banner216
Benim aşık olduğum bahar, yine geldi çattı! Hepimizin içinde giderek artan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili imrenilecek bir nabız atışı var! Önce sevinelim ki, geçen seferin aksine bizleri heyecanlandıran adaylarımız var! Ekmek için Ekmelettin, veya Abdullah Gül-Abdüllatif Şener senaryolarını şükür ki atlattık! Öte yandan sizin de farkında olduğunuz gibi, bir hukuksuzluk ve medyatik eşitsizlik abidesi olarak gelişen seçim süreciyle ilgili yorumlarımı merak ediyorsunuzdur! Ama izninizle bu konular için sizi bir hafta daha bekleteceğim. Bugünkü konum, 68 Kuşağı’nın 50. yılı olacak!

Bu yıl da, aynen 1997’de İstanbul’da, 1999’da Küba’da, 2008’de İstanbul’da yaptığım gibi, 1968’de dünyayı sarsan depremi konu alan bir sergi hazırladım. 22 çağdaş Türk sanatçısının işlerini sunacak sergi, bu Perşembe akşamüstü 18.00-21.00 arası Taksim’de Piramid Sanat’ta açılacak. Yani 30. ve 40. yıllardan sonra, 50. yılda da sanatseverlerimiz 68 anılarını bir sergiyle tazeleyebilecekler.

 68 BAHARI, OYUNUN KURALLARINI TOPTAN DEĞİŞTİRİYOR

Bundan 50 yıl önce, sevgili dünyamız güneşin etrafındaki milyarlarca turundan birini aynı hız ve heyecan ile atarken, İsa’nın doğum gününden sonra 1968. yıl adını verdiğimiz tarihte, dipten bir dalga ile gelen elektriklenme, öyle bir deprem yaşattı ki, sanki bütün taşlar yerinden oynadı.

Fikirler dünyası, eylemcilikle ani bir aşk evliliği yaparak materyal dünyayı ve düzenin ta kendisini sarstı, türbülansa aldı. Yepyeni kavramlar doğdu. Dünya karıştı, sanki başta bireyin siyasal hakları olmak üzere, her şey yeniden tarif edildi!

Örneğin “Savaşma, Seviş” sloganıyla bu ortama yüksekten girişini yapan seks kavramı da bambaşka bir boyuta atladı. En azından batıda! “Yasak, ayıp, günah” gibi kelimelerin esaretinden kurtulup onun yerine zevk için, her yerde, her içinden gelen tarafından yaşanabilen cinsellikle, farklı bir boyuta taşındı iş!


“DEVRİMCİ DÜŞÜNCE YOKTUR. DEVRİMCİ EYLEMLER VARDIR”

Dünyanın dört bir yanında başbakanların benzini attıran, kaldırım taşlarını söktürten, arabaları devirip yaktırtan, zeka fışkırmasını sokaklara yansıtan, dünyanın düzenine zoraki rock’n roll yaptırtan bu büyük fırtına, ardından yarım asır değil, belki beş asır geçse unutulmayacak izleri bıraktı. Düzen, önce ukalalığını, arkasından küstahlığını “şehit verdi” 68’in tsunamisi karşısında. Önce birkaç fiske veya meydan dayağı ile kolayca baş edebileceklerini sandıkları bu gençlere diş geçirmeye çalışan kaç hükümet orada çenesinin tamamını bıraktı, hatırlayın lütfen...


68’İN KÖKENLERİ DERKEN...

1968’in doğumunu dünyada ve Türkiye’de hazırlayan çok farklı faktörler olduğunu biliyorum. Dünyada da Amerika, Fransa ve Almanya’da farklı gerekçeleri tetikleyen farklı ortamlar olduğunu biliyoruz. Peki ben size hangisinin kökeninden hatırlatma yapsam ki? Gelin önce biraz ortak noktalarından başlayalım. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 1776 yılında, o güne kadar dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir metinle halkının önüne çıktı. İnsanların eşitlik, özgürlük ve mutluluk arayışının gündeme getirilmesinin ötesinde, halkın bu değerine karşı çıkan ve despotizme yönelen hükümetleri yıkma hakkı olduğu vurgulanıyor! Amerika bu noktaya 1776 yılında gelmiş! Bu bildirgenin ruh kökeninde, İngiliz düşünür John Locke’un “Devletin asıl görevi, her insanın hakkı olan yaşam, özgürlük ve mülkiyeti korumaktır. Siyasi otorite yalnız halkın yararı için emanet olarak elde tutulur. İnsanın doğal hakları tecavüze uğradığı zaman, halkın bu hükümete başkaldırmak ve değiştirmek hakkı vardır” cümleleri bulunur. Thomas Jefferson’un kaleme aldığı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi de zaten Locke’nin izinden gidiyor.

İsyanların somut hukuki dayanağı haline gelen bu metinler, o andan itibaren başta Fransız Devrimi olmak üzere, dünyanın önünü ve gözünü açıyor. Rönesans dünyasının filizlendirdiği Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” felsefesinin hem Avrupa solunun, hem Kemalizmin kökeninde yer aldığını kim yadsıyabilir ki?

1968, hükümet ve ardından Vietnam Savaşı protestolarıyla ABD’de ve Fransa’da başlangıcını yaparken, hem Paris hem de ABD’nin hem batı hem de doğu yakası üniversiteleri devreye girdi. Protestolar, yeni talepler, Avrupa, Türkiye ve ABD’yi birbirine kattı!


JFK VE ONU TAKİP EDEN DİĞER CİNAYETLER

Öğrencilerin, zencilerin, orta sınıfın, sanatçıların, Holywood’un ve.... sıkı durun gelişmekte olan ülkelerin “sevgilisi” tek Amerikan Başkanı olan John Fitzgerald Kennedy, CIA, FBI ve Pentagon’la, yani kendi ülkesinde emperyalizm ve faşizmin ele başı olan kurumlar ile zıtlaşmaya girmiş, kapitalist dev şirketlerin verginin aslan payını üstlenmesini istemiş, İsrail’in nükleer bomba elde etmesine Ortadoğu’da barış adına karşı çıkmış, orduda Şahinlerin büyük baskısına rağmen ne Küba’yı istila etmiş, ne de Sovyetlere nükleer savaş açmıştı. ABD’nin karanlık ve kirli düzenini temsil eden ve çete gibi çalışan petrol, silah, Yahudi lobisi, FBI ve CIA’den meydana gelmiş konsorsiyum tarafından 22 Kasım 1963’te Dallas’ta alçak bir suikaste kurban gitti, cinayet hakkında akıl almaz uydurma örtbas senaryoları yazıldı.

Nisan 1968 Günü, Baptist siyahi papaz Martin Luther King’in, Memphis Tennessee’de bir motelde kurşunlanarak öldürülmesi bardağı taşıran son damla olarak görülürken, bundan yaklaşık iki ay sonra JFK’in erkek kardeşi Robert Kennedy’nin 6 Haziran 1968’de Los Angeles California’da, eyaletin önemli ön seçimini kazandıktan sonra Sirhan Beşare Sirhan tarafından Ambassador Hotel’de vurularak öldürülmesi, koca kıtanın uğrayabileceği en büyük felaketti. Üstelik bu büyük suikastler, 1966’da dünyanın en önemli ve en meşhur sporcusu, efsanevi boksör Muhammed Ali’nin Vietnam Savaşı’na gitmeyi ret etmesi ve bu uğurda şampiyonluk sıfatını terk ederek hapse girmeyi göze almasının hemen ardından gelmişti. Muhammed Ali, böylece ülkesinin emperyalist Vietnam Savaşı’na karşı ayağa kalkan ilk insanlardan biri ve ilk şöhret oldu.

 “SAVAŞI BIRAK, FAKİRLİĞİ BİTİR”

O Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı, Taylan Özgür gibi gençlerin, o dönemlerde çoğunlukla lisede olduklarını düşünürsek, bu tartışmalardan ve Muhammed Ali’nin kişiliğinden etkilenmemiş olmaları mümkün değil diye düşünüyorum.

Yine ister Türk, ister Amerikan, ister Fransız, onlarca ülkeden gencin uyanarak patlamasını sağlayan büyük mücadele, Fidel Castro ve Che Guevara’nın önderliğinde Küba’yı fetheden efsanevi gerillaların, bunun ardından yeni hamlelere açılmalarıydı. Merkez Bankası Müdürlüğü’nü ve bakan sıfatını bırakan Che’nin bunun ardından önce Kongo, sonra da can vereceği Bolivya seferlerine çıkmış olması, La Paz’dan gelen CIA ajanı gözleminde, Mario Teran isimli -hala yaşayan- bir asker tarafından infaz edilerek öldürülmüş olması, onu adım adım dünyanın en meşhur ve en çok sevilen gerillasından, dünyanın en büyük ve efsaneleşen şehidi olmaya taşımıştı. Che, bugün açık konuşacak olursak, İsa’dan daha meşhur ve daha sık görülen bir kitlesel halk kahramanı... Onun görüntülerine çarşı-pazarda dünyanın beş kıtasında rastlarsınız!  (Che’nin yalnız katili değil, tüm seferlerinde yanı başında yer alan koruması “Pombo” lakaplı Harry Vilegas da yaşıyor... Onunla da uzun bir röportaj yaptım ama onu okumak için daha bayağ sabretmeniz gerekecek, Che kitabımı genişletip yeniden basana kadar...)

Che ve Fidel’in 82 gerillanın yer aldığı Granma gemisiyle, Atatürk’ün Bandırma vapuru ile Samsun seferini örnek olarak adayı emperyalizmden kurtarmak için giriştiği sefer, önce onu sahada iner inmez karşılayan kurşunlarla, 18 kişiye inmelerine neden olan bir trajediye dönüşüyor. Ama sonra o 18 kişi gerçekten imkansız, mucizevi birkaç yıllık süreçte büyük bir başarı kazanıyorlar ve adayı faşist diktatör Batista’nın işgalinden kurtarıyorlar. İşte bu mucize, tüm solcu gençler için bir umut ışığı yakıyor. Che’nin 1967’deki ölümü, aslında bilinçaltı da olsa, 1968 ateşinin fitilini yakan büyük acıdır.

Daha sonra 1975’ten itibaren yıllarca öğrencisi olacağım Sorbonne Üniversitesi’nin “Quartier Latin” (Latin Mahallesi) civarındaki amfileri, tarihi binaları, koridorları, 68 Mayısı’ndan itibaren dünyanın tüm gözlerini üstüne çeviren bir dizi protesto hareketlerinin merkezi haline geliyor. Aynen İstanbul Üniversitesi’nin amfileri ve bahçeleri gibi...

 
Paris’te 6 Mayıs’taki ilk büyük yürüyüşten sonra, öğrencilerle beraber, onlardan aldıkları cesaretle halk sokağa indi. Şiddet, yani ceza gibi göstericilere yönelen şiddet acımasızdı. Coplar, taşlar, plastik mermiler, dayaklar, halkın oluşturduğu barikatlara karşı acımasızca girişilen saldırılar...

Öğrenciler fabrikalara girip, işçilere dünyanın sömürü düzenini anlatıyorlardı. Ama sendikalar Komünist Parti dışındaki militanların, Maoist, Troçkist veya anarşist sızmalarla aralarına girmesini istemiyorlardı.

Deprem her ülkede benzer ama farklı şekillerde gelişen iz düşümleriyle yaşanıyordu: Almanya’da Rudi Dutschke, öğrenci lideri olarak cesareti ve bilgi donanımı ile öne çıkan bir sosyologdu. 1968’de uğradığı silahlı bir saldırının artçı fizik sarsıntıları nedeniyle 1979’da hayatını kaybedecekti.

Fransa’da öne çıkan ilk hareketler Renault işçilerinin hareketliliği ve 1967 yılında yaşanan Rhodiaceta grevi ilk kıvılcımlardı. 1968’e gelirken yaşı 16-25 arası olan 8 milyon Fransız gencin ve zaten yüz milyonlarca başka dünya gencinin kanını ısıtan sayısız yeni şarkılar ve şarkıcılar vardı.

Türkiye’deki hareketlenmeler de tabii ki aynen batıda olduğu gibi Fidel ve Che’nin Küba zaferinden, Che’nin inanılmaz derecede çekici kimliğinden etkilenmişti. Ancak yine aynen o Küba devrimi yıllarına paralel olarak ülkemizde yaşanmış olan bir başka büyük dönemeç de, 68 Kuşağı’nın temelinde yatan ve onların en güzel şekilde imrendiği 27 Mayıs Devrimi’ydi. İnönü ve genç milletvekilleri, inanılmaz bir çalışkanlık ve cesaretle CHP’yi “Demokrat Parti’nin kendi milletvekillerinin oluşturacağı Tahkikat Komisyonu aracılığı ile kapatmaya yeltenmelerine kadar varacak faşist ve anti-demokrat tavırlarıyla göğüs göğüse çarpışmak durumunda kalmışlardı.


“Prag Baharı”, Sovyetlerin Varşova Paktı içerisinde, demokrasi arayışlarına izin vermeyeceğinin doğrudan göstergesiydi! Prag gençliğinin baskılara karşı ayaklanan her ülkeden esinlenerek kendi 68 itirazını Sovyetlere yönelik ortaya koyması ve yeni devlet başkanı Alexander Dubçek’in getirdiği reform ve özgürlüklerin, Ağustos ayında Varşova Paktı üyeleri birliklerinin tanklarla Prag’ı basmasıyla son bulmuştur. Wenceslas Meydanı’nda Jan Palach isimli öğrencinin kendini yakması ve birkaç gün sonra ölmesi, aslında Prag devrimlerinden çok, Sovyetlerin kendi yaratmaya çalıştığı ve ABD’yle rekabete soktuğu imajın yerle bir oluşudur.

Prag Devrimini Sovyetler önderliğinde ezmeye gelen tanklar, dünya solunu kalıcı bir şekilde tam ortasından bir fay hattıyla ayırmıştır. Bu olay, gerek Fransa’da, gerek Türkiye’de gerek her ülkede solcuların iki kampa bölünüp, neredeyse birbirlerine saldırmasına neden olmuştu.

Sol, sağ, öğrenci, iş adamı, asker, politikacı, herkes bu çalkalanmalardan nasibini alırken, gerilim hatları, yaşanan köklü değişimler, değişen beklentiler, hiçbir şeyin artık dünyada aynı noktalarda durmadığını, düzenin kemerinin artık çözüldüğünü gösteriyordu.

Gencecik insanlar birden hem farklılaşmış, hem de daha olgunlaşmıştı. Hem filozof, hem âşık, hem eylemci, hem mizahçı, hem konunun hamalı, hem de ideolog olacaklardı! Hatta bazen de... General.

Mesela Deniz Gezmiş, bu tanımlamalarını istisnasız her birine uyuyordu. Topluma, hatta düzenin zirvesine göre o sokaktaki muhalefetin yalnız ele başı değil, generaliydi. Herkes ya onu çok seviyor, ya da ondan korkuyordu.

Gezmiş, burada da yine özellikle tekrarlayacağım, yaşarken, nefes alırken de efsaneydi. Bunu bilerek, o günleri içinden yaşamış biri olarak söylüyorum size. Öyle bir hava vardı ki, sanki Parlamento’da mesela AP grubuna biri “Deniz Gezmiş, sizleri arıyor, kaçılın!” dese, Demirel’in her bir vekili, çil yavrusu gibi dağılıp kaçmaya başlayacaktı! Efsanelerin varlığı zaten bir mantığa dayanmaz, o yüzden efsanedirler. Deniz böyle biriydi.

Öğretmen olan rahmetli babası Cemil Gezmiş, inanılmaz bir sevgi ve inanç taşıyordu oğluna. Mustafa Kemal’in öğretmeniydi tam olarak. Siyasal bilinci oğluna ilkokuldan beri vermişti. Rahmetli annesi, ki aynen babası gibi onu da çok iyi tanıma fırsatı buldum, dünyanın en iyi kalpli, en vefakâr insanlarından biriydi. Ne var ki sevgili oğlu elinden alçakça koparıldıktan sonra hayata küstü. Kimse artık onun kalbini, beynini bir daha eskisi gibi konuşturamadı. Cemil Bey 2000’de, Mukaddes Gezmiş ise 2014 tarihinde ebediyete intikal ettiler.

Deniz Gezmiş “kararlı eylemcilik” adına Amerikalı askerleri de kaçırdı, banka da soydu, elinde tabanca kaçak olarak sırra kadem de bastı, çatışma ortamına da girdi...

Ama hiçbir zaman tek kurşun bile sıkmadı bir insanın üstüne. Niye biliyor musunuz? Tek bir insanın canını yakıp yaralasa, bunun hesabını annesine, babasına, abisine veremeyeceğini bilirdi.

Peki silahlı mücadeleye geçiş, Ankara ve İstanbul’da hangi tartışmalardan sonra yaşanabildi? Bu kararlar hiç de kolay alınmadı. Aynen “Prag Baharı” gibi, bu karar da sol eylemci gençleri, bir deprem hattı gibi ortadan ikiye böldü! Kimileri, konuyu tam anlamayan arkadaşlarına “bu bir tür siyasal mafya” diyerek izah etmeye çalışıyorlardı. Soygunlar, adam kaçırmalar ve maalesef kimi cinayetler, bu kararlar alındıktan sonra yaşandı. Bu büyük bir ideolojik kırılma, örgüt içi bir bölünme getirdi.

Gençlerin bir kısmı, TİP’in parti disiplini içinde tıkanıp boğuldu. CHP ise “Ortanın Solu” felsefesi ile daha sola açılsa da, radikal talepleri olan bu farklı ve olağan dışı, kalıbına sığamayan gençleri her bir açıdan kucaklayacak bir yapıda değildi. Sonuçta fasit bir dairede dönüp, yaptıkları eylemlerle bir yere varamadıklarını gören gençler, 4. vitesten 6. vitese çıkmaya karar verdiler. Acı olaylar yaşandı... Arkadaşlarını kurtarma umuduyla üç İngiliz teknisyeni kaçıran Çayan ve arkadaşları, Kızıldere’de güvenlik güçlerince öldürüldüler.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin, ölüme korkusuzca yürüdüler. Adalet Partisi’nin o günkü Meclis baskısıyla CHP ve özelikle İsmet Paşa’nın gösterdiği çaba ve dirence rağmen...

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın hayatlarını kurtarmak için meclis ve senatoda kritik imzalar toplanırken, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamlarına gönderme yapan, intikam ve kan davası güden güruh “3’e 3” diye bağırarak faşist tavırlarını ortaya koydular! Gören duyan zannederdi ki, o siyasileri bu solcu gençler aşmıştı!

Bu travmatik korkunç olaydan sonra, daha önce söylediğim gibi, sırayla tüm Gezmiş ailesini tanıdım. Bora ve Hamdi Gezmiş, her biri mükemmel insanlardı! Avukat Halit Çelenk ve değerli eşi Rahmetli Şekibe Teyzeyi’de ömür boyu unutamam. Hala Halit abinin Deniz Gezmiş’in o efsanevi parkasını evlerinden ilk ve belki son defa benim için çıkarmaları ve 40. yılda yaptığımız “Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” başlıklı sergideki mekan düzenlemem için o unutulmaz parkayı bana emanet etmiş olmaları, hayatımda aldığım en büyük onur ve güvenoyudur.


KÜBA’DA CHE VE DENİZ’İ NASIL “TANIŞTIRDIM”?

1999’da, Küba’daki Devrim Müzesi’nde, “Yüzyılın Son Süvarisi Che ve Küba Devrimi’nin 40. Yılı” başlıklı sergim açılırken gerek yüzlerce Kübalı davetliye, gerek Che’nin ailesine ve hem Havana hem de Küba televizyonlarına, resimlerde Che’nin yanı başında duran o genç, esmer, uzun boylu, yakışıklı adamı iyice anlattım. “Merak etmeyin, Che’yi emin ellere emanet ettim. Yanındaki de bizim 1968 kahramanımız, Deniz Gezmiş” diyerek en derin söylemlerle Deniz’i Küba halkına tanıtmış olmak geçmişimin en onurlu ödevlerinden biri olmuştu. Deniz’i en içerikli kelimelerle özetlediğim kişilerden biri, meşhur Güney Amerika motosiklet turunu beraber yaptığı en yakın arkadaşı Alberto Granado ve değerli eşiydi.

 BATININ UTANILASI 68 IRKÇILIĞI

Belki diyeceksiniz ki “saçmalama nereden çıktı bu ırkçılık?” İyi de siz nasıl tanımlarsınız bu durumu? Dünyada binlerce kitap çıktı ve çıkmaya devam ediyor “68’li Yıllar” hakkında... Bunların her biri Berkeley’den, Washington’dan, Columbia Üniversitesi’nden, Almanya ve Rudi Dutschke’den, Prag ve Alexander Dubçek’den, “Prag Baharı”nın o acımasız tanklarca ezilişinden söz ediyor. 50 yıldır bu böyle. On binlerce de makale ve tanıtım yazıları yayınlanıyor bu dönem ve uluslararası izleri hakkında. HİÇBİRİNDE, DENİZ GEZMİŞ, MAHİR ÇAYAN, İBRAHİM KAYPAKKAYA bulunmuyor! (Belki 1-2 istisna bulursanız tesadüfen, bu beni ikna etmeye yetmez! Sanki Türkiye 68’i hiç yaşanmadı, hiç iz bırakmadı, ve kimse bu arkadaşlarımızı yurt dışında duymadı. gibi! Hepiniz mi sağır dilsiz ve kördünüz? Ya da Mayıs 68’i ve artçı şoklarını ele alırken, illa hikâyenin her kahramanının “Avrupalı” mı olması lazımdı?


Ne kadar uzun olsa da , böyle bir giriş yazısının sonlarına doğru, Türkiye’de solun neden kendi yorumlarını bu kadar yetersizce yaptığını uzun uzun açma fırsatımız pek olamaz. Ama bu 50. yıl sergisi vesilesiyle yapılacak panellerde, 68, yalnız eski kahramanlarını hatırlamayacak, sayısız konu ele alınacak. Solun Atatürk’ten kopuşu, seçmen karşılığını bulamayışı, masaya yatırılacak. 14 Mayıs günü başlayacak olan 8 panellik dizi, 13 Haziran’da noktalanacak.


Peki 68’in, dünyada ve Türkiye’de kalıcı puanları, başarıları olmadı mı? Tabii ki oldu? Tutucuların yaşam tarzı ekseninde, kaybettikleri bayağı bir alan oldu. Üzerlerine gelen farklı olaylar ve düşüncelerden çıkan büyük sele pek direnemedi tutucular.

Kadınların cinsel hakları, feminizm, ekoloji bütün bunlar 68 rüzgarıyla gelen, güçlenen, toplumsal yaşama giren kavramlar. Cinselliğin “ayıp-günah” bir alan olduğu savını yerle bir eden 68 rüzgarı, “Hair” müzikalini sahnede çıplak oynayabilen aktörleri sahaya taşıdı.

Marx, din hakkında o meşhur “Halkın afyonudur” sözlerini sarf etmişken, sosyalist sol, bu bağlamda Küba’dan Sovyetler’e, bu sözlere büyük ölçüde “sadık” kalmışken, Türk 68’i, pratik bir seçimle din konusunun geneline girmemeyi tercih ediyor!


68 yaşandı, etkiledi, dünyaya kabuk değiştirtti. Gençler arasında farklı kavramlar patlama yaptı: Goşistler, anarşistler, Maoistler, Troçkistler, situasyonistler, sosyal demokratlar...

Aralarındaki her farkı “öne çıkarma” hastalığından mustarip insanlar...


68’in batıdaki en önemli ismi, Yeşiller Partisi Milletvekili Dany Cohn Bendit’le birkaç defa polemiğe girmiş olmam, beni pek şaşırtmadı. İlk tanıştığımız anda zaten fitili ateşlenen anti-diyaloğumuz, birçok güncel siyasi polemik üzerine yayıldı. 2003 veya 2004 Istanbul’daki Yeşiller kongresinde, AKP’yi bir demokrasi odağı sanıyordu mesela!

Ben bu 68’in sönmeyen ateşi üzerine 3. kez bir sergi düzenliyorum. İlk sergide, 1997’de, yayınladığımız sembolik İç Manzaralar gazetesinin başlığı “Dünyayı değiştirmek isteyen gençlerin öyküsü”ydü. İçinde tarihte yeri doldurulmaz söyleşiler vardı. O önemli şahsiyetlerden Sadun Aren, Muhsin Batur, Halit Çelenk, Raif Ertem, Cemil Gezmiş, Celil Gürkan, Rasih Nuri İleri, Kazım Kolcuoğlu, Necdet Uğur, İlhan Selçuk ve Hasan Yalçın iyi ki o uzun söyleşileri gerçekleştirmişim ve tarihe o belge kalmış. O ilk sergi, bugün artık tarih olan AKM’de açılmış ayrıca Mithat Bereket çok güzel bir videoyla bu sergime destek vermişti.

2008’de İç Manzaralar’ın 2. yayınının başlığı “1968’in 40. Yılında, Geçen Yüzyılı Derinden Sarsan Fırtınanın Bir Röntgeni... Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” idi. Bu sefer Piramid Sanat ve UPSD’de büyük bir grup sergisi yapmıştık. Daha önce bahsettiğim, Deniz Gezmiş’in parkası, Türkiye’nin ilgi odağı olmuştu. Yine 88 sayfalık bir gazete bu sergiye eşlik etmiş ve büyük bir bellek oluşturmuştu. Şayet Perşembe günü Piramid Sanat’a gelirseniz, 50. yıl için hazırladığımız gazetenin başlığının “1968: Yarım Asırlık Genç” olduğunu göreceksiniz.

O yayın ve sergi hakkında ne düşüneceğiniz, sizin takdiriniz olacak. Ben şimdiden 100. yıl için demokrasi mücadelesinin bu sonsuz meşalesini 2068’de nasıl ele alacağımızı tasarlamakla meşgulüm! Bence siz n’olur ne olmaz bu buluşmayı kaçırmayın!

ha-ber.com

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner291

banner301

banner272

banner276

banner192

banner174

sanalbasin.com üyesidir