledikleri, küçücük beden ve dünyamızdaki bizi biz yapan domino taşlarıymış. Belki bunun farkına çok geç varmış olabiliriz, bu hiç önemli değil. Kaldı ki bir şeyin illa ki adını koymak da gerekmiyor. Onu hissedebilmek, içselleştirebilmek ve onunla bütünleşip mutlu olabilmek kadar haz veren başka bir duygu olabilir mi? Doğru ve güzel olanı yapmak insana ne kaybettirir ki? Dolayısıyla haddimi aşmadığım, böyle bir istekte bulunmadığım için hiç pişman olmadım ve hiçbir zaman “keşke” demedim. Belki o dönem ezan okuma fırsatım olsaydı şimdiye kadar bu olayı çoktan unutmuş olacak, adını koymakta geciktiğim erdemlerden mahrum kalacaktım. Hani derler ya “Her şerde, bir hayır vardır.” Çok şükür şerlere bulaşmak benim gibi o günleri yaşayanlara, o tür güzide meclislerde bulunanlara, o ana-baba eğitim rahlesinden geçenlere hiç uğramadı ve yakışmadı. Dilerim kaybolmaya yüz tutan bu hasletler yeniden canlanır, bizim gibi günümüz çocuklarını da sarıp sarmalar. Vatanına, milletine hayırlı evlatlar, ana-baba duasından nasibini alanlardan olur.
Semalarından ezan sesinin dinmeyeceği, bağımsızlığına gölge düşmeyeceği, birlik ve beraberliğin hiç eksilmeyeceği, huzurlu nice çocuksu yıllara kavuşmak, onları unutmamak kaygısıyla Çankırı ve Çankırımsı tüm yörelere, yöre halkına selam olsun. Devşirme kültürlerden uzak, yüceliklerimizin bilinciyle geçmişimizden alınacak derslerden geleceğe miras bırakmak dilek ve dualarımla.
Tahsin MELAN
Haziran 2018/Frankfurt

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner291

banner272

banner276

banner192

banner174

sanalbasin.com üyesidir