banner269
ÇOCUKLAR BİLE FARKINDA! 

İzmir’deydim yılbaşında, İzmir’in havası mı yaramıyor nedir, her gidişimde epey bir hasta olup yatmak durumunda kalıyorum. Torunum da memnun değil bundan. Çünkü arkadaşı yatıyor sürekli, onunla gezip tozamıyor, oyunlar oynayamıyor… 

Sağlığıma kavuşup ayağa kalkar kalkmaz, başladı hadi demeye…

İlk isteği dışarı çıkmak oldu. “Babaanne, bak iyileştin, yağmur da yağmıyor, hava güzel, hadi gel dolaşmaya çıkalım hem yürür hem sohbet ederiz” dedi. Benimle uzun uzun sohbeti seviyor, sorduklarına usanmadan, uzun uzun yanıt veriyorum, onun düşüncelerini dinleyip değer veriyorum. Sorularına yanıt almaktan, düşüncelerini sabırla dinleyen birinin olmasından memnun. Hatta soruyor bana, “Babaanne, sen her şeyi nasıl biliyorsun” diye. Okulda da arkadaşlarına söylemiş, “Babaannem her şeyi biliyor” diye. Bunu söyledikten sonra, okul arkadaşlarının sorularını da taşımaya başladı…

 “Her şeyi bilmiyorum, herkesin her şeyi bilmesi mümkün değil zaten ama sen yaşın gereği, henüz pek çok şeyi bilemediğinden, her sorduğuna da yanıt veriyor oluşumdan, her şeyi bildiğimi zannediyorsun. Her şeyi değil ama çok şey biliyorum, bu da çok kitap okuduğum için. Senin de büyüdükçe okuyacağın kitaplar farklılaşacak, sen de ne kadar çok kitap okursan, o kadar çok şey bileceksin. Üstelik sen çok daha fazla şey bileceksin, o hale geleceksin ki bu defa ben senin çok şeyi bildiğine, nasıl olduğuna şaşıracağım, o zaman ben sana soracağım, sen bana anlatacaksın. O nedenle çok okumalısın” dedim. 

“Ooo ben o kadar çok okuyamam, senin evin kitap dolu” dedi. “Canım hepsini birden okuyacak değilsin, benim yaşıma gelene kadar belki sen daha çok kitap okumuş olacaksın” dedim, biraz tereddüt edip durumsadı. Kendince bir hesap yaptı sanırım… 

Ardından da yağmur gibi soruları peş peşe gelmeye başladı; yağmuru sordu, güneşi, bulutları, kar’ı, rüzgârı, gökkuşağını, hayvanları, dereleri, dağları, çiçek, böcek, merak ettiği ne varsa bıkmadan usanmadan sordu, aldığı her yanıtla, başka bir merak uyandı, onları da sordu… 

Diğer bir amacı da marketlere uğramaktı, kıramıyorum çünkü, hemen hemen her isteğini alıyorum ama zararlılar hariç. Gerçi özenilmeyecek gibi değil, çocuk haklı ama hepsinde de NBŞ, soya lesitini ve palm yağı var, her birini eline aldığında, bu çok zararlı, zehirli, hasta olur, hatta ölürsün diyerek karşı çıkıyorum. İstemeye istemeye yerine bırakıyor, onun gözlerindeki hüzün beni kahrediyor. Bu defa her eline aldığını, “Bu da zararlı mı, bunda da zehir var mı” diye soruyor, aldığı yanıt da hemen hepsinde evet oluyor. Ancak  içinde doğal şeker, ayçiçeği lesini olan ve palm yağı bulunmayan çikolata ve gofreti alabiliyoruz. Onun anlayabileceği şekilde dile getirdiğimi, zehirsizlerini bulana kadar yolumuzun üzerindeki marketlerin hemen hepsine girip çıktık… 

Dönüşte bakkala da uğradık, bakkalın televizyonu açık, televizyonda da televizyonun olmazsa olmazı, her kanalda karşımıza çıkan kişi!.. 

Bakkaldan çıktığımızda, ilk sorusu: Babaanne Cumhurbaşkanı ölmedi mi hâlâ oldu. Şaşırdım… “O da nereden çıktı, niye ölsün, neden sordun ki” dedim… 

Yanında siyaset konuşmayız, hele de öyle hakaret, ölüm dilemek falan asla. Zaten gençlerle hele sohbet mümkün mü günümüzde, anne babasının elinde telefon, gözler telefonda, arada bir bir şey konuşmaya yeltenseniz, ya yanıt gelmiyor ya da dur bir dakika, şunu bitireyim de ya da o minval üzere bir yanıt!.. 

Acaba bir yerden bir şeyler mi duydu, okulda arkadaşları mı bir şey söyledi diye merak ettim. 

Her ne kadar yanında siyaset konuşulmuyor da olsa, haberlerin olduğu saatte yemekte oluyoruz, elinde tabletle film izleyerek yiyor olsa da, demek ki kulağı bir yandan da haberlerde ve ayrıca etrafında olan bitenin de farkında!.. 

Konuşmamız devam ediyor, ben hayretten hayrete düşüyorum… 

Babaanne, yaşlananlar ölüyor, Cumhurbaşkanı neden ölmüyor? 

Nereden çıktı şimdi bu, nereden aklına geldi? Neden ölsün ki şimdi durup dururken, bırak yaşasın adam, sen ne diye bu kadar sorun ettin? 

Desem ki birisi hakkında ölüm dilemek hem ayıp hem günah, Peygamberimiz de “Kimse için ölüm dilemeyin” demiş. Ölüm Allah’ın takdir ettiği bir şey, zamanı konusunda herhangi bir şekilde laf etmek doğru olmaz ya da bu minval üzere bir şey desem, anlamayacak ve soruları daha da artacak… Din konusunda da bir yaratan olduğu ve adının da Allah olduğu dışında detaylı bir bilgi vermedik. Henüz anlayacak yaşta değil, yanlış algılayabilir, ürker, hatta korkular geliştirebilir diye, anlayacağı yaşa gelmesini bekliyoruz. Günahtan, cennet ve cehennemden de söz etmedik henüz, bir şey ister günah olsun ister ayıp, hepsini ayıpla ifade ediyoruz. Şimdilik iyi ve güzel şeyler yaparsa, Allah’ın mükafatlandıracağını, kötü ve ayıp şeyler yaparsa, cezalandıracağını biliyor sadece ve çok da titiz davranıyor bu konuda. O nedenle, “Birisinin ölmesini istemek çok ayıp” demekle yetindim. 

Biliyor musun babaanne, Atatürk yaşlanmadan ölmüş. Atatürk’ü düşmanlar vurmuş biliyor musun ama ölmemiş, saatine gelmiş kurşun. Sonra neden öldüğünü biliyor musun? 

Evet biliyorum, hastalanmış ve daha fazla dayanamayıp ölmüş. 

Hayır, sen yanlış biliyorsun. İyi beslenemediği için ölmüş bence... 

Niye beslenemesin, her şeyi yiyormuş... 

O sonra, çok savaş yapmış, hep savaşlarda yaşamış, savaşta nereden yemek bulsun da yesin, aç kalmış, beslenememiş, o nedenle de hasta olup erken ölmüş.  

Aç yaşanır mı, mutlaka bir şeyler bulup yemiştir. 

Bulamamışlar babaanne, ekmekle hoşaf içmişler. Savaşta eti nereden bulsunlar? (Onun için beslenmek, sadece et yemek çünkü) 

Canım sadece etle mi beslenilir, sebze de yenmeli, meyve de… 

Onları da bulamazlar savaşta. 

Belki dağlarda buldukları yenebilecek otları, meyveleri yemişlerdir… Gel başka şeylerini konuşalım Atatürk’ün, bırak ölüm muhabbetini... 

Ama ben çok üzüldüm... Sen de yaşlanıyorsun, sen de ölecek misin babaanne? 

Ben de öleceğim tabii. Herkes zamanı gelince ölecek. 

Ne zaman? 

Bilmiyorum, Allah bilir… 

Çabuk ölme, ben çok üzülürüm, sen çok yaşa, çok yemek ye, iyi beslen, kendine iyi bak, hiç bakmıyorsun… Peki annem, babam da ben de ölecek miyim, ne zaman öleceğiz? 

Zamanını bilmiyorum, kimse de bilemez ama ben ölünce sakın üzülme, sen beni göremeyeceksin ama ben seni göreceğim, her şeyi ye, çok çalış, iyi, doğru ve güzel insan ol, ülkene, anne babana, çevrendeki herkese saygılı ol, değer ver. Güzel, istediğin bir mesleği seç ama o mesleğin en iyisi olmaya çalış, çok başarılı ol. Kimseye kötülük yapma, kötülük düşünme, ülkene yararlı ol… Ben seni öyle gördükçe, çok mutlu olurum, çok sevinirim. İstersen el de salla bana, sen göremesen de ben de sana el sallayacağım… 

Olsun, ben yine de üzülürüm…

Üzülme, herkes ölecek, sonunda da dünyada kimse kalmayacak, başka bir dünyada, yine hep beraber olacağız… Sen şimdi bunları düşünme, güzel şeyler düşün, ölüm düşünmen için çok erken... Sen iyi beslen olur mu, annenin yaptığı her yemeği ye, bak hiç meyve, sebze yemiyorsun, oysa meyve ve sebze çok faydalı. Büyüyebilmen, sağlıklı yaşaman, çok yaşaman için onları da yemen gerekli. 

Yemem, sevmiyorum, zaten onların da hepsi zehirli, yiyip de zehirleneyim mi, ölmemi mi istiyorsun?.. Hem Cumhurbaşkanı neden gitmiyor savaşa? 

Allah korusun, hiç ister miyim ölmeni, yıkayıp temizleyip yiyoruz zaten, sana bile bile zehirli yedirir miyiz hiç?..  Gene neden döndün Cumhurbaşkanına, savaş mı var, neden savaşa gitsin ayrıca? 

Var ya babaanne, askerler gidiyor ya, madem başkomutan, onun da gitmesi gerekir. Atatürk askerlerle beraber gitmiş, o da savaşmış. Cumhurbaşkanı gitmiyor, sadece askerleri gönderiyor. Onlara da çok üzülüyorum, hep ölüyorlar savaşta, anne babaları çok üzülüyor, çocukları ağlıyor. Şimdi o çocuklar ne yapacak, babaları olmadan nasıl yaşayacaklar? Babalarını özleyince nasıl görecekler? Onlara kim oyuncak alacak artık? Cumhurbaşkanı neden üzülmüyor ölen askerlere? Çocuklarına, anne babalarına hiç üzülmüyor mu? 

Gelin de anlatın anlatabilirseniz o yaştaki çocuğa!.. 

Atatürk’ün gittiği savaşlar başka, bu başka. Atatürk’ün gittiği savaşlar bizim ülkemizdeydi, bizim ülkemizdeki düşmanları ülkemizden kovmak, ülkemizi kurtarmak içindi. Bu bizim ülkemizde olmuyor, başka bir ülkede oluyor. Atatürk de o savaşları yaparken cumhurbaşkanı değildi. Cumhuriyet kurulduktan sonra Cumhurbaşkanı oldu… 

Ama padişahlar gidiyormuş, onlar da cumhurbaşkanı gibi değil miydi? 

Padişahların zamanı başka, onların zamanında, gitmeleri gerekiyordu. Şimdi cumhurbaşkanlarının gitmesine gerek yok… 

 Başka ülkenin savaşıysa, neden bizim askerlerimiz gidiyor savaşa? 

Düşmanlar bizim ülkemize de gelmesinler diye… 

Bizim ülkemize neden gelsinler ki? 

Bize de düşmanlar da ondan… 

Madem ölmüyor, gitsin Cumhurbaşkanı, kurtulalım artık. 

Çok belli ki takmış Cumhurbaşkanına, dönüp dolaşıp lafı ona getiriyor… 

Sen neden kurtulmak istiyorsun, ne yaptı adam sana? Hem öyle gitsin demekle gitmez cumhurbaşkanları, seçimle gelir, seçimle gider. Halk gitsin diye oy verirse gider. 

Halk gitsin diye oy versin o zaman.  

Öyle her istediğinde de oy verilmez… 

Bu defa da bu konuda soru yağmuru başladı, seçim ne demek, oy ne demek ne zaman, nasıl verilir ve daha birçok soruyla devam etti sohbetimiz; tek tek yanıtladım hepsini… 

Ooo ben o kadar bekleyemem, hemen gitsin, gel seninle karakola gidip şikâyet edelim, polis amcalar alıp götürsün. 

Olmaz öyle, polis karışmaz o işlere, anlattım ya nasıl gidebileceğini. Başka türlü olmaz. Hâlâ yanıt vermedin, neden bu kadar çok istiyorsun gitmesini? 

Babaanne, bak bütün çikolatalar, gofretler, bisküviler zehirli, yasaklamıyor onları. Bizim ölmemizi istiyor. Ne zaman bir oyuncak istesem, babam “Şimdi o kadar param yok, olduğu zaman alırız” diyor. Babamın parası istediğim her oyuncağı almaya yetmiyor, o da babama fazla para vermiyor. Her şey pahalı, hep de pahalanıyor. Geçende aldığımız oyuncak 49 liraydı, o seriden bir tane daha alacaktı babam, 70 lira olmuş, hep daha pahalıya alıyoruz, hep daha pahalıya… Babamı çok çalıştırıyor, babam eve yorgun geliyor, doya doya oynayamıyoruz. Her şeyimize de karışıyor. Hem çok konuşuyor babaanne, devamlı televizyonda, hem de çok bağırıyor, ayıp sözler söylüyor, o bağırdıkça benim kafam şişiyor, başım ağrıyor, hem korkuyorum da ondan, sanki televizyondan çıkıp bizi dövecekmiş gibi geliyor bana, beynimin içine yağmur yağıyor gibi bir şeyler oluyor… 

Babanı çok çalıştıran o değil, babanın işi çok yoğun… Ayrıca baban biraz fazla sorumluluk sahibi, mesaim bitti diye çıkıp gelemiyor… Senin neyine karışıyor ki Cumhurbaşkanı? 

Anlamıyor musun, farkında değil misin babaanne, yazımıza karışıyor, okumamıza karışıyor, okulumuza karışıyor; bak benim harfleri okuyuşumla seninki farklı, senin zamanında başka okunuyormuş, biz başka okuyoruz, ben senin dediğini anlamıyorum, sen benim. Matematiğimiz bile farklı, sen çarpma diyorsun, ben çarpışan. Sitede bir arkadaşım var, o ikinci sınıfa gidiyor, geçen sene onlar yazıyı çarpık çurpuk (el yazısı) değişik öğrenmişler, biz öyle öğrenmiyoruz ama o arkadaşım şimdi Cumhurbaşkanı yine yazıyı değiştirdiği için, okuyup yazmakta çok zorlanıyor, yeniden yazmayı öğreniyor. Hele de İngilizcede de Türkçede öyle alıştığı için çarpık çurpuk yazmaya çalışıyormuş, öğretmeni de kızıyormuş, İngilizce öyle yazılmaz diye, arkadaşımın kafası karışıyor, benim de seninle ders çalışırken kafam karışıyor. Hem şimdi ilkokul bitince ne yapacağım ben? İstediğim okula gidemeyeceğim, o hangi okula gitmemizi isterse, ona gidecekmişiz, zaten serviste uykum geliyor, bazen uyuyorum serviste, servisçi amca zor uyandırıyor. Sabah karanlıkta okula gidiyorum, akşam da eve gelince, hemen hava kararıyor, parkta oynayamıyorum. Benim parkta oynamamı da engellemiş oluyor. Hem neden kabul etmedi, aydınlıkta okula gitmemizi? O çok büyük ağabeylerin gittiği okullara gideceğimiz zaman da hangisine gideceğimize de karışacak mı? Ne olacağımıza da mı karışılacak? Düşünemiyor musun babaanne, ya ben de iş bulamazsam büyüyünce, para kazanamazsam, çocuklarıma nasıl yiyecek, giyecek alacağım, nasıl oyuncak alacağım? Bence Cumhurbaşkanı bizi sevmiyor, çocukları daha da çok sevmiyor!.. 

“Dur bakalım, sen şimdiden bunlarla yorma kafanı, daha yeni başladın ilkokula, bitene kadar pek çok şey değişebilir. O çok büyük ağabeylerin gittiği okulun adı üniversite, istediğin üniversiteye gidebilmen için, çok çalışman, sınavlarını kazanmak gerek. Hangisine gideceğine o değil, sen karar vereceksin ama dediğim gibi, çok çalışman gerek. Daha önceki okullarda da o güne kadar değişmezse hiçbir şey, o zaman düşünürüz ne yapacağımızı” deyip diğer sorularını da anlayabileceği kadarıyla yanıtlama çalıştım…

Hem çok şaşırdım hem de endişelendim. Demek, bir kulağı televizyonda, duyduklarından, gördüklerinden, yaşadıklarından dolayı bazı şeylerin farkında, dolayısıyla daha bu yaşta endişeler, üzüntüler yaşıyor. Yaşadıklarının, etrafında olan biten yanlışların da farkında daha bu yaşta!.. 

O yaşlardaki kendimi düşündüm!.. Ne cumhurbaşkanı umurumuzdaydı, çoğumuz belki de bilmezdik bile kim olduğunu ne pahalılık düşünürdük ne yediklerimiz zararlıydı ne de okul endişemiz vardı!..

Daha bu yaşta, bu endişelere düşüşüne çok üzüldüm!.. İçimden, “Dur bakalım daha neler göreceksin ne sıkıntılar ne endişeler ne acılar yaşayacaksın ömrün oldukça… İnşallah sen büyüyene kadar her şey yoluna girer, her şey değişir, sizlere güzel ve yaşanılası bir dünya sunabiliriz” dedim. 

En çok da büyüklere şaşırdım, hâlâ göremeyenlere, hâlâ anlayamayanlara, hâlâ olan bitenin farkında olmayıp endişelenmek şöyle dursun, hiç şikâyet etmeksizin, alkış kıyamet memnuniyetlerini ifade edenlere!.. 

6 yaşındaki çocuk kadar aklını kullanamayanlara!           

Perihan Reyhan Alkan

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner291

banner272

banner276

banner192

banner174

sanalbasin.com üyesidir